11 Kasım 2019 Pazartesi

Kar


arabadan inip, ilk kez fark etmiş olduğum bir yerin fotoğrafını çekerken, o yere on altı kez gitmiş olmam hiçbir şeyi değiştirmez diye düşünüyordum. iki tarafı da taştan evlerle örülü, puslu ama umut vaad eden bir cadde. asla gözüktüğü kadar karanlık değil ve tabii ki bu yıllardır böyle olmalı diye düşündüm. yine ilk önce kendime kızdım. çok belli edemesem de birisine kızılacaksa önce kendim olmasına dikkat ederim. ben çocukluğumun geçtiği yerleri 2013 yılında, bir kitabı hem de moralim çok bozukken okuduğumda sevdim. ilk kez. ne çocukluğumun orada geçtiğini söylemeyi severdim, ne de babamın oralarda büyüdüğünü. insan ne çok değişiyor, en çok da yazarken hayret ediyor. 

anneannem süt makinesinin üstüne düz beyaz bir kumaş çekmiş. o kumaş sütü süzmekten parlak, mistik bir hal almış. sağ taraftaki duvarın sol üst köşesi çatlamış ve arkasındaki duvarın rengi gözüküyor. karşı duvarın da yer yer düşen taşları var. hemen yanımızda benim en çok uyumayı sevdiğim yatak var. o yatakta ailemin beni hiç sevmediğine dair bir rüya görmüş ve koşa koşa ineklerin yanına gitmiştim. her neyse işte. makinenin kolunu çeviriyorum. yani bir çocuk bir makineyi ne kadar sevebilirse öyle seviyorum. anneannem daha hızlı çevirmemi söylüyor. daha hızlı çevirirsem daha güçlü olurmuşum. bir de limonlu su içersem yemeklerime dikkat etmeden zayıflayabilirmişim. canımı sıkmama gerek yokmuş yani. ne kadar salakça şeyler düşünüyor diyorum kendi kendime. kolu çeviriyorum. kolu çevirdikçe kendi kolumu sıkıyorum. üç ay boyunca kolları kontrol ediyorum. o çok sevdiğim makineden nefret ettiğim peynirler, yoğurtlar ve çok sevdiğim kaymaklı süt çıkıyor. sofrayı birbirine katıyorum. babam yine yanlış yapıyor ve bana kartal market'ten market peyniri alıyor. hepsini ben yiyorum. yirmi yaşına kadar mütemadiyen şişiyorum. saçlarımın yanları çok ufak beyazladığında ve limonlu su içmeden zayıfladığımda ise aneeannem artık yorgun bir şekilde yanımızda oturuyor. artık daha fazla zayıflamamamız gerektiğini kendine özgür bir üslupla bize iletiyor. ilk iş olarak o odayı soruyorum. biraz suçluluk, biraz umut, biraz da artık köy peynirini, yoğurdunu çok sevdiğimi söyleyebilme isteğiyle soruyorum. ''eren oralar hep yıkıldı.'' diyor dayım. anneannem benim elimi tutuyor ve zehra'yı da çok seviyor. ortak duyguları besleyebiliyoruz. ben de her zamanın aksine ona kocaman gülüyorum. utanmıyorum. keşke diyorum içimden. keşke o oda dursaydı da bu gece orada kalsaydık. sabah kalkıp o odada hayal etmenin ne kadar güzel olduğundan bahsedebilseydim. önümüzdeki yazı düşünüp mutlu oluyorum. 

neden önümüzdeki yazı düşünüyorum? lise sona dönüyorum. babamla trt'de çıkan şişko, tatlı bir adamı izliyoruz. babam adamın çok iyi bir insan ve çok iyi bir eğitmen olduğunu düşünüyor. o her televizyona çıktığında ilk kez görüyormuşuz gibi çağırıyor beni. babamın daima ilk kez duyuyormuş gibi hissettiği şeyler vardır. babamın muhakkak yüzlerce kez anlattığı şeyler vardır. ben de o dönemler babamı çok fazla kırmıyorum. oturup izliyoruz adamı. her gün. adam ''sınav ile ilgili çok umutsuzlanırsanız ya da mutsuz olursanız sonrasındaki tatilinizi düşünün'' diyor. ben sınavdan sonra oynayabileceğimiz çok gerçekçi basketbol oyununu düşünüyor ve aşırı rahatlıyorum. sonrasında ise ne zaman çok kötü bir olay yaşasam hemen ardından gelebilecek iyi bir şeyi düşünüyorum. bazen aniden böylece düzelebiliyorum. bunu da bir iki sene önce fark ediyorum. insanın hayatı hep ufak detaylara bağlı. en azından benimki öyle. önümüzdeki yazı da öyle umutlu bekliyorum. yoksa o gün çok mutsuz olurdum. o gün mutsuz olmak için uygun bir gün değildi.



akıllı olması yönünde uyarılmışlığı bulunan yazar o düşüncelerle geçtiğim yerleri öyle güzel anlatıyordu ki, daha önce neden okumadığım konusunda yine kendime kızmıştım. ve o yazara büyük hayranlık beslemiştim. bir insanın içinde bulunurken nefret ettiği bir yeri sadece bir kalemle baştan çizmek bir yazarın yaşayabileceği en büyük gurur olsa gerek. bense içime işleyen sokaklardan geçtiğimde afilli cümleler söylemeyi ve bilhassa düşünmeyi çok severim. o gün en büyük gücün bilmek olduğunu düşündüm. zaten yıllardır, birisi benimle röportaj yapsa da bu büyülü düşüncemi tüm dünyaya anlatsam diye bekliyorum. kestirme yoldan, buradan aktarmış olayım. ben bilgiye çok önem veren, bilmeyi çok isteyen ve bu yönde hayatını sürdüren birisi olsam da başkalarının da bilgilerine çok önem veren biri olmaya çalıştım. bu yönden de bakarsak bilmeye ve bunu aktarmaya büyük hayranlık duyarım. zehra ile ilk kez bir yapıyı gezerken de bunu hissetmiştim. bildiği şeyleri çok güzel anlatıyordu. sonrasında hep bazı yapıları gezdik ve hep bilmediğim şeyler öğrendim. dün mesela, meke gölü'nü öğrendim. konya'daymış. konyalılar bile bilmiyor olabilir. ben ise bildiklerimi ve düşündüklerimi anlatmakta sorunlar yaşayan birisiyim. bilgim ise muhakkak tartışılır. işte bu sokakları da kitap okurken sevdim, geçen hafta ise hayran kaldım. öğrendim.

işte bu yüzden daha tanıştığımız ilk gün o'na bir şeyler yazıp, babamın doğup büyüdüğü yerlere götürmeyi teklif etmiştim. çünkü ben bir şeylerin ancak yazarak ve hissettirerek anlatılabileceğine inanıyorum. yine sıradan bir yazarın yazdığı, içerisinde köy ve tavuk butları geçen bir öykünün koskocaman bir hayatı oluşturmasındaki etkisini size anlatabilmek isterdim ama hissetmeniz lazım. zaten çok kişinin anladığı şeyleri sevmem. bu örgünün devamı olarak kirazın tadı'nı da çok sevmiştim. 

binlerce kilometre yaptık. kars, kaz, taş, yaşanmışlıklar ve çok soğuk yerler gördük. ben hep görüyordum. ama böyle güzel olduğunu ilk kez fark ettim. bir olguya anlam katanın hissedilen şeyler olduğuna bir kez daha emin oldum. tüm içtenliğimle, eksikliğini hissetmemeyi umuyorum. bu yüzden de oturup bir şeyler yazmanın büyüsü benim içimde hiç geçmiyor. yine oturup bir şeyler yazdım. çünkü hissetmeden yazamıyorum ve yazdığımda çok garip şeyler hissediyorum. normal bir gün içerisinde hissedilmeyecek ve asla anlatılamayacak şeyler bunlar. bu yazının başlığını da kar yaptım. kar'dan hiç bahsetmedim. anladın.

“inanmaktan korkma”

20 Ocak 2019 Pazar

sakarya üzerine söylenmemiş her şey



gözümü açtığımda donatım tarafından giden kampüs minibüsündeydim. yanımda babam vardı. tıpkı 100 kontör kaybettiğim ilk lise kaydı günü gibi. 'sen nasıl yaşayacaksın burda' düşüncesi her daim peşimdeydi ki bu düşüncenin çıkış noktası ben ya da başka birisi değil, babamın kendisidir. herhangi bir görüşte, herhangi bir kaygıya kapılabilmesi için sizin salak olmanıza gerek yok. orada ilk kez yalnız kalacağımı düşündüm. farklı şehir, farklı insanlar, farklı bir minibüs ve içeriğini hiç bilmediğim bir bölümde okumak için gidilmiş bir üniversite. makine mi yapacağım, makineye mi bakacağım, makine mi çizeceğim, makine mi sökeceğim yoksa makinelerle mi konuşacağım mezun olduğum gün iş ararken öğrendim.

2009 yılında burnumdan ameliyat olduğumda, acıbadem hastanesinin yataklı bir odasında sakarya ruyam başladı. bana o haberi veren lise arkadaşımı, babamın tercihinin tutmasını ve narkozun etkisiyle sarhoş olduğum anı hiç unutmuyorum. ve o minibüste hissettiğim yalnızlık hissini. bir benzerini askeriyeye girerken hissetmiştim. hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir yalnızlık. işte şimdi yirmi dokuza girmek için beklerken bile, hiç bilgim olmadığı bir ortama girerken önce test ederim. hiçbir zaman denize birden atlayabilen bir adam olmadım. işleyişin içinde gergin olduğum da nadirdir ama o ilk an hep çok gerginim. ilgili konu ilerlerken takındığım sakin tavrı görenler herhangi bir yere ışık hızıyla alışabildiğimi sansa da, konunun girişi beni ziyadesiyle yormuştur. yoruyor da.

ve onca zaman sakarya'da geçirilmiş bir ömür. evet ömür. benim hayatımın özeti o şehirde saklı. yurt odasında otururken açmaya karar verdiğim bu site, ilk kez hikaye okuduğumda oluşan 'yeni birisini okumaktan ziyade, ben yeni birisini yazayım' düşüncesinin somutlaştırılmış haliydi. bazı şeyler için yıllarce beklersin. her şeyin bir hikayesi var. blogun altı, üstü, yanı hepsi benim. ben olduğumu ilk kez sakarya'da hissetmişim yani. ufak, kot pantolon deseninde bir defterim vardı. eşek gibi güldüğüm bir an onu açıp ''daha az gül, daha çok oku, daha az ye'' yazmıştım. kendimle ilk hesaplaşmalarım da o günlere dayanır. sonra marul gibi gezdiğim bir dönem oldu, iyi basketbol oynuyordum. sırtım dönükken bacak arasından attığım bir pas vardı, o turnikeyi bitiren çocuk ile aynı fabrikada bir sürü sene sonra aynı şey için uğraştım. hala daha kendine gereksiz güvendiğini gördüm, bazı şeyler hiç değişmiyor. benim beynimin hatırladığı şeyleri sırasıyla bilseniz bana deli dersiniz. kısmen de öyleyim. mesela tam o sıralarda, beyaz bir manzara hayal ederken bir blog daha okumuştum. sakarya'da okumuştum. ayıp olarak adlandırılabilecek şeyler merak edip, kafamdaki tüm soruları ceketimin cebime koymuştum. merakımı da. kısa eren tolga onur tarihinde malum kişinin önüne geçemediği tek duygu sorgulamak oldu. doğal olarak merak da. ve bu yoğun dürtü bir cepte dururken ben bir sürü yol geçtim. babama yalanlar söyledim, iki sene boyunca sadece bilgisayar oynadım. yine de yaptığım her işi iyi yaptım. iyi oyun oynadım yani. sonra babamdan kilometrelerce öteden dayak yedim. ellerini kullanmadı bile. işte o gün kaldırdım kafamı ilk kez. eren dedim, şimdi başlıyorsun yaşamaya. elinde hepsinin toplamı 1'e yaklaşmaya bile yetmeyecek bir sürü yıkık şey var. bitirmen gereken bir iş var ve her şeyden öte mahçupsun. bir insanı en çok kamçılayan duygu utanç sanırım. utana utana, hiç sıkılmadan dönem başına on bir, on iki ders verdim. sessiz sakin verdim. sadece yazmaya çalışıyor ve ne görürsem telefoun not defterine not ediyordum. beyaz manzaraya karşı yazıyordum belki de. birisi benim yazmamı bekliyormuş gibi yazıyordum. öylece konuşuyordum yani. tüm sıkkınlığımı ,tüm bıkkınlığımı akıtıyordum hangi beyazlığı bulursam. bir gün sıkıntıdan teravih'e gittim mesela. kendimi rahatlatmanın bildiğim daha makul bir yolu yoktu. içime ağlaya ağlaya dua ettim bu sıkıntı gitsin diye. hiçbir şey bitmiyordu o dönemler. neye başlasam dağ gibi geliyordu bana. adım atmak bile zulüm. sonra çok büyük bir adım attım. babamdan ancak o zaman özür diledim. ve oradan kalkan son trene binerken sakarya'ya tarihiminde bilmem kaçıncı kez lanet ettim.

pendik'in toprağını yalnızca iki kez öpmek istemiştim. birinicisi burada.ikincisi ikinci kez yalnızlık hissettiğim yerin dönüşünde. sonrasına alıştık. yani demem o ki sakarya benim için her şeye rağmen biraz yalnızlık demekti. biraz korku demekti -ki bunu ikinci kez gitmek zorunda kaldığımda anladım ve ilk kez bugün itiraf ediyorum.- ve her seferinde ayrı bilinmezlik. bir şehir istanbul'a bu kadar yakın ve bir bu kadar da uzak olmayı nasıl başarıyor?

ben o sırada yine ne yaptığımı bilmeden birçok şey yaptım. her insan yapar. ne yapacağımı bilmeden bir işe başladım mesela. insanlar benim için türlü roller çizdiler. onların yapmak isteyip de ne hikmetse yapamadığı bir sürü şeyi yapmaya çalıştım. yine iyi yapmaya çalıştım. sonra bir gün yine babama sinirlenip hayatımın en pahalı harcamasını yaptım ve kendimle gurur duydum. şimdi o televizyonu bir hayalinin objesi olarak kullanıyorsun. ve gün geldi, cebimi yokladım. doğru zaman budur. doğru zaman senin sonradan düşündüğünde doğru zamanmış diyebildiğin zamandır. onu da geçen yıllarda anladım. bir yıkık toprağa gidip naber diye sordum. açacağı varmış, bir çiçek açtı. insan böyle zamanlarda kendini çok güçlü hisseder. izin verseler her şeyini alır da oraya bir bahçe inşa eder. yine de böyle mucizevi hikayelerde kahramanın sabretmesi gereken bir kısım vardır, ben oraya takıldım. beklemek bir insandan istenebilecek en acımasızca şeydir. bekledim. bazen doğru olan şeyler acımasızlıkla beslenmek zorundadır. ve bir toprağa naber diye sora sora bir bahçe oluşturamayacağımı öğrendim. gücün her şeye yetmez, yetmemeli. çünkü evrendeki en basit bir 'şey'in bile oluşması o kadar çok şeye bağlı ki, senin ufak bir mucize olarak adlandırdığın şey o kocaman mucizenin başlangıcı için basit bir adım olarak kalabiliyor. iş bu noktada sen ne kadar aciz olduğunu bilmelisin ve yalnızca doğru olduğunu bildiğini, iyi yapmaya çalıştığını yapmalısın. şu an bunu söylemek çok kolay ve ben bunları kendime not ediyorum.

ve ben gözümü bir kez daha açtığımda hayalimdeki arabanın içerisinde yoğun bir yağmur yağıyordu. o rahatlatıcı ses, tüm hüznüyle sakarya'ya tekrar dönmem gerektiğini söylediğinde tereddüt etmedim. inandığım şeylerin getirilerine boyun eğmekten garip bir zevk alıyorum. inandığım şeylere inanmayı seviyorum. inanmak bir insanın sahip olabileceği en rahatlatıcı duygudur bence. o'na da öylece inandım. tüm yalnızlığım, tüm bitkinliğime geri dönüş yolu da işte tam olarak böyle başladı.

benim gibi insanlar aradığında şükredecek bir sürü şey buluyor. bakış açımı bir çoğunuz ayıplarsınız ama önemli olan, en nihayetinde benim ne hissettiğim değil mi? ben hepinizin hislerini önemsiyorum. lanetler ettiğim yerden ayrılırken bile arkasına dönüp bakmayı becerebilen bir kişi oldum ben. her şeyimi bir köşeye atsam, sadece buna sarılabilirim. ve benim yazmamı bekleyen beyaz sayfadaki hayalim. merakım ve şimdi eşitim. yine şükür ki senin yanında kendimi hep ama hep iyi parantezinde hissediyorum. kelimeleri hep sen koyuyorsun. insan, eş, arkadaş, yoldaş, yardımcı, destek. şimdi sen de her şeyi iyi ki parantezine al. benimle o ağacın karşısındaki dairede, belediyenin yalnızca bizim için açtığı ışıkta bekledin. soğanı karamelize etmeyi öğrettin. boyunluk örerken play station oynamanın keyfini tattırdın. dünyanın en az kullanılan garında hem de kar varken benimle yürüdün. doğum gününde ayaklarını sırılsıklam yapıp bana saatlerce söylendin. fırça parası fazla geldiği için kurstan ayrıldın. şehirdeki tiyatro izleyen on üç kişinin arasına ismimi yazdırdın. minibüsten arkaya bakarken vestel mağazasını gördün. dünyanın en güzel ekmek kadayıfını yedin. okulun bahçesine paralel olan, yaprakları her daim dökülebilen ağaçların oluştuduğu ve bence hiç kimsenin henüz güzelliğini saptamayadığı o yolda benimle yürüdün. sen her yolda benimle yürüdün ve şimdi dönüp baktığımda sakarya'yı da bana güzel yaptın. itiraf etmek gerekir ki biz sakarya'yı sevmiş bulunduk.

şimdi önce senin, sonra sakarya'nın ve en eskide benim kararlarımı almamı sağlayanların, ve her daim inandığımızın açtığı yola girmiş bulunuyoruz. çoğul yazabilmek ne güzel. ben kapımı kapattığımı umuyorum. sen de kapını açacaksın, gücün yetmeyecek ve ben de o kapıyı tutacağım. gerçekten tutacağımı hissettiğini bilmek benim için yeterli.

tıpkı o gün mısır ekmeği aldığımız dayı'yı bayağı geçtikten sonra dönüp o kutuya para attığımızda konuştuğumuz gibi; illa ki bir yerde çoğu şey güzel olacak. biz ne yaparsak iyi yapmaya çalışıyoruz ya, o bir yerde sen çok sıkılırken iyi oluyor. olacak da.

biz hayal ediyoruz, tamamen aynısı olmuyor ki hayal kelimesinin kullanımına devam edilebilmesi için -sen de takdir edersin ki- bunun böyle olması gerekiyor. işte yunanistan'ın göbeğine gidemiyoruz da sınırına giriyoruz. işte 2015 yılına değil de 2019 yılına tarih alıyoruz. işte hep bir şekilde kafamızı kaldırıyoruz. japonya'dan gelen telefonunla, bizim seninle hep gördüğümüz yerin fotoğrafını çekiyorsun. bana sorarsan mutluyuz.

ve ben bu yazıyı yazmaya son kez sakarya'ya giderken karar veriyorum. benden hep ''eren iyi yazar'' diye bahsetmeni istiyorum. sen öyle düşünsen yeter.

şarkı da bu. geriye kalan tüm zamanlar için: https://www.youtube.com/watch?v=dT_Kv5Znsqk

25 Haziran 2018 Pazartesi

yirmi sekiz

sen bizim sınırlarımızda hep garip bir çocuksun. hayatın getirileriyle boy ölçüşmene gerek yok. hep ağlayabil, gülebil ve özgür ol istedim. pek tabii bunu sağlayacak olan ben değilim. ben sadece durabiliyorum. başına gelen her şeye, sebep olan herkese ve bu yaşantıya karşı sadece durabiliyorum. bazı insanlar sadece durur. bazıları da bunu erdem sayar. yapacak bir şeyin olmadığında durursun.

sana sadece ufak bir şey bırakmak istiyorum, senin gibi. kimsenin anlamadığı şeyleri severim. ben ki anlaşılmak için ömrümü harcadım. biliyorsun insan muhakkak ki bir çelişkiden ibarettir. her şeyde mükemmel ayrıntılar aramak da çok sıkıcı zaten. seni şimdi kendi ellerimle bayılttım ve bayılırken bekledim. bazen öylece olduğun yerde bayılman gerekebilir. kulağına doğru bir rüzgar ve denizin sesini yansıtabilmek isterdim ve dinlediğin hüzünlü şarkıları da unutturmak.

(ne mutlu ki; dilbigisine ve devrik cümlelere bir tek sana yazarken dikkat etmiyorum.)

sen kendi gücünle o şarkıyı duymuşken, ben de sende bir farkındalık uyandırmak isterim. bak bir kapı daha kapandı bize. insanların ne düşündüğünü unut. senin ne düşündüğünü de unut. incelik hayatta sonradan kazanılmaz. sen benzersiz ve ince bir kadınsın. ben ise böyle bir varlığa açık açık mektup yazıyorum. yirmi sekiz yaşında suç işlemek istemem (beş gün için bana sinirlenme). bu yüzden kısa keseceğim.

senin hayata karşı oluşun ve bunu yorgun yorgun yapışın var. belki böyle devam edecek. düşündüklerin ve benliğin seni sen yapar. kalıplara girebildiğin ölçüde sen değilsin. bir gün sıran gelecek ve şu an açıldığını görmeden girdiğin kapıya yanaşmış olacaksın. bunu sana umut vermek için söylemiyorum. zaten yenildikçe yenilen ama yine de doymayan yaşları geçtik. artık doyuyoruz. yine de inanıyoruz. unutma. ve kırılma da.

bildiğim tek şey bu. hiçbir şeye yaramazsa da sen bil. ne yazdın, niye yazdın diye sorsan verecek cevabım yok. iyi ki sormuyorsun.

eren


4 Mayıs 2018 Cuma

dergi

lisede leman dergisini alıp, nihat genç okumaya başladığımda kendimi büyük adam olacakmışım gibi hissetmiştim. ömrünün belirli bir dönemini muhafazakarlık ile beslenerek geçiren bir adam için çok fazla isyan beslemeye başlamıştım içimde ve çoğunlukla susmayı tercih eden birisi için çok fazla olumsuz şey  düşünmeye başlamıştım. düşünmek her zaman, bir yerde bir konuşmak doğurur. o yüzden tehlikelidir düşünmek. şimdi düşünüyorum ve hatırlıyorum. istersem genelde hatırlıyorum. babam o sıralar bir fabrikada şefti ve ben bir bey olmak istiyordum. babama müdür olmak için ne yapmam lazım dediğim günden beri aklıma koyduğum mühendislik fikrini ömrüm boyunca büyüterek, sıfatımı söylemeye de her daim utanarak yaşadım ama en nihayetinde bey oldum.

her insanın bir konfor alanı var. yoksa delirir insan. benimki de bu işte, yazmak. askerde de yazdım, canım sıkılırken de yazdım, acı çekerken de yazdım ama hep yalnızken yazdım. madden. yalnızken yazdım. her gün yazdığım da oldu, her ay yazdığım da ama bu denli uzun süre yazmadığım hiç olmamıştı. hayatım boyunca yaptığım belirli belirsiz her şeye güvendim. kendimi iyi hissettiğim her şeye tutundum. yazıma da öyle güvenmiyorum işte, kendimce. ve şükür bir göz biliyorum okuyacak ve anlayacak. sevmesi kendinden.

muhakkak yazmamamın bir sebebi var, her şeyin böyle olmasının ve sürmesinin de olduğu gibi. bu satırları hayatımın en çok yazdığım şehrinde yazmam gibi her şeyin bir sebebi var. buraya tekrar gelmem gibi ve tek başıma gelmemem gibi. benim için yıllarca örülmüş, önüme sunulmuş ve daima verilebilecek en büyük, en güçlü emek sunularak bezenmiş hayatımı kendi karakterimle dengelemeye çalışarak geldim buraya. ve evet attığım her adımın, okuduğum her yazının, düşündüğüm her şeyin önemini görüyorum şimdi. en çok korktuğum, en çok yalnız kaldığım, en çok yaşamak istediğim yerdeyim  şimdi ve bunun da sebebi var.

uzun süredir okumuyorum ve hep övündüğüm beynimi çok kullanmıyorum. ayrıntıları gizliden düşünüyorum. sorgulamıyorum, karşı çıkmıyorum, yanlışları daha sakin görüyorum. kendime saklıyorum. ama hep bir şeyleri değiştirebileceğime inanıyorum. yaradana soruyorum; bu duygu beni neden hiç terk etmiyor? geçiyorum.

öyle rahatsızım ki okumayı bırakmaktan, kendime konfor alanı yaratabileceğim her anımda daha çok düşünmememi sağlayacak şeylere yönelmekten ve hep gülebilmekten. öyle rahatsızım.

işte elime leman'ı aldığım o günden beri hep basit bir adam olmamak için, hep biraz da anlaşılamamak için uğraştım. o gün kendimi farklı hissediyordum. babamın sözünden çıkmıştım ilk kez ve kendimi güçlü hissediyordum. o gün bugündür kendimi hep güçlü hissettim. yapılabilecek çoğu şeyi yaptım, tüm duygularımı çocuk gibi yaşadım. herkese çok büyükmüşüm gibi baktım. bir bilgeymişim gibi sustum. bir üstatmışım gibi anlattım bildiğim ne varsa. hep hevesli oldum. ama hep. şimdi yazı yazmaya başladığım yerdeyim. huzurlu olabildiğim bir konumum var. zaman zaman bana bey diyorlar. zaman zaman bana bey diyenleri kolluyorum. kendimi öyle iyi hissediyorum. bir şeyleri değiştiriyorum. onlara bey demeleri gerekirmiş gibi davranmıyorum. birilerini beni bey olduğum için sevmediklerini hissediyorum. ve yetkin olmak istediğim şeyi yapıyorum. yine, yeniden, her zamanki gibi hak ettiğimi yaşayamadığımı düşünüyorum. mukafatımı alamadığımı düşünüyorum. bir insan bu kadar çok hak etmediğini düşündüğü şeyi yaşarken hak etmemiş olabileceğini olasılığını da cebinde tutmalı. ve muhakkak, senin, benim gibilerin daha çok gördüğü o sınavlar. sebebini bilsen de kabul edemediğin şeyler. işte o dergiyi okuduğundan beri sorduğun, sormaya korktuğun o şeyler. sorgulamanı durduğun şeyler işte. ama inanıyorsun. soruları sorduğun görüyor ve sen uğraşıyorsun. siz uğraşıyorsunuz. zehra seni çektiği için, seni okumak için beklediği için bile malum şeyleri icra etmeyi hak etmiyor mu?

bak eren, uğraşıyorsun. uğraştırıyorsun. basit oldun mu? basit olmamaya çalışıyorsun. emek, ekmek, devrimcilerin hayatlarıymış gibi savundukları her şeyi de devrimci olmadan öyleymiş gibi sağlıyorsun. bey oluyorsun, onlar gibi bey olmadan. insanın içi rahatsa, kötü şeyler yazmak için girdiği sayfayı hep böyle bitiriyor. tecrübeyle sabittir. yazacaklar hiç bitmez, hayat bitmez.

bekleyene. beklettiklerimle. -yarın erken kalkacağım endişesine düşmeden. belki bunu yazmak bile bir endişedir. bak hala düşünüyorsun. ne mutlu.-




3 Temmuz 2016 Pazar

haziran otuz

26 numaralı mavi bir kapıdan girdiğim güne tekabul ediyor haziranın otuzu. ben tekrar tekrar büyüyorum.

şairlerin neden maviyi bu kadar sevdiğini hiç merak etmedim ama sevdiklerini sevdim. hayatım çok büyük bir oranda sevdiklerimin sevdiklerinden beslenir zaten. ya da sevdikleri için onları severim. bilmem. hatta bir yazıda geçen ve belki de pencereyi açmama sebep olan 'hayatım mavi mi gri mi?' çelişkisini de yazarken etkilendiğim nokta tam olarak buydu. yani maviydi. gri ise daha çok isyan barındırıyor.

ben bir insanın sevdiğin kadar iyi olduğuna inanırım. ve sevmenin de sınırı olmadığına. ve son zamanlarda insanları sevmenin dünyanın en zor şeyi olduğuna. çünkü hayata neresinden bakarsan bak ikili ilişkilerin tek dayanağı vardır. umursamak. ve sevdiğin bir insanı umursamak zorundasındır. karakter özelliğinden bağımsız bunu yapmak zorundasındır. göstermek zordur. hele benim gibi adamlar için çok zordur ama o duyguyu hissetmeyi iyi bilirim. ve o duyguyu hissedememeyi de.

işte kapının içinde solda bir saat var. hep konuşmayı ilk öğrendiğim anı gösteriyor. işte saat orada. ilk konuşmayı öğrenmem ile birlikte naber demişim ben. insanları değil ama durumlarını çok umursarım. ve düşünürüm de. belki de bu yüzden ilk önce naber? düşünen herkes matematiği sever. kötü öğretmenleri olanlar hariç. ve matematik bir saatin anlamını çok iyi açıklayabilir. tıpkı o saatin üstündeki çarkın dünyanın düzenini açıkladığı gibi. evet yine o malum söz; çark bir tık atsa her şey güzel olacak gibi.

yeri geliyor o çark atıyor çünkü kendine her şeyi düzeltebilmeliyi yön edinmişsin. ve bir destekçi aramışsın, o çarkı tutmak için değil. sadece orada dursun ve yapabileceğine inansın istemişsin. bir de o çark düzelirse onun da çarkı gelip sorunsuzca dönsün istemişsin. insanoğlu hep bir şeyler istiyor. bazen de buluyor. çok ihtiyacın olan bir şeyi kazanırsın da hemen kaybedecek gibi hissedip ömrünün sonuna kadar susmak istersin ya, heh işte öyle bir şey.

ve çarklar döndüğü sürece umursarsın. çarklar hep dönmeli, saatler hep çalışmalı ve insan hep yeni yerlerde, hiç bilmediği zamanlarda olmalı. çok iyi bir insanla olmalı. onun için olabilecek en iyi insanla. dünyayı iyilik de kurtaracak sevgi de. bence dünya kaş üzerinden tekrar kurulacak. en azından benimki öyle yani. herkes kendi dünyasını kurtarsın ve bana karışmasın istiyorum. ve evet bu kadar basit her şey. çünkü neden karışık olsun ki? bir kez dönmeye başlarsa, bir daha durmaz. bu yüzden çarpışırız işte. şiir de bu yüzden yazılmıştı.

iş bu bahsedilen iyi insanlar üzüldüğünde her şey acı çeker bence. çiçekler gözlerden büyümeye başlar, ardahan'da bir imamın beş yaşındaki kızlarının giydiği çoraplar bir sanata konu olur ve yağmur yağar. temmuz'da yağmur yağarsa ben muhakkak üzülürüm. ben iyi insanların umursanmamasına dayanamayan bir adamım. belki de hayatta en katlanamadığım duygu budur. çünkü umursanmamak üzüntü getirir ve üzüntü de yağmur. yağmuru seven romantiklerden olamadım hiç.

iyi insanlar da üzgünken çocuk olurlar. gelip sahilde bir cafeden bize bakarlar. o çocuğun gözlerinde kendi çocukluğumu görürüm ama sana söyleyemem. ben sana göre iyi olduğumu bilirim. sen ne kadar kızarsan kız ben sana göre iyiyim. ben sana göre iyiysem dünyaya göre de iyiyim. ve sırf bu yüzden yağmur yağarken çocukluğum gibi bakan çocuktan mendil alırım. ona acıdığım için değil, üzülmesin diye alırım. çünkü çok üzülürsen ve istersen dünya dönmez. dünya sürekli yağmurla dönmez.

o mendil bir gün bir yağmuru dindirir ve kimse senin yanında benim kadar fazla olamaz.

neyse, benim doğum günüm çok kutlu oldu. hiç olmadığı kadar da mutlu oldu. sen de gerekirse sadece bu yüzden mutlu ol senelerce.


24 Haziran 2016 Cuma

bir şeyler bir şeyler ve yine bir şeyler

ufakken kendimi kahraman sanıp duvarları büyüyle kırmaya çalışırdım. yaparken bir yandan saçma olduğunu düşünüp, bir yandan da inanmaya devam ederdim. öyle bir gerizekalılık. sonra yaş biraz büyüdü, ruh çok büyümedi. penceremi kasıtlı açık bıraktığım ilk anlara denk gelen dönemler hayatımın en çok halı saha maçına sahne olan dönemlerdi. halı saha olsun, basketbol olsun kendimce iyi geldiğine inandığım bir totemim vardır. her maçtan önce kale direklerine bi şey yapıp uğur getirdiğine inanan kalecilerle de sanki hiç gol yemiyor diye dalga geçmeye devam ederim. çünkü eren olmak böyle. o dönemler pendik sahili'nden telekinezi ile selam gönderdiğim zamanlara da denk geliyor. yani güzel zamanlar. ve o zamanlar ben hakikaten halı sahada yaptığım asistleri birisine doğru yapardım. çünkü beni tanıyan bilir halı sahada asist yapmayı gol yapmaya yeğlerim. çağın gerisinde kalmış bir on numara olmayı severim yani. asist yaptıkça bir yerlerde bir şeyler ışıldıyor gibi inanırdım yani.

sonra bir şeyler bir şeyler oldu ve bir şeyler daha. eskisi kadar ayrıntı vermeyi sevmiyorum. yazı yazamamam da belki bu yüzden.

insan her zaman istediğini yapamıyor. karar almak manasız. kalbimin kesinlikle karşı çıktığı çoğu şeyi başka bir yerimle yapıyorum. üzülüyorum da. bir de hiçbir şey yapamadığımda üzülüyorum. aldığımı ona da alamadığımda, yediğimi paylaşamadığımda ya da giydiğimi giyemediğinde. aslında ayakkabılarımızı tahmin ettiğinden çok severdim diyemiyorum da. bazen kendimi çok iyi anlatırım bazense hala konuşamayan bir çocuk.

sürekli haksızlığa uğradığını düşündüğün birisine haksızlık yapabilmek için çok büyük bir baskı hissetmen gerekiyor. fakat baskıyı artık oluşturan da sensin. ben bir şeyi çok iyi öğrendim. hali hazırda bir denge var ve onu sağlamak bana düşmüyor. sadece olanı söylemeli insan. o kadar. bunu gerçekten anladım.

çünkü sadece benim görebildiğim bir açıdan bana çok güzel bir pas geldi. ben de pas yapmak istedim.

"hadi git maçını yap ve kazanmadan gelme"

kazanamadık ama. ama evet. bu umudumu hiç yitirmeyeceğim evelallah. ama biz varız. ben de buradayım. sen zaten bence hep oradaydın. her şeye çözümüm budur evet. tıkandığım her an çıkış kapım bu kadar basit oldu. ve huzur budur. blog adresinin söylediği gibi. onca dert ve sıkıntı hep olacak, önemli olan çıkış kapısının olması. ya da penceresinin.



15 Kasım 2015 Pazar

Bir


''Yürü boyuna serine''

Gecenin bir vakti, saati bende kalsın. Karşımdaki cama yansıyan iki ışık, başkası yok. Nerede olduğumu bir ben biliyorum. Elimde bir yasaklı. Yargıladığım her şeyin bir gün elimde olmasını sorgulamıyorum. Üşümek de önemli değil. Önemli olan yine aynı şarkının çalması. Bugün iki sene önce bıraktığım yerdeyim. Yanımda olanlar aynı, bir iki yanlış sadece şehirleri değiştiriyor, ki ben kaderi sorgulamayı çoktan bıraktım. 

İki sene önce, yine aynı şeyi kazımıştım beynime. Kimsenin bilmediği bu şarkıyı bana ilk kim dinletmişti? Kimsenin bilmediği o kitabı bana ilk kim vermişti? Ve kimsenin bilmediği bir erkek çocuğu neden hiç sevmediği bir insan için ilk kez bir kağıt eskitmişti? Bir insan neden yazı yazmaya başlar tadında iddialı bir konuya değinmeyi ilk önce kim akıl etmişti? Tolstoy ''İnsan ne ile yaşar?'' ın cevabını ölmeden önce almış mıydı? 

Sonuçlarını tam olarak alamadığım ama alacağıma dair belli bir hevesi de bulamadığım tek şeyime tekrar sarılmanın gizli gururunu yaşıyorum bencilce. Aklıma sorular soruyorum ve cevaplarını yalnız ben alıyorum. Ceketimi asıp, gömleğimi dışarı çıkartmanın cezasını mı çekiyorum? Süveter giymeyi sevmemenin mi? Yahut beyaz gömleğin içerisine kısa kollu atlet giymeme konusunda annemi ezdiğim anın mı belası bu? Bak ne güzel çalışıyor isteyince meret. Ne güzel de unutmuyor hiçbir şeyi.  

''Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın''

Şarkı aynı evet, utanmadan da bir dize daha okuyorum. Çünkü hep bahsettiğim ''bir adım daha atsak?'' çelişkisi içerisinde yaşıyorum. Yaşamayı sorgulamayı da çoktan bıraktım. Kaç yaşımda olduğumun önemi yok. Babamın bu yaşlarda benim için minibüs kaçırmasının önemi yok. Annemin bir gecede on yaş yaşlanması önemli değil. Sanki hiç doğmamış da, yok olmamış gibi tekrar bir kardeş isteyebilecek kadar gevşek bir adamın, dört duvar içerisinde gülmeye utanmasını sağlayan şeylerin suçu yok. Ki ben Ceren'in adını Casio saatimin dönen yazısına kazımıştım. Arkadaşımda o saatin kumandalı olanı vardı, babamdan onu istemeye de utanmıştım. Öylece istiyordum sadece bir harf daha eklenmesini adıma. Beraber damağımızı yardık, on yaşında insanlarla dalga geçmeyi öğrendik de gülmeyi unuttuk. Sadece ''büyüdük işte, ondan'' diyorum. Oğlum böyle olmamalı diyorum bir de. Daima oğlumun olacağına inanıyorum. Çok mu yaşlanmayı düşünüyoruz? Hayattaki ilk hedefim bu. İletişimini kaybetmemeli. Çok mu sevmemeli? Bunu bir baba oğluna öğütleyemez, Belki evinden temelli uzaklaştığı merasimden yalnızca bir saat önce. Eğer olacağı varsa. Hiç söylenemeyecek şeylerin söylenip; gururla karışık, daimi hüzünlü, bildiğini düşündüğü şeyleri anlatmaya yeltenebildiği, dokunsan donacakmış gibi duran çocuğuna son kez içten sarılmasının çok az öncesi, çok çok az önce. Bağırmayacağını, onun da tıpkı senin gibi olduğunu bilerek. Tıpkı askeriye girerkenki gibi. Öyle bilinmez, öyle kaybedecek hiçbir şeyi yokmuş gibi. Askeriyeye girmeden yirmi dakika önce yapılmış konuşma gibi. Düşünmeden yani. Bir ay hazırlanıp, her şeyi unutmak gibi. Cüzdanın içinde kalmış, ucu katlanmış, okumaya hala cesaret edemediğim ikişer sayfalık kitaplar gibi. Ne yazdığımı hatırlıyorum. Ne yazdığını unutmuyorum. Belki de askerliği bu yüzden bazen iyi hatırlıyorum. Bunu da ben hiçbir zaman söyleyemem. 

Kedi gibi kuyruğumu kovalıyorum. Keşke kedi olsaydım diyecek kadar alçalmadım bugün ama insan bazen kuyruğunu kesecek kadar sinirleniyor bir şeylere. Tam tamına, Ağustos'un en lanet günlerine dönüyorum. Bir şeyleri bırakır gibi yapıp gittiğim güne. Kedinin çevresi sadece ama sadece otuz saniye, dört kere dönse iki dakika. Benim birisi neresinden baksan iki sene. Kaç kere döner ki insan? "Bunun bana kötü geleceğini düşünmüyorum. Görelim bakalım." diyerek gittiğim güne dönüyorum. Kör olmalı insan. Hiç unutmayacağım ve uzun süre her hatırladığımda girip bakacağım bir şifrenin ağırlığını yaşıyorum. Yazdığım her şey onun suçu. Yaptığım her şey benim. Gittiğim yer ağır değil, gittiğim şey ağır. 

''Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç''

O günden birkaç gün evvel geçtiğim benzinlikten geçerken düşündüm bunları. Ben bazı yerlerden tekrar  tekrar geçerek yaşamaya mecburum. Bunun ağırlığı sorgulanmıyordur inşallah. Şarkıyı benden başka kimsenin hatırlamadığına eminim. Kendimle ilgili gururlanacak şeyler bulmayı pek seviyorum. O şarkı çok ünlü oldu sonra. Unutuldu da. Yine de benim. O şarkının altında, kırklı yaşlardaki bir amcanın yorumunda gördüm bu dizeyi. Dalga geçmek için girmiştim, dünyam yamuldu. Hayat zaten beklendik şeyler olunca çekilmiyor. 

Bir numarayı, bir tarihi, bir dizeyi, bir şarkıyı, bir şifreyi, bazı söz öbeklerini ve yazarken neler hissettiğimi hiç unutmuyorum.

Bunca kedi, bunca 'yahut', bunca benim olmayan cümleleri görmemek için kör olmak lazım. Hakikaten kör olmak lazım. Bak, yıllar sonra yazdığım bir yazıyı beğendim. Kendimmişim gibi hissediyorum. Tesadüf yok, tevafuk; belki.

Bu da benim.