5 Haziran 2015 Cuma

I'ya #1

Sevgili I,

Nereden tutarsam tutayım, benim mutluluk tanımım Kadıköy'den geçiyor. Hayatımın en mutlu senelerini yaşadığım lise yıllarımla başladı bu. Buna rağmen, kimseye itiraf edemesem de -sana da- Kadıköy'ü en çok yalnız gezerken sevmiştim. Çünkü belirli bir yaşa kadar evinden çıkmamış bir çocuk için fazla büyük ve fazla hayaldi. Hayalin gerçeğe dönüşmesi evresinde oluşan hayal kırıklığını hiç yaşamadım orada. Gerçeği de hayali kadar güzeldi. Akabinde, gerçeği hayali kadar güzel hatta daha güzel bir olgu geldi ve artık Kadıköy'ü yalnız sevemez oldum. Elimdeki en büyük, en güzel şeyi bilerek, isteyerek paylaştım.

Hayattaki en büyük gurur kaynaklarımdan birisi Kadıköy'de doğmaktır benim. Seninle de ilk görüşmemizde bu ayrıntıyı paylaşmıştım. Hatırlarsın. Çünkü senin henüz yüzünü görmemişken bile elitlik ve aristokratlık üzerinden dönen konuşmalarımız olmuştu. Bunlardan ötürü müdür bilinmez, hep çok kuvvetli durdun dışarıdan gözüme. Var olduğun gibi olmaktan bahsediyorum yani. Hiçbir fırça, hiçbir kalem darbesine gerek duymadan var olmak. Tam olarak istediğim şekilde, çok önceden çizilmiş. Üzerine bir sürü hamle yapılmış ama anlamı hiç kaybolmamış. Ondandır bazen gıcıklığımı alıp rafa kaldırmam. Birisi görse tanıyamaz, olsun.

Bahse konu gıcıklığımı seninle henüz ilk görüşümde tanıştırmıştım. Aksi bir adam olmaktan korkar, günün sonunda hep onu olurum. Hele kafamda ufak bir soru işareti varsa, çekilmem. Sen neden çektin? Sana boş boş bakan bir adamı vapura binmeye teklif etmek hangi içsel dürtünün çıkarımıydı? Bunca sene boşuna gezmedik tesadüf yoktur diye. Bir yerde, bu dünyanın çarkı da bir kere fazla dönecek diye. Dünyanın çarkı ilk hamlesini, sana utanmadan bakabildiğim o meşhur anda yaptı. Bilirsin, liseden beri ilk tanıştığım insanlara uzunca bakamam. Birisine ''bilirsin'' ile başlayan cümleler kurabilmenin insan üzerinde rahatlatıcı, huzur verici etkisinden bahsetmiş miydim? Öğrenmiş oldun. İyi ki varsın yerine, iyi ki biliyorsun demeli belki de insan. İyi ki biliyorsun.

Kadıköy'e ilk gidişimizi hiçbir zaman unutmayacağım, burası bir köşede kalsın. Dört tarafı karalarla çevrili bir berrak su parçasını keşfetmeye çalışmak nasıl bir şeydir bilir misin? Zor. Merak, heves, korku, telaş hepsi bir arada. Yıllarca kafanda kurduğun objenin sana, sen sormadan bir şeyler anlatması? Bunu bilirsin. Bana bazen çok geveze olduğumu, bazen hiç konuşmadığımı söylersin. Yine de, çenemin bağının nasıl yok olduğunu bir ben bilirim. Sen bunca hayal kırıklığı arasında, hala daha farkında olmadan yetinememen ile güzelsin. Onca eskimiş, tamamen kış kokan hikayelerinle. Sallandığın o salıncak ile, geriye dönmeye yeltendiğin ama ileriye doğru gittiğin bisiklet sürme anın ile, büyüdüğün ev ve elinden hiç düşürmediğin çikolatan ile güzelsin. O yüzdendir ki her markete girdiğimde bir çikolata alasım gelir. Seninle su aldığımda bile, çikolata almadığım için üzülürüm. Sen bilmezsin. Aklıma tam bu sırada ''O gelince küsmeli: Neredeydin bunca zaman/ Niye sevmedin beni/ Küsecek kimsem yoktu/ demeli'' mısraları geldi. Benim aklıma çok alakasız zamanlarda acayip şeyler gelir. Bunu anlayacağını ve seviyor olduğunu bilmek ne hoş.

Bir de yanında cahil kalmalarımdan bahsetmesek olmaz. Binaların kubbelerini, kemerlerini anlatırkenki sanatkar ruhun; ufak bir çocuğa dönüşen ben. Sende aniden beliren anne şefkati. Gerizekalıya anlatır gibi anlattığın ayrıntıları unuttuğum için üzgünüm. Benim nasıl hevesli bir gerizekalı olduğumu bilirsin. Sana bir binaya düşen yük başına gerilim miktarını anlatamadığım için beni anlayamayacağından korkuyorum. Yine de sen genelde anlarsın. Ben ise bir aralar kendimi ''ben genel olarak anlamıyorum'' cümlesiyle anlatırdım. Şimdi seni anladığımı söylüyorsun. İnanıyorum. Yoğurt siyahtır dersen, oturup düşüneceğimi söylemiştim. Ciddiydim.

Genel olarak ciddi değilimdir, hiçbir şeyi de umursamam fakat senin ciddiyetin hayatın geriye kalan anlamı gibi. Benim çalışırken yahut yeni bir kişiyle tanışırkenki katılığım gibi bir ciddiyet değil. Benim ile ilgili olan her şeyin aslında özünde, senin tarafından, ciddi bir şeye dokunmasıyla alakalı bir durum bu. Yani benim gibi her şeye anlam yüklemek değil, aslında anlamı olmak. Benim hayat özetim budur. Yüklenmeye çalışılan anlamlardan sonra, yüklenmiş bir anlamın bulunmasının verdiği şaşkınlık.

Sen yoktun, ben bir söz vermiştim. Böyle bir şey hissedersem Kadıköy'deki o demire yaslanıp, kaçma pozisyonu alarak koşacaktım. Olmadı.

Fakat sana söz veriyorum; Kadıköy bizim. Hiç olmadığı kadar, başka kimsenin olamayacağı kadar Kadıköy bizim çünkü ben seni orada tanıdım. Sen de sanki yirmi küsür sene sonra tekrar Kadıköy'de doğdun.

Aynı yerde doğmuş olalım mı?


31 Mayıs 2015 Pazar

Paris'te Akşam Kahvesi

''Bir gül kopar, tüm çiçekler ezilir''

Böyle başladı benim hikayem. Her insanın hikayesinin bir başlangıcı var ve bunu muhakkak sonradan anlıyor. Bir sürü nokta koyuyor, bir sürü ünlem koyuyor ama içindeki o asıl gereken noktayı hiç kendisi koyamıyor. Cefası, sefası, sancısı hepsiyle birlikte bir gün anlıyor ve sonradan, makul bir zaman geçince ''benim hikayem burada başlamış, sonradan anladım'' diyebiliyor ancak.

Ben hikayemin başlamış olduğunu basit bir fışkiyenin önünden geçerken fark ettim. Eski zamanlardaki gibi, anneme bağırıp da sonra özür dilemişim ve o beni affetmiş gibi, annem ile hala daha umursamazca ve güler yüzle konuşabilirmişim gibi hissettiğim bir an anladım.

Beni okuyanlar bilir; bir gece pencereyi açık bırakmamla başladı benim hikayem. Fonda çalan bir iki şarkı ile başladı. Metroya girmemle başladı, vapurdaki o çocuğa bir değil de, iki lira vermem ile başladı. -mış gibi'yi atmam ile başladı ama ben fışkiyenin önünden geçerken fark ettim. Işıldayan'ı bırakınca fark ettim.

Sorgulamaktan bahsederim hep. Hayatın getirdiği şeylere ''buymuş bahtıma düşen'' şeklinde bakamam. Olanları bir yere bağlayıp neden çıkartmak hayatta başarabildiğim nadir şeylerden birisidir. Bu yüzdendir ki uzun dönemler kötü bir insan olduğumu düşündüm. Mörfi, karma, kader her ne ise payıma düşen hiçbir şekilde düzgün işlemedi yani. İki, üç aylık suni mutluluk aralıklarım oldu ve sonrasında gelen uzun uzadıya bunalımlar. Ben şükretmeyi çok severim. İnsana elinde gerçekten de bir şeyler varmış hissi verir çünkü. Diğer türlü çıldırırsın. Yine de her mutluluğumun arkasında ufak bir soru işareti bırakma gereksinimi hissettim. On sekiz yaşımda, kendi kanımdan olan birisine, tüm ailenin önünde fırçayı basıp, yaptığı tüm şeyleri söyleyerek türk örf ve adetlerini delmişliğim de vardır ama ikili ilişkilerde doğal olmayı başaramadım hiç. Çünkü ben aklım erdiğinden beri yalnızlıktan korkan bir adam oldum. Vakti zamanında, Atatürk'ün de yalnızlıktan korktuğunu öğrenip gururlanmışlığım bile vardır. Sonuç olarak Atatürk'ün yalnız öldüğünü de aklım ermeye başlayınca öğrendim. Bunu bile bir yere bağlamış olabilirim. O derece hastalıklı bir kafam var. Her neyse, ne diyorduk? Doğal olmayı başaramadım. Ben nerede bir çift umut gördümse tuttum onu ''ulan belki de budur benim huzur noktam''a bağladım. İnsana her şeyin ''önceleri'' hoş gelir. Sonrasında da olayların oyun hamuru olmadığını anlarsın. Ne varsa elimde, bir şekilde istediğime dönüştürebileceğime olan inancım da uzun bir süre öncesine kadar devam ediyordu. Babam hep söyler, başıma ne gelirse bu gereksiz özgüvenimden gelir diye. Yani benim hayatım kahraman olmaya çalışmakla geçti. Bunu kendimin yapamayacağını eski evimizin yokuşunda, taksi durağının önünde anladım. Bütün dünya beni izliyordu.

Yirmi yaşını geçmiş ve çağımızda yaşayan ortalama bir genç kesin olarak büyük bir boşluğa düşüyor. Dünyanın etrafında döndüğü, yaşamsal faaliyetleri hariç etrafında olan hiçbir şeyin umrunda olmadığı ama ufak ama büyük bir dönem yaşıyor. Benim de etrafımda adam ölse, elimi uzatma eylemini beynime gönderemeyeceğim dönemlerim oldu. Gerçek olanın bu olduğunu da o zaman anlıyorsunuz işte. O adamın ölmesi senin için önemli değilse, elini de uzatmaman gerektiğini o zaman anlıyorsun. Toplumun yargılarının, senin kafandaki çatışmaların hepsinin boş olduğunu o zaman anlıyorsun. ''Ben de kötü bir insan olayım ulan o zaman'' da diyebilirsin pek tabii. Lisedeki felsefe hocamızın aralıksız bir şekilde ''kime göre? neye göre?'' cümlelerini söylemeleri geliyor aklıma. Hızlı trenin askerlik yaptığım birliğin yanından geçmeleri geliyor. Bir şekilde yine kesişebilmemiz geliyor. Hiçbir şey yapman gerekmiyor aslında iyi insan olabilmek için.

Zamandan bahsettiğim yazılarım olmuştu. Yazarken gerekli, gereksiz bir çok şeyden bahsettim zaten. Yazılarımda bile doğal olamadığım zamanlar olmuştu yine. Yirmiye yakın yorum alan yazılarımın neredeyse hepsi kurmacaydı mesela. Hüznü çok seviyordu insanlar, ben de öyle. Hüzün tutuyordu yani. Zamandan bahsettiklerim gerçekti ama. Bu da içinde bolca hüzün barındırıyordu. Zamandan, beklerken bahsetmiştim çünkü. Bekleyen bir insan için zamanın önemini herhangi bir saat anlatamazken bahsetmiştim ve gerçekten zamanın hiçbir şeyi düzeltemeyeceğini düşündüğüm yıllardı. Dünyanı kurtardığım çok afilli arkadaşlarım oldu. Onlarla bile hızlandıramadığımız dakikalarımız olmuştu. Onlarla bile içinden çıkamadığımız düğümler için bekledim. Beklemek eylemini tek kişilik sandığım günlerdi. Askerdeyken bir sabah kalkıp, hiç sırası değilken kırk satır umut mesajı okurken anladım tanımın aslını. Edirne'ye giden bir otobüste Ezginin Günlüğü çalmasını ve tam o sırada kafanda iki insanın hiç gereği yokken mutlu olmasını açıklayabilecek elle tutulur bir sebep aramadım hiç. Kendimle ne kadar çelişiyorum eğer gerekirse? İki farklı çizgide, aramın iki farklı şehir kadar uzak ama iki açık kol kadar paralalel olduğunu bildiğim için beklemişim. Bunu da Beşiktaş'ta yürürken anladım. Işıldayan orada doğmuştu. Siz bilemezsiniz.

Siz bilmezsiniz. Ben bir gece hiç beklemediğim bir ses ile uyandım. Çok geç yatmama ve telefonumu kendi hür irademle sessize almış olmama rağmen uyandım. Böyle nasıl anlatılır bilemediğim zamanlar olmuştu. Gerçek bir şeyi anlatmayalı o kadar uzun süre olmuşken, buna birazcık hakkım vardır belki. İşte o zamanlar, bahsettiğim herhangi bir başın omzuma düşmesi için yalvardığım zamanların, Allah'a dua ederken ''hala daha'' kelimesini kullanabilmenin karşılığını bir şekilde aldığım zamanlardı. O gün sanki yazdığım her şey boşa çıktı. Bunun nasıl büyük bir şaşkınlık olduğunu siz bilmezsiniz. Bir zaman sonra, kendi içinden, hakikaten gerçek olan bir şeylerin gelmesi için dua ettiğin ama bunu kendi içine bile inandıramadığın noktadayken, insan hayatı hep böyle devam edecekmiş gibi hisseder. Neredeyse Batman'in neredeysesini atarken bunu anladım. Siz hakikaten bilemezsiniz.

İşte siz yine bilmezsiniz, ben bir gün fışkiyenin yanından geçiyordum. Mevsim normallerinin altında bir sıcaklık vardı. Üzerime yeteri kadar kalın bir şey almamıştım. Ayağımda en sevdiğim ayakkabım, kulağımda en sevdiğim ses vardı. Karşıdan sarhoş bir adam geliyordu. Biraz ilerideki köşeden taksi çağırmışlığımız vardı. Bunu neden düşündüğümü hiç düşünmeden yürüyordum. Bir yandan da belki de, cidden, bir ihtimal, hakikaten iyi bir adam olabilmeyi başardığımı düşündüm. Belki bir dönem, belki bir dönem birisi için iyi bir şey yapmıştım ben.

''Ütopyalar güzeldi''r işte. Ben demiştim. Siz bilmezsiniz ama ben demiştim. Bir vapur dumanını, bir deli gibi beklerken demiştim.

Bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi cümlesini aldım. Sankisini attım, zamanını değiştirdim. Şimdi çok huzurluyum. Şimdi hiç olmadığım kadar huzurluyum.

Herkes için iyi insan olabilmek imkansız.

Yine de birisine göre iyi olabilmeli insan. Birisinin kahramanı olabilmeli.

--

Bu tablonun ne olduğunu siz bilmeseniz de olur ama yazıyı tekrar okuyacaksınız bu şarkıyı dinlemezseniz olmaz.

6 Şubat 2015 Cuma

Renksiz X


 


"Denge arayışı içinde olan biriyim''

Ne zaman düşünsem, kendimi birden Sakarya Tren İstasyonu'nda buluyorum. Yılın ilk karı yağmış. Bana, nereden baksam ömrümün ilk karı gibi geliyor. Her gün isyan ederek, lanetler yağdırarak geçtiğim kırmızı, mavi üçgen kaldırım desenlerinin üzerine bilgece bir dikkatle basıyorum. Sanki o gün onların bile dizilişi farklı. Bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar. Çünkü Melahat'ı arıyorum. Her kar yağdığında, standart bir Türk vatandaşının dinleyebileceği en basit şarkılardan birisi çalıyor kulaklarımda. Melahat tavsiye etmiş. O günden sonra o şarkıyı bir daha hiç dinlemiyorum. Doğal olarak, özel oluyor. Genel olarak, her şeyi çabucak özel yaptığımı söylüyorlar.

Olaylar tıkırında giderken yazacak güzel bir şey bulmak benim gibi adamlar için çok zorlayıcıdır. Melahat o gün yazıya ben istemeden dahil oldu. Zorla dahil oldu. Kırk yıllık ve ilk kez fark edilmiş bir ağaç gibi. Bilinen her gün aynı yerden kalkıp da ilk kez o gün göze çarpan bir kuş gibi. Yazı yazma isteğim de işte böyle var oldu. İstemeden.

Hakikaten güzel yağıyordu kar ve bir şeyleri güzel bulmayalı epeyce sene geçmişti.

Çirkin bir adam, güzel bir kadını sevdiğinde dünyanın gözle görülür kıyametlerinin en belirgini kopar. Renksiz bir adamın var olduğunu anlaması ve parlayacak bir kıyı bulması ne demektir, bunu yalnızca dengeyi bozan çirkinler bilir. Ve bu çirkinler yine bilir ki, dünyanın dengesi bozulmamak üzere kurulmuş. Sen bir yerinden çekip, oldurduğun bir çıkıntıya takmayı becerebilecek gibi olsan da o denge gerektiği zamanda, gerekmeyecek kadar sert bir şekilde dengeyi sağlamak adına senin tüm organlarına asılır. Ama yine de var olmak güzeldir. Fark edilmek güzeldir. Bazı insanlar sadece fark edilebilmek için yaşar. Bazı insanlar sadece ''ama yine de..'' diyerek cümle kurabilmek için yaşar.

Geçip giden günlerde Melahat'ı genel olarak hiç anlayamadım. Kendini anlatmayı da pek sevmezdi. Ben ise kendimi anlatmayı severdim. Bayılırdım. Ya da çok severdim. Bir insanı tam olarak anlayabilmek için karşılıklı sevişmek gerektiğine kanaat getirdiğim günlerin tam ortasındaydım. Melahat sanki beni yalnızca bir süre sevmişti. Çok evvel zamanda. Sonra da sever gibi olmuştu. ''Neden?'' sorusunun lugatından kalktığı, kalkmak zorunda olduğu bazı anlar vardır. İkimiz de buna ikna olmuş gibi yaptık. Hayat ikna olmak zorunda kalmalardan oluşuyor zaten.

Melahat adında bir kadını sevmenin ağırlığı yeteri kadar yük bindiriyorken, dönemsel bir duyguya dayanamayacak kadar halsiz hissediyordum. İnanacak bir yalan arıyordum. Ustalıkla da buluyordum. Kendimi iyi kandırdığımı da söylerler.

Bir şeyleri güzel bulabilmeye tekrar başlamak neresinden baksan boku tekrar yemeye başladığına işarettir. Çünkü insan anlatabilecek bir hikaye bırakmak için yaşar demiştik. Anlatılabilecek bir hikaye bırakmanın makul yollarının hepsinde beklenmeyen bir acı, beklenmeyen bir hayal kırıklığı ve yıllarını heba etmiş bir kırgınlık vardır. Baştan aşağıya mutlu bir hikayeyi kime dinletebilirsin? Dinletecek adam bulsan bile, sen anlatmak istemezsin. Askerlik sonrası evin halısına basmanın bile verdiği özgürlük hissi gibi bir şey bu. Hayatının belirli bir dönemi hissiz ve halsiz geçecek ki bir şeyleri tekrar güzel bulabilmeye başladığında, kalemi tekrar eline alabildiğini göresin. Sonra da onu elinden alıp, neyse.

Kalemi eline tekrar almak; denge arayışı içerisinde, sorgulayan bir adam olan çirkin için -haddi olmayarak- yüz hatları kalemle çizilmiş bir kadını tanımak demektir. Çirkinliğini unutmak demektir. Haddini bilememek demektir. Yamuk burnu hem yamuk kalsın demektir. Kendi olsun demektir. Ne büyük bir olanak.

''Zaman bir ilaç değil, bilakis bir cezadır''

Gün gelir, hayattaki her kavram iç içe girer. Aylardır anlatmaya çalışıyordum; -altı aylık ara hariç değil- beklemek, istemek, zaman. Sen neresinden tutmak istiyorsan orasından al. Evrenin tüm dengelerine aykırı bu çarpışma olayı senin hayata karşı çıkman anlamına gelebilir. Melahat diye güzel bir kadın mı olur? Olabilir. X adında çirkin bir adam? İstemediğin kadar. Yıllardır oturtmaya çalıştığın ''hayatın, herkesin dediği bu kadar basit şeye boyun eğmeyeceğim'' bakışının en canlı örneğidir. Çünkü dengeyi bozmuşsundur. Haddini bilmek istememişsindir ve nihayetinde hayatın sana verdiği tepkiyi kabul etmek zorundasındır. İnsan ne yaparsa sonucunu düşünerek yapar. Bazen bunu inkar etmek isteyebilir. Aksini söyleyenlere inanıp kendinizi gaza getirmeyin. Nil Karaibrahimgil de bu kümeye dahil.

Denge bir yerde muhakkak bozulur. Oraların şarkıları ''Superman olmak lazım bazen'' diyebilir. Siz her yeri çocuk aklınızdaki Batman fotoğrafları ile süsleyebilirsiniz. Hatta Batman figürlü anahtarlıklar alıp, içinizden ''Durma, kendini hatırlat'' dizelerine bir selam çakabilirsiniz. Yine yüzü kalemle çizilmiş bir kadına doğru gelen arabayı tutup karşı şeride atabilirsiniz. Yahut kızı kendinize çekip, bir saniyeliğine onun kahramanı olabilirsiniz. Onu, bunu, şunu, içinizden ne geliyorsa yapabilirsiniz fakat o denge bir kere bozulduysa olan biteni zamana bırakmayın. Olan biteni zamana bırakıp, ona da ayıp etmeyin. Hem zamana, hem ona.

Çünkü atacak diye beklediğimiz, birazcık daha kaysa her şey tam rayına oturacakmış gibi hissettiğimiz hayatın çarkına bir ilmek daha atmaktır zamana bırakmak. Zaman bugüne kadar herhangi bir şeyi çözmemiştir. Yahut benim 'çözmek' tanımıma hitap etmemiştir. Üzerini iyi kapatır, içinin şişkinliğini alır ama asla beklediğini gerçekleştirmez. Zamanın kendi iradesi vardır. Seninkisini umursamaz. Dünya üzerindeki her kavram gibi o da bencildir. Asla sencil olmaz. Olmasını istediğini, yolunu gözlediğini sana sunmaz. Onu, yokmuş gibi bitirir. Yeni bir seçenek sunar belki ama eskiye dönüp baktığın zaman, beklediğin şeyin ve zamanın boşluğunu ömrün boyunca suratına vurur. Zaman kopartır, bağlamaz. Zaman kapatır, unutturmaz. X gibi adamlar zaten asla unutmaz.

''Gördün mü, doğru olanı yapma konusunda kafa yorman gerekmiyor. Doğru şeyi yapıyorsan, zaten düşünmeden yaparsın.''

Zaman diyorduk. Dolaylı yoldan da düşünmek diyoruz. Düşünmek ikili ilişkilerin tıkanma noktasıdır. Herhangi bir şeyi düşünebilecek zamanınız oluyorsa, onu yaşamaktan sıkıldığınızın başlangıcına da tanık oluyorsunuz demektir. İnsanın yaptığı şeyler gün geliyor da hevesinin, isteğinin, algıların önüne geçemeyecek kadar ağır geliyorsa, diğer insanın da bu şekilde zamana hakaretler eden bir yazı yazmaktan başka seçeneği kalmadı demektir.

Her zaman ne diyorduk? Melahat diyorduk. Melahat'ı doğum yapan bir kadının yanına götürmek isterdim. Bir çocuğun memeye nasıl da biliyormuş gibi yapıştığını görsün isterdim. Yahut onu çocukluğuma götürmek isterdim. Hikayesinden bahsetmiştim, Maviş'in evden kaçtıktan sonra nasıl da kafesini tekrar tekrar bulabildiğini beraber izlemek isterdim. Çocukluğuma geri gitmişken bir süre orada kalmak isterdim. Asansörlere binmek isterdim tekrar. Asansörü kaplayan sacı babamın çalıştığı firmadan mı yoksa en büyük rakiplerinden mi almışlar diye merak ederdim belki yine. Bu çok büyük bir dertti benim için mesela. İnsanlara bunun hassasiyetini anlatamam. O yaşlardaki en büyük pişmanlığıma geri dönerdim. Babamın aldığı kaliteli tükenmez kalemi, okuldaki en popüler çocuklar uçlu kalem kullanıyor diye uçlu kalemle değiştirdiğim güne dönüp, o kişiye ''hayır'' diyebilirdim belki.

Yine de Melahat'ı tekrar görürdüm. Yine de güzeldi Melahat derdim. Yine de denerdim. Sana rağmen, kafandakilere rağmen, taksi durağına rağmen, pizzacıya rağmen, burgerciye rağmen, benim koca kafama rağmen güzeldi derdim. Yine de denerdim. Yine de oldururdum kafamda. Gece yatarken hele, kesin oldururdum. Bir hata yapıp yine askerlik yapacak olsam, nöbet kulübesinde acayip oldururdum. Çok afilli oldururdum, neler düşündüğümü anlatabilsem belki de beni kırmamak için sen de oldururdun.

Yine o yattığım koğuşta yatardım askerde. Yine çok bunalırdım. Yine her kalktığımda kafamı vururdum o demire. Yine de demirin hemen yanından çıkmış, kopuk süngeri sökerdim. O kumaşı düz bir hale getirirdim ve üzerine ''Umudunu kaybetme ulan!'' yazardım.

Yine de fayansa sıçan adamlara umut depolamanın verdiği ağırlığı ömrümce yaşardım.

Hayat bir çizgi işte. Sağdan, soldan, arkadan, ortadan gidebilirsin. O çizgide, aralıklarla bazı noktalar var. Diğerlerinden daha belirgin çizilmiş. Neresinden gidersen git takılmak zorundasın işte. Melahat var, Zamanın üzerini kapatıp yokmuş gibi yaptıkları var. Olmuşlardı. Noktalar sürekli oluyor. En son noktaya kadar ben de sağa sola savrulup duruyorum. Her gelen rüzgara eyvallah diyorum. Ben buyum. Bazıları da yerinde durmayı seviyor. Bazıları yaprak seviyor, bazıları rüzgar.

Ve sonuç olarak hakikaten hiçbir şey değişmiyor. Elime bir boya fırçası alıyorum, renksiz X'i renkli yapabilmek için uğraşıyorum. Anlatılacak, dinleyen bulunabilecek bir hikaye için. Sadece onun için. Bencilce. Düşünmeden. Doğru olduğuna inanarak.

5 Ağustos 2014 Salı

Ütopyalar Güzeldi














İkibinli yılların unutulmuş bir döneminde sıradan bir başın omzuma düşmesi için Allah'a gereğinden fazla yalvarmıştım. Ütopyalar güzeldi. Benliğinin her bir hücresini aşıp, tüm karakterini hiçe saymak güzeldi. Kendini tanıyamamak güzeldi. O günden beri çok fazla üzülemiyordum.

'Geçmiş, bir daha geri gelmeyecek zamanların hikayesi.'

Malum güne kadar.

Kayalıkların en düz kısmında otururken, ''Sorulacak çok fazla sorunun olması onları sorabileceğin anlamına gelmez'' demiştim bir arkadaşa. İnsanların hayata karşı beklentilerinin gereksiz olduğunu düşündüğüm dönemlerdi. Şu an için ise, her şeyi bir köşeye atarak, hayattan bir şeyler beklemenin yaşayabilmek adına tek kullanılır anahtar olduğunu düşünüyorum. Çünkü bizim paralelimizi yaşayan insanlar bilirler ki yaşın on sekizlere vurduğu andan itibaren soru sormaya başlarsın. Soru sormaya başladıkça da bir şeyler beklemeye. Bir şeyler beklemek tek taraflı bir eylem halinde geldiğinde ise karşı taraf için çekilmez olmaya başlarsın. Bu da ikili ilişkilerin en basit kuralıdır. Hevesi kaçmış yalnızlık. Bayağı kötü.

Ben her noktasından kaçmak istedikçe, hayatım bir şekilde ''neden?''e gelmeyi başarır. Bu, bahsettiğim dönemden beri hiç şaşmadı. Her insanın hayatı bir gün ''neden?''e gelecektir. Gelmeli.  Hayatım ''neden?'' sınırında geçerken, benim de bazı nedenlere neden olmuş olabileceğimi de biliyorum. Bu çıkmazı bazen iliklerime kadar hissediyorum. İşte ikili ilişkilerin en basit kargaşı da burada başlıyor. 'Eden bulur' döngüsünün yahut karmasının yahut kaderinin sonsuz bir çıkmaz olduğuna inanmaya başlıyor insan. Birisi bir yerde bir yasaklıya dokunmuş ve diğer herkes o yasağa dokunmanın tadını merak ediyor gibi. Bir kere dokunduğun zaman da asla hiçbir şey aynı olmuyormuş gibi hissediyorum. Çünkü evimden dışarıya çıktığım ve pencereyi açtığım ilk günden beri hiçbir şeyin aynı ve keyifli olmadığı konusunda, yıllar önce yalvardığım Allah'a -hala daha aynı eylemde ısrarcıyımdır- yemin edebilirim. Bir noktadan bırakıp, her şeyi sıfıra çekmek istediğim her anda yeni bir sınavın olduğuna da. İşte o günler kendimi her daim bir deney tüpünde gibi hissediyorum. ''Bir de bu dalgayı gönderelim bakalım kahramanımız ne gibi bir hamle yapacak?'' tadındaki hadiselerin sonucunda bölüm sonu canavarını bekliyormuşum gibi hissediyorum. Bölüm sonu canavarının hala daha gelmemiş olması inancı ise tamamiyle benim gerizekalı umudumu ilgilendiren bir şey.

Bazen bu umut bile sarsılıyor. Bitiyor diyemiyorum çünkü kendime hakaret etmeyi sevmem. Benim umudumu çalıyorlar. Benim umudumu geçmişle çalıyorlar. Benim umudumu korkularla, kaygılarla çalıyorlar. Benim umudumu gelecek ile bile çalıyorlar. Benim umudumu varsayımlar ile çalıyorlar. Ve benim umudumu çalmak dünya üzerinde işlenebilecek en büyük hatalardan birine denk geliyor. Çünkü ben bir bok yiyorum ve sonunda ''Benim umudumu çaldınız ve ben bu tarz durumlarda saldırgan olmamla tanınırım'' diyebilme hakkını kendimde görüyorum. Velev ki değişiyorum. Ne fark eder? ''Eylem hiçbir zaman için eylemi tetikleyen etkenleri yutmaz.'' diyorum kendi kendime. Çünkü yutmaz. Siz her ne kadar sonuca odaklansanız da isteyen taraf, isteğine vurulan her bir darbeyi içinin en güzel yerlerinde saklar. Çünkü hakkı vardır. İsteyen taraf olmak, bekleyen taraf olmaktır çünkü. Bekleyen tarafın sancınısını da ancak bekleyenler bilir. Bilirsiniz.

Beklemek ve istemek ile sınanmış bir beynin yapamayacağı çocukluk da yoktur. Hep diyorum ya; çocuk gibi içinden geleni yapmak güçsüzlük göstergesi değildir. İçinde olanı tutmak da güçlülük olamaz. Hayat gücü çok daha garip durumlarda sınıyor evvela. Orasına karışmak istemem. Bu yüzden de yaptığım şeylerden pek pişmanlık duymam. İnsanların gözündeki imajımı sorgulamamayı, ne yaparsam yapayım kafalarındaki kargaşaları aşmayı başaramadığımda öğrenmiştim. ''Benim fikrim'' olgusu, ''benim kararım'' kararlılığı ve ''ben bunu seziyorum, bu böyle'' sabitliğini çözebilecek kelimeler henüz icat edilmedi. Ben ise ufacık bir bakışa herhangi bir bağımı çözebilmekle ünlü bir gerizekalıyım. Bu yüzden de insanların suratlarına bakmaya korkarım. Onlar bakmaya da korkmuyorlar. Baktıktan sonra unutmaya da. Çünkü dikkatli bakan birisi unutmaz. Ben öyle inanırım. Söz unutulabilir belki ama baktığı yer unutulmaz. En basitinden, ayıptır yani.

Bu kadar bilgece konuşmaya çalışırken içine ses geçirememek de bu dünyanın ve sahibinin en güzel güç gösterisidir. Kendin. İçin. Korkuların ve değişmezlerin. İstemeyi, özlemeyi, affetmeyi ezip geçemediğin o aciz zamanlarında en iç kısımlarına kadar hissettiğin çocukluk hissi. Asla utanmıyorum. Bir gün aştığım zaman her şeyin acısını sonuna kadar çıkartabildiğim için asla utanmıyorum. Çünkü altın kuralı biliyorum. Bir şeyi çok istemenin bilinen en iyi yolu karşındakinin senin kadar istememesidir. Ve kimse yazmaya cesaret edemese de, senin çok istediğin bir gün senin kadar istediğinde -varsa öyle bir olasılık eğer- büyük ihtimalle sen o kadar da istemiyor olacaksın. O kadar da önemli olmamış olacak. Önemli olma olasılığı mı? Ütopyalar güzeldir. Hayat bu tarz dilemmalardan ibarettir ve bu yüzdendir ki yıllardır dengeli şeylerin değerinden bahsetmek hoşuma gidiyordu. Sabit bir şey bulursanız kaçırmayın, sabit tutmak için olan tüm gücünüzü verin diyordum. Dum. Sanırım artık olamadıklarını anladım.

Malum gün diyordum.

Malum gün diyordum çünkü insan öğrenmenin bir bok olmadığını bazen anlıyor. Bazen yine ve yeniden yakıyor gemileri. Bazen yine oluyor, en çok unutmak istediğini. Bazen yine anlıyor ki hayat hakikaten bir döngü. Lise sıralarından çıkıp gelen bir acizlik senin ömrünü oluşturabiliyor. Her dakikanda yine hissedebiliyorsun nasıl da aklını yitirebileceğini. Fakat bu sefer kendin olduğunu umarak. Ya da öyle inanarak.

Ne yazık ki evin artık gül kokmadığını anlayarak.

Yine de ütopyalar güzeldi.

Ütopyalar belki hala güzeldir. Nereye baktığına göre değişir.

'Gelecek. Henüz yaşanmamış günlerin hikayesi.'

--

İllaki bir daha okuyacağım diyorsanız, bununla okuyun. http://www.youtube.com/watch?v=6MSD-Y87nIc&feature=youtu.be

--

Ben kısa bir süre sonra, uzun bir süreliğine yokum buralarda. Askerlik için. Selametle kalın. Ya da esen kalın.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Öykü


''İnsan psikolojisi ve düşüncelerini anlamlandırmaya çalışmaya gerek yok. Onların bir anlamı da yok zaten. Sen ne isen, için ne ise, bir şekilde tüm davranışlarının, tüm kararlarının ve bildiğin tüm gerçeklerin önüne geçebiliyor. Bu öyle lanet bir şey ki, kendin olmak. Bir gece ansızın yatarken yahut evvelki zamanın hala daha hoş eden bir anısıyla, tuvalette çamaşır sepetine gözün takılmış giderken, patronun ayıplamasın diye ceketinin cebine koyduğun derginin en sevdiğin sayfasını okurken, esaslı bir kahkahanın patlaması geçmiş de en keyifli yeri olan dibini henüz bitirmemişken içinde olan, sen olan, kendin birden çıkıp gelebilir. Sana sormaz. Sormasına da gerek olmaz. Hiç kimse de hiç kimseyi anlamaz. Hiç kimse, birisi bir şey söyledi diye kafasındaki doğruyu bırakmaz. Suçlu suçuna inanmaz. Hayatta bir tane doğru, hayatta bir tane gerçek, hayatta bir tane suç yoktur. Herkes doğru bildiğini yapar. Fikrinden geri dönenler yanlış olduğunu düşündüğü için değil, fikrinden geri döndüreni kendinin yanlış yaptığına kendini inandıracak kadar sevdiği için fikrinden geri dönerler sadece. İşte esaslı bir dönüş yalnız böyle gerçekleşir.'' dedi.

Yine paytak paytak yürüyorum yolda. Bir yazıda bahsetmiştim, bileğimde saat ya da herhangi bir şey olmazsa dengemi bulamayacakmışım gibi gelir hep. Yürürken, hafiften sallanıyormuşum gibi yürürüm. Dışarıdan muhakkak ki kötü gözüküyordur. Onun tedirginliği vardır her zaman yürürken. Bir de ortaokul son sınıftayken sırtıma vurup ''Doğru düzgün yürü evladım, boylu poslu çocuksun. Biraz ağırlığını görsünler.'' diyen belediye işçisinin omurga gelişimimdeki etkisinin de bunda payı vardır diye düşünüyorum. Bir şeyler yine bir şeyler doğurmuş kafamda. İpler yine serbest. Oradan oraya atlamak konusundaki hünerlerimi bir kez daha yalnızca kendime gösteriyorum. En sevdiğim banka oturmaya gelmişim, yağmur yağıyor. Tam o aralar hiç kimse benim istediğim şeyleri yapmamı istemiyor diye düşünüyorum. Sabah okuduğum şey geliyor aklıma. Kaygılar ve korkulardan bahsediyordu. Birisinin sizin kendinizde sorun olarak gördüğünüz bir şeyi yaşadığını bilmek sizi nasıl rahatlatırsa öyle rahatlıyorum düşündükçe.

Tüm bunlar olurken, bir yandan da Edip Cansever'e kızıyorum. Edip Cansever denizi sevmezmiş. Nasıl sevmez denizi? Ne demek denizi sevmezmiş ya? Mavi sevilmez mi Edip Abi diye yakasına yapışmak istiyorum. Ben yine de Edip Cansever'in denizi sevdiğine inanıyorum. Hayatımda son kez de olsa, birisinin yaptığı şeyi kendi iyiliğim için doğru olmasını düşündüğümle değiştiriyorum. Yine mi bencillik yapıyorum? Pek ilgilenmiyorum.

Anlaşılamama korkusunun sebebini merak ediyorum. Bunca kaygının, bunca korkunun kaynağına inmeye çalışıyorum. İnsanların genelinin hayatının kaygılar etrafında döndüğünü bilmenin haklı tedirginliğini yaşıyorum. Yanımdan bir sürü köpek geçiyor. Kuduz aşımın tarihinin beş yıl daha sürdüğünü bilmek mi beni rahat tutan yoksa gerçekten böyle rahat olduğum için mi bir şey yapmıyorlar merak etmiyorum. Bazen bazı şeyleri hiç merak etmiyorum. Mesela geleceği hiç merak etmiyorum. Geleceğini merak etmek hayata saygısızlıktır çünkü. Herhangi bir butik otelin önünden geçerken, kendi içimde kalmış o otele benzetiyorum onu. Kendi içimde kalmış bir sürü plana benzetiyorum. Hepsi kendi içimde kalmış. Bu kadar çok konuşup, bu kadar daha fazla konuşabilirmişim gibi hissetmeme hayret ediyorum. Sanki bir şey daha anlatsam kafamdaki her şeyi anlatabilecekmişim gibi hissediyorum. Yalnızca ufak bir şey ama onu ben de bilmiyorum. Acaba hep onu mu arıyorum?

Toplum içinde yabancı hissetmek gibi saçma bir ergen korkusu değil benimkisi. Yahut kendini toplumdan başka görme hissi hiç değil. Aksine kendimi çok fazla toplum gibi hissetmeye başladığıma korkuyorum. Herkesin kendi ekseni çapında bir derinliği vardır, biliyorum. Bunun en sadesini kullanmaya zorlarlar seni. Bunun en işe yarayanını kullandıkça ayak uydurursun tüm bu olan biten nedensiz şeylere. Nedensiz şeyler diyenlere kızıyorum yine de. Nedensiz şey diye bir şey yok. Ben inatla adını tedirgin sakinlik koyduğum ruh halini korumaya çalışıyorum. Ellerin kanayana kadar duvarları yumruklamak istediğin, kimsenin olup olmadığını düşünmeden evin balkonuna doğru tüm gücünle bağırmak istediğin anlarda sadece susup en sevdiğin boşluğa bakarsın ya, o demek işte tedirgin sakinlik. Ya da derin bir nefes çekersin. Kaderini sen çiziyorsun ya, oraya bağlayalım bunu da. Gecikmişiz her şeye. 'Bir yerde bu dünyanın çarkı bir tane fazla atacak ve biz her şeyin tam zamanında olacağız'ın hayalini kurmaktan ötürü gecikmişiz belki de.

''Gecikmemişiz diyemediğin için gecikmişiz belki de.'' diyorum. Cemal Süreya'dan da çok etkileniyorum.

''İçimizde bir yerlerde hep adını en güzel koyduğumuz şeyleri, beklediğimizi fark edemeden beklemeye devam edecek kadar gerizekalı olabildiğimiz için gecikiyoruz hala'' diye de ekliyorum. Bu benim kendi sözüm.

Zamana bırakıyorum her şeyi. Bırakmışım. Şu güne kadar hiçbir şeyi hak ettiği gibi çözemeyen zamanın eline kaldık yine diye üzülmeden bırakıyorum. Sonra her zaman beklenmedik şeyler yapıyorum. Beklenmedik şeyleri yapan taraf olmak yine her zaman zordur. Sabit kalarak hayatına devam edebilen insanlar saygı görmeli. Yüceltilmeliler. ''Bunu yapmayacağım'' dediğinde onu yapamayabilen insanlar, içini tutup kendine sokabilen insanlar ödüllendirilmeliler. Bir şeye dayanabilmek mi güçlü olmak yoksa dayanamayacağını bile bile denemek mi bilmiyorum. Zaten kimin umrunda güç falan? Asla yolumu tanımlar üzerinden çizmiyorum. Aslında hiçbirisi de umrumda değil. Sadece tanım yapmayı seviyorum. Yapamadıklarımı yazıyorum, yazamadıklarımı yaşıyorum.

''Geçen gün bir Ukraynalı'nın suratına yarım metre kadar yakından baktım. Nasıl da sakin gözüktüğünü gördüm. Acaba neler yaşadı bu, bu kadar basit olamaz bir insanın surat ifadesi diye düşündüm. Sen bunun ağırlığını taşıdın mı hiç?'' diyerek kesiyorum etrafımdaki sessizliği.

Çünkü her şey bu kadar basit değil. Maviler bu kadar basit değil. Kafanı kaldırmak, orada tutmaya çalışmak bu kadar basit değil. Hayat çok basit olabilir. Onun kendi bileceği iş. Onun kendi bileceği iş ama saygı da duymuyorum. Her şeye saygı duyarak ne kadar büyük bir basitliğe düştüğünüzü görmenizi istiyorum. Yaşamak, direnmek, sevmek, unutmak, alışmak, kaybetmek basit olabilir. Kazanmak da basit olabilir. Peki insanlara ne oluyor? Size bu kadar basit olmayı kim emrediyor? Ben yine de her şeye kafa tutmaya kendi umursamazlığım içinde devam edeceğim efendim. Sonuçta her insan en fazla bir öyküdür. Bunu bir gün anlatacakmış gibi yaşamak gerek. Bunu bir gün anlatabilecek gibi yaşamak gerek.

Anlatabilmiş gibi olduklarını da boş vermek gerek.

''Kendi öyküsünün dışında, başka ne için yaşıyor ki insan?'' diye düşünürken bir nefes çekiyorum, sonunu bir türlü huzurla bırakamıyorum. Sanırım ben tam olarak bunu arıyorum.

20 Mart 2014 Perşembe

Kör Sevgilim


''Tren yolları boyu düşündüm'' cümlesini ilk duyduğumda tren yolunun tam yanından geçiyordum. Tavukçu'nun karşısından. O zaman Tavukçu daha açılmamıştı. Yerinde de tavuk dönerci vardı. Bazen, çok fazla umursamadan hareket edebiliyorum. Tavuk döner almak için duran arkadaşımı görünce, ''Martı eti oğlum bunlar, başka yer mi bulamadın?'' dediğimde de solda oturan adamı umursamamıştım. Dükkan sahibi bakışını yakalar yakalamaz topuklamamla birlikte ''Ne demeye çalıştın lan sen?'' sesi ve sonrasında oluşan o pis utanç duygusu. Böyle ayrıntıları hatırlamak benim hayatımın cezası sanırım. Hemen ilerisindeki çiğ köfteci dükkanının yanında, kıza O'ndan hiç sıkılamadığımı söylemiştim çünkü. Çakıl taşları dökülmüş yoldan geçerken direğe çarpmaya çok az kalmıştı. Yanımdaki patates arabasında görece ucuz patates satılıyordu. Yağmur yağıyordu ve ben otobüsleri bombalamak istiyordum. Yeşil pardösülü kadın bütün halalarıma tek tek benziyordu. Midem bulanıyordu.

Müzik dinlerken hissettiğim duygu, kapşonlu bir şeyi giyerken hissettiğimle aynı. Her şeyi başaracakmışım gibi. İnsanlar hep benimle aynı paydada buluşuyormuş gibi. Bir adım daha atsam her şey güzel olacakmış gibi. Bir adım, her zaman için fazla mıdır? Bir adım daha atmak olağan bir şeyi zorlamak mıdır? Hayatın akışına müdahale etmek midir bir adım atmak? Olacağı  varsa, sen evinde otururken bile camdan gelip girebiliyor çünkü. Yine de bir adım daha atıyorum. Bir adım daha atıp yürüyorum iç kesimlere doğru. Hayatım boyunca yürüyorum. Nereye yürüdüğümü bilmeden yürüyorum. Bir an nefesleniyorum, her şey çok güzel oluyor. Her şey bazı anlarda çok güzel oluyor. Ben hep sabit kalmak istiyorum. Her şey neden bu kadar fazla değişiyor? Ben değişmemekten yanayım. Bütün toplum bir olup, değişmemek için yemin edelim istiyorum. İmzalar atılsın, yer yerinden oynasın istiyorum. Neden sürekli hareket etmek zorundayız? Neden sürekli yeni bir hayat için heveslenmek zorundayız? Neden etki, karşılığında yeterli bir tepki oluşturmuyor? Bütün fizik kanunlarına sövüyorum.

Sahile iniyorum sahile. Kaçıyorum yani. Benim gitmekten anladığım tek şey var. Sahile inmek. Yoksa kim nereye gidebiliyor ki günümüzde? Kendimi kandırmayı hiç beceremiyorum. Aklıma ufak oyunlar oynayıp, kendime gerekeni yapamıyorum. O yüzden de sadece karar alıyorum. Karar alıyorum ve o kadar güzel uygulayamıyorum ki, dışarıdan tam olarak vapurdaki ters kapıyı bekleyen çocuk olarak gözüküyorum. Tatlı çocuk diyerek yanağımı sıkacaklarmış gibi geliyor bana. İnsanlar ta içlerine nasıl dizgin vuruyorlar? Benim beynimde bir yankı başladığında, tüm bedenimi ele geçirmesi birkaç saati almıyor. Dışarıya karşı katı olduğum oranda, kendime karşı savunmasızım. Oysa burnum bile yamuktur çok yakından bakınca. Basketbol oynadığım dönemlerden kalma bu izden bile gurur duyan bir adamım ben. Her şeyi bu kadar özel kılacak ne vardı?

Banklarda oturup hiçbir şey okumuyorum. Banka oturup bir şeyler okusaydım, kendi kör sevgilimi bulabilir miydim acaba diye de düşünüyorum. Sahi, insanın kaç deneme hakkı var hayatta? Bankta otururken bile bekliyorum. Kör sevgilimi bekliyorum. Kör olduğu için herkes tarafından dışlanmış, hayatta tutunacak her dalı elinden şiddetle alınmış, oradan oraya dönüp dolaşmış, en son bana kalmış kör sevgilimi arıyorum. İnsanların hepsinden nefret etsin istiyorum. O'nun gözlüğü olmak istiyorum vesselam. Ben gidersem göremesin istiyorum. ''Bana mı kaldın gııı?'' diyeceğim kör sevgilimi arıyorum. En son seçenek olduğum için değil de, en son seçenek olmayı bekleyecek kadar gerizekalı olduğum için kör sevgilimi seviyorum. ''Hep denedim, hep yenildim bebek. Daha iyi yenilmeye var mısın?'' dediğim kör sevgilimi kaybediyorum.

''Seni keşke gözlerim varken sevebilseydim'' diyor bana. Bense onu karşıma alıp bayağı güzel beylik laflar ediyorum.

''Gel sana biraz zamandan bahsedeyim.'' diyorum. ''Bir şeylerin zamanı bizim elimizde değildir. Ben böyle inanıyorum. İçinin zamanı vardır mesela. İçin geçmiştir ya da gelecektir. Bunu sen isteyemezsin. Bunu sen ayarlayamazsın. Olacak olan şey, sadece, olur. Ve sen de çırpınmaya devam edersin çünkü aciz olduğunu sana sürekli olarak gösterirler. Sen de bunu bilerek, haddini bilirsin.'' diye ekliyorum. Ne acı, ben haddimi hiç bilmiyorum.

Ne zaman ki denize sırtımı veriyorum, üşüyorum. Yol gözümde hiç büyümüyor, kör sevgilimi her tren yolu kenarından tekrar buluyorum. Kör sevgilim bana bakıyor. Bana da böyle umutlusu yaraşırdı diyorum kendi kendime. Kör sevgilimin sırtından kendimi övüyorum. Kör sevgilim yanaklarımı sıkıyor. Tıpkı patates kızartması yedikten sonra, salondaki bütün koltukların başlarına basa basa atladığım o günlere dönüyorum. Yeşil pardösülü halamların burunlarına parmaklarımı sokup uyandırdığım günlere geri dönüyorum tekrar. Kedileri sevmeye başladığım için kendimden utanmıyorum.

''Sakallarını kesmişsin?'' diyor.

''Bu aralar çok sıkıntılıyım. Yazı yazabilmek için penceremden gözüken ve henüz çiçek açmış ağacın yeşermesini bekledim güzelim. Aradığım huzuru yeni evimizde buldum anlayacağın. Sana anlatacak o kadar çok hikayem var ki bilemezsin. Fakat ilk kez tanıştığın bir insana anlatacak çok hikayen olması gibi saf bir durum değil bu. Seni uyarmak isterim'' demek istiyorum ama diyemiyorum.

''Vazgeçtin demek?'' diye ekliyor.

''BEN YOK OLMAK İSTEMİYORUM ALLAH'IN KÖRÜ. BENİ SEVİYOR MUSUN? BENİ GÖRÜYOR MUSUN?'' diye bağırmak geliyor içimden. Sonra, insanlara böyle bir soru sormanın ne kadar büyük bir utanç kaynağı olacağı aklıma geliyor. Tavuk dönerci abinin verdiği utancı tekrardan yaşamamak için kaçıyorum.

''Ben vazgeçemem, bilirsin. Eylemlerimin söylediklerimi yakalayamadağı çok zamanlar olmuştur. CV için fotoğrafa ihtiyaç oldu, ondan mütevellit kestim. İnsanlar bu aralar ciddiyetten yanalar.'' diyorum koşarken.

Beni sadece sakallıyken sevebildiğini düşünüyorum. Sadece bir sakaldan nasıl da hayat özetimi çıkarttı ama diyerek gurur duyuyorum kör sevgilimle.

''Bu iş böyle olmaz'' diye bağırıyor arkamdan.

''Bu işin kuralı istediğinin olmaması ise eğer, ben de en azından devranın dediğini yapmayacağım. Sakallarımı tekrar uzattığımda kesişeceğiz.'' diye söz veriyorum içimden. Kör olmasından mütevellit duyu organları ziyadesiyle gelişmiş kör sevgilim beni duyuyor. İçten içe de gurur duyuyor. Bu kez ben biliyorum.

Utanmadan hala söz veriyorum.

--

tekrar okuyacaksanız: https://www.youtube.com/watch?v=PAu9-w68RJs

6 Mart 2014 Perşembe

İstemek


Hayatımı her zaman için ikiye ayırıyorum. Bunu da sürekli söylüyorum. Lisenin ikinci yılı ve sonrası. İnsani duyguları ilk kez hissetmeye başladığımdan ötürüydü her şey. Ailenin ve çocukluk arkadaşlarımın dışında insanların da aynı topraklarda yaşadığını gördüğüm yıllar. Standart bir adamın yaşadığı duyguların ötesine geçememiş büyük bir vasatken olan dönüşümlerin yılları. En çok insanı bir arada doğum günümde, en büyük mutluluğu yüz aldığım sınavda, en büyük korkuyu üniversite sınavını düşündüğümde, en büyük acıyı fiziksel olarak yaşadığımda görebildiğim yılların sonuncusu yani. Şimdilerde insanlığın temelini oluşturduğunu düşündüğüm duyguları ilk kez tattığım yıllar. Merak, hırs ve elde edebilmek dürtüsü. Hayatın üç temel taşı. Tartışmasız.

Aslına bakarsan, bir gün gelip de bir şeyi çok istemeye başladığında alıyorsun ilk acı nefesi. Doğarken hissedemediğin nefes falan hikaye. Orada başlıyorsun işte yaşamaya ve hiçbir zaman eskisi kadar kısa çekmiyorsun içine çektiğini. Her şeyin başı bir bok varmış gibi istemekten çıkıyor yani.

Hiçbir sebebi olmayan bu duygu, dünyayı oluşturan üç temel şeye dayanıyor işte. Zincirin ilk halkasını merak ederek takıyorsun. Nasıl oluştuğunu merak ediyorsun ilk önce, neden sana söylenilenlere inanmak gerektiğini merak ediyorsun, neden merak ettiğini merak ediyorsun ve beyin ilk çevrimini gerçekleştiriyor. İnsanoğlunun ilk alışkanlığı da merak etmekle başlıyor aslında. Sinsi bir bulaşıcı hastalık gibi sarıyor bünyeni. Beynin almayacağı şeyleri düşünerek merak ediyorsun. Kafanda olasılıkları hesaplayarak merak ediyorsun. Hayalinde bir çerçeveye sığdırarak merak ediyorsun.

Sonra elde etmek istiyorsun sebepsizce. Bu olgu bende nasıl durur diyorsun mesela. Benim içime uyar mı diyorsun, muhakkak uyduruyorsun. Ben bunu elde edebilecek kadar güçlü müyüm diyorsun, kudretini soruyorsun kendine. Yeterliliğini, o güne kadar kendini getirdiğin noktayı soruyorsun. Kendine de pek tüy konduramıyorsun. Başlıyorsun denemeye. Denedikçe hırslanıyorsun. Hırsın bazen kendini anlatamamaktan, bazen anlatamadığını düşünmekten ötürü oluyor. Hırslanıyorsun bir kere işte. Tuttuğun takıma, baban tuttuğu için değil de kendin için hırslanıyorsun. Sevdiğin kıza hırslanıyorsun, olduramadığından ötürü. Arkadaşına hırslanıyorsun, senden daya iyi bir yerde okuduğundan ötürü. Hırslanıyorsun işte.

Yirmili yaşlarını geçip de miktarı kabul edilebilir düzeyde şeyler yaşadıktan sonra sorguluyorsun her şeyi. Sevdiğin matematik öğretmenini, ulaşacağını hayal ettiği noktadan uzaklaşarak hayal kırıklığına uğrattıktan sonra sorguluyorsun. Takımının hak ettiğini düşündüğün, bir anda bıraktığı bir kupa parçasından ötürü sorguluyorsun. Misal bir kadın seviyorsun. Sorguluyorsun. Her şeyi sorguluyorsun ve tek bir noktaya çıkıyorsun ömrün boyunca. Hiçbir şeyi yaşamaktan korkmadığın, çirkini güzel yapan, zoru kolay yapan, isteği eylem yapan, hırsı huzur yapan, merakı gelecek yapan o tatmin anını yakalamaya çalışmak için yaşıyorsun. O an gelir de onu kaçırırım korkusuyla yaşıyorsun. Belki hiç gelmez tedirginliğiyle yaşıyorsun. Belki gelir de zamanı uymaz kuşkusuyla yaşıyorsun. Bir noktadan sonra öyle kolay geçiyor ki her şey, doyumsuzluğa ulaştığının korkusuyla yaşıyorsun. Ama yaşıyorsun elbet.

Ve bir gün geliyor, babanı, yaradanı, istediğini, kendini, toptan sorguluyorsun. Birisi günah, birisi ayıp, birisi yasak, birisi gereksiz oluyor.

Hayatın anlamı sadece anlık heveslenmeler işte. Geleceğe dair kurulan tatmin planları. Merak edecek bir olgu arayaşı belki. Hırslanmak onun için. Tuttuğun takımın yanına bir şey daha iliştirebilmek telaşı. Düşmenin, savrulmanın ve olduramamanın verdiği o büyüme hissi. Soyadınla ölümüne çelişmenin verdiği karmaşıklık. Tekrar iliklerine kadar istemek bir şeyi.

Çünkü istemek başladığın yere sürekli sürekli geri dönmenin, var olan tek çıkışıdır. Yer değiştirmenin tek yoludur. İstemek köpekliktir. Önüne çıkan her çukura düşüp, tekrar kalktıktan sonra, tekrar düşerken keyif almaktır istemek. İstemek o yaşına kadar ince ince örülmüş bütün etik kurallarına karşı çıkmaktır. İlk kez cesaret edebilmektir istemek. Kaybetmeyi göze almaktır istemek. Dünyadaki en büyük güçsüzlüktür istemek. İçinde, sadece o anlar için yetişmiş canavarı çıkartmaktır istemek. Köpekliktir işte istemek.

İnanırsın ya da inanmazsın, kudretli bir olgunun oluşturduğu temeller de basit bir elmaya dayanmıyor aslında. Her şeyin başlangıcı, kendinin olmayan, almaya hakkın olmadığı, almanın çok zor olduğu bir şeyi kendine yakıştırarak, kendine isteyerek başladı. Bana kadar da geldi. Vardır elbet bir kudreti.