4 Mayıs 2012 Cuma

Her Şey İyi

Hiçbir şey olmamış gibi. Birlikte yemek yer miydik? Nerelere giderdik? Şakalarımız nasıl şakalardı?Kavgalarımız? Sesi, nasıldı sesi? Unutmak değil, başka bir şey bu. Şu anda her şey iyi.

Cemal Süreya

Gülüyoruz, nefes alıyoruz ve yaşıyoruz. Bir de bunları kırgınlıkla beraber, içten olarak yapıyoruz. Sanırım hayat yine devam etmeye başladı, kabul etmeme şansın yok.

Yan tarafı da ayrıca düzenledim, bu sözü ekledim. Filmlerin sözlerini bitirdim. Müzik kısmının sözlerini de bitiririm. Şu sıralar uğraşacak tek yerim burası zaten, bir de finallerim başlıyor. Duasız olmaz, öyle inanırım. Dua edin okuyorsanız, etsinler.

Pencerem'den gelebilir, gelmeyebilir de. 

Hadi eyvallah.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Ben Mutsuzluğu Sevmem



Mutsuzluğu, hüznü falan hiç saklayamayan bir adam olduğum için şu yazının başına oturmam çok zor oldu. Yazmasam daha iyi olacak gibi hissediyordum hep ama yine de yazmak istedim. Hep istediklerimi daha öne koyuyorum, iyi mi kötü mü bilmiyorum. Şu an için bakarsak kötü tabii de, genelde iyi oluyordu.

Şimdi dışarıdan bakan bir adam ya da kadın her neyse illa ki benden açıklama bekliyor. Hele twitter'dan falan takip ediyorsa kesin açıklama bekliyordur. Hele hele son yazımı okuduysa kesin açıklama bekliyordur.

Ben böyle konuları konuşmayı fazla sevmiyorum, arkadaşlarıma -ki bu iki üç kişiydi- anlatırken dahi kısa anlattım çünkü aslında uzun bir şey yok.

Yani uzun bir şey vardı da artık yok. Şu 'genel kanılar'ın hepsinin gerçeğe dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz. İnanın genel kanılara inanmayan, aşırı umutlu, fazla hayalci bir adam için böyle anlarda yaşamak saçma. Hadi kendimizi öldürelim tadında yazılmış bir cümle değil bu ama insanların sürekli haklı çıkmasından nefret ediyorum.

Her şeyin bitebildiğini bilmek kötü, rüyadan uyanmak kötü, aşırı karışık ve mucizelerle dolu şeylerin, ipliğin kopması gibi tek hamlede kopabilmesi kötü.

İlk başta mantıklı gelen şeylerin sonradan mantıksız gelmesi kötü. Verdiğin sözleri unutacak olmak kötü. Kafanı toparlayıp düşününce artık 'kızgın' olduğunu anlamak kötü. Ve yazamadığım daha bir sürü şey kötü.

Belirli bir süre öncesinde hayatınızdaki her şey güzelken, birden bu kadar kötünün ortaya çıkması cidden de kötü.

Bu kötülükleri sayıp arkadaşınla dertleşirken : ''Zor olan şey bitmesi değilmiş. Silemezsin, biliyorum ama unutulacak olması çok kötü. Hissediyorum, her şey bitecek, her şey unutulacak. Unutacak olmak, hayatına devam edecek olmak çok kötü. Her sabah uyandığında yaranın biraz daha bağlandığını görüyorsun, yavaştan eksildiğini, yavaştan bittiğini görüyorsun. Bu beni hep korkuturdu yahu.'' dedikten sonra, henüz yeni aldığın kitapta şu cümleleri görüyorsan eğer o daha da kötü. Gerçi ne söylemeye hakkın var? Senin için her şey yeni aldığın bir kitapla başlamıştı zaten, başka bir kitapla bitmesi böyle bir adam için bulunmaz nimet aslında. Neyse, buyuralım :

''Kış geldiğinde Sedef'i bütünüyle unutmuşum. Daha doğrusu şöyle; hatırlayıp hatırlayıp unutmuştum. Sanki aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi. Alelade bir yaz aşkı gibi. Sanki Sedef ancak ismi geçtiği zaman hatırlanan hayalet arkadaşlardan biriymiş gibi. Sanki deniz kenarında bütün gün kumdan kale yapmamışız gibi, sanki pansiyonun sahanlığında yan yana oturup konuşmamışız, yıldızlara bakıp nedir bu kainatın esbabı mucibesi diye düşünmemişiz gibi. Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilince vardığım anların sıkıtısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıralının arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder.'' **

Ben hep söylediğim gibi, Cemal Süreya'dan görüp özendiğim gibi; gerekirse O'nunla mutsuz olmayı da kabul etmiştim. Ben her zaman olduğu gibi içimden ne geliyorsa onu yaptım ve taşın altına elimi koydum.

Sevmek, ilk engelde -ya da engel topluluğunda- köşene geçip kendini kandırmak, oluşturduğun avuntuya sıkı sıkı sarılmak, sevdiğini unutmak değildir. Ben hep böyle bildim. Bunu yapamayan sevmemiş mi oluyor? Hayır. Senden fazla da sevmiş belki, sana tapmış belki ama senin fazlan O'nun fazlasından daha fazlaymış, bunu anlıyorsun. Sen hala daha hiç düşünemiyorsun, ortada ise 'mantıksal' şeyler dönüyor, hiç sana göre değil. Şimdi düşününce 'kızgınım' diyebilmen bundan sanırım. Asla kırgın değilsin, asla düşününce mutsuz olamıyorsun ama kızıyorsun, kötü..

Sonra bir sabah kalkıyorsun artık nefes alabildiğini hissediyorsun. Kendine kızıyorsun, ''İlk gün sanki her yeni nefeste daha acı çekiyordun. Hani bu hep böyle gidecek, hani hep acı çekecektin'' diyorsun. Olmuyormuş. Sen acını yaşatmayı istiyorsun ama olmuyormuş. Günler geçtikçe yaranın yavaş yavaş, her bir anının akla gelişinden sonra 'neyse, artık yok' cevabıyla kapandığını hissediyormuşsun. Artık güldükten sonra kendine 'niye güldüm lan ben?' diyemediğin için sinirlenmiyormuşsun.

Bir süre sonra her şeyin normale döneceğini hissedebiliyormuşsun. İnanın bana bu çok kötü.

Sen hiç mantıklı işler yapamadın, sen hep adımlar atan taraf oldun, hep yol ortasında kaldın. Her şeyin ötesinde Burak Aksak ne demişti Eren? Hatırla.

''Nereden estiği belli olmayan bu rüzgara kapılma sakın. Sen hala daha yolun ortasında bekleyen, nereye gideceğini bilemeyen o çocuksun''


Unutmamak lazım.. Ben mutsuz olmayı hiç sevmedim ama o beni hiç bırakmadı. Gün gelecek, gün geçecek ben yine mutlu olmayı seçeceğim, ben buyum. Ve hep; pişman olmasın, aylar sonra düşününce yaptığı şeyi anlamasın diye dua edeceğim. Sonrası tek taraflı mutsuzluğa dönüşecek çünkü, ne olursa olsun istenmeyen durum..

**Emrah Serbes - Erken Kaybedenler'den alıntıdır.


25 Nisan 2012 Çarşamba

İlk Yazı Alttaki Olmasın

Çünkü bir insanın hayatı iki kere değişebiliyormuş.

Daha çok yazıcam mecburum. Hatırlıyor musunuz bilmem, 'hüzün olmadan yazamıyorum' tarzı saçma bir şey yazmıştım.

Size çok şey yazıcam ya da yalan söylemeye gerek yok, kendime çok şey yazıcam.

Oturup zırlak yazılar yazmayı planlamıyorum, öyle şeyler yaşadım ki bilemezsiniz ama yine de umudum var. Bu olay ekseninde değil, yaşadığım anlar için umudum var. Yaşayacağım anlar için de umudum olacak ama şu an müsait değiller.

Zor günler bunlar, geçecek, belki yine değişecek hayatım ama bilmiyorum.

Sadece şunu söylemek için girmiştim ben :

1-İlk yazı alttaki yazı olmasın.
2-Çok yazı yacağım, çok fazla ağlak olmayacaklar. Normal zamanlardaki gibi yani..

Yorumlarınız gelmiş, onları gelince yayına sokarım. Yanıtlar mıyım bilmem, gereğinden fazla iyi yorumlar var. Dedim ya ilk yazı alttaki olmasın.

İyiyseniz, iyi kalın. Kötü olmaya alışmak çok zormuş, iyi ki eskiden tanışıyoruz.

20 Aralık 2011 Salı

Bir Kitap İnsanın Hayatını Ne Kadar Değiştirebilir?



Şu hep bahsettiğim not olarak da insan ilişkileri olarak da dibe vurduğum dönemin tam ortasındaydım. O dönemler -ve bu dönemler de- istediğim kadar sık kitap okuduğum dönemler değildi ama genelde kitaplarım birden esmiştir ve o an alınmıştır. Yine öyle birden esti ve kitapçıya gittim. Tayyip Erdoğan'ın musevi, Deniz Baykal'ın hristiyan olduğunu anlatan ve en çok satan kitapları geçtikten sonra yeni çıkan kitapları gördüm. Açık ve net konuşmak gerekirse aşk kitaplarını pek sevmem, o kısımlara da pek takılmam. O dönemlerde de 'bilgi' toplamak için kitaplar arıyordum ama gözüm bir romana ilişti. Genelde böyle 'ilişme' durumları olurdu ama sonrasında hiçbir yararını gördüğümüz olmamıştı.

Neyse efendim, kitabın kabı aşırı ilginç olmasa da beni etkiledi, arkasını çevirdim ve yazarın kitaptan seçip yazdığı kısımdan bir parça okudum. ''Yine klasik meraklandırma faslı'' diyerek kitabı bıraktım. Döndüm, dolaştım bazı kitapları beğendim ama aklım ciddi şekilde o kitapta kaldı. Geri gittim, kitabı aldım, hiçbir sayfasını karıştırmadan eve doğru yürüdüm.

Aldığım kitabı ilk gün okurum, sonra bir hafta falan bekledikten sonra okumaya devam ederim, hep böyle olmuştur. Bu sefer öyle olmadı, aldım elime okumaya başladım ve bir hafta boyunca kısa kısa olmak üzere -tam olarak sınav dönemindeydim- okudum. Bir kitabın kahramanını ilk kez kendime benzettim. Benzetmeye çalıştıklarım oluyordu ama benzettiğim hiç olmamıştı.

Yaklaşık yüz elli sayfasını bitirdiğimde uzun süredir yapmadığım bir şeyi yaptım; bir kızla konuştum. Kitap bir haftadır okunmamıştı, muhabbetimiz dünya üzerinde tanımlanamayacak bir hızla ilerledi.

İki hafta sonra daha önce konuştuğum bütün kızlarda yaşamadığım o şeyi yaşadığımı anladığımda ya da artık gizleyemediğimde kitabı tekrar okumaya başladım.

Hayatımda ilk kez yaptığım bir şeyi yaptım ve o kısımdan itibaren, 'biz'i -henüz olmamış olmamıza rağmen- anlattığını düşündüğüm kısımları çizmeye başladım. Çizdikçe romanın içine girdim. Hayır, işin garip yanı romanın kadın kısmı da O'na uyuyordu. Çizdikçe çizdim ve sonunda kitap bitti.

Kitabı bitirdikten sonra, ilk buluşmamızda kitabı O'na verdim. Kitabı bir hafta olmadan bitirdi, zaten ne kadar çabuk bitirse o kadar iyiydi.

Hani şu 'yemeğe sevgi katma' muhabbeti vardır ya, onun paralelini, bir kitapla denedim, oldu. Kitabı bitirdiği gece, aklım pek başımda değilken, O'na her şeyi tek tek söyledim. O da bana söyledi.

Sonra kitapla ilgili konuştuk. 'Her cümleyi tek tek sen söylüyormuşsun gibi okudum' dedi ve ilk günden itibaren, daha ben söylemeden kitabın kahramanının bana benzediğini, 'Aa, bu senin tepkin' şeklinde yüzlerce kez söyledi ve aslında kitabın ne kadar da 'biz' olduğu konusunda karar kıldık.

Kitap O'nda kaldı ve asla bir tane daha kopası alınmayacak.

Belki kitap hiçbir şey ifade etmiyor. Belki biz yine kahramanları benzetmeye çalıştık ama aslında benzemiyor. Belki de kitabın değiştirdiği hiçbir şey yok, zaten olması gerekenler oldu ama böyle şeylere inanmayı seviyorum.

Bir şeylerin, bir şeylere neden olduğunu biliyorum. Ve bazı şeyler, bazı güzel şeylere vesile oldukları için çok değerliler.

İşte bu yüzdendir ki benim 'Saygı Vitrini'm artık bu kitaba ait, değişmez.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Penceremden #24


-Pencere açılsın

-Kardeşimin laptop'undan bildiriyorum. Bu lanet, ufak aletleri nasıl kullanıyorsunuz? Yazının devamındaki imla ve noktalama hatalarından ben sorumlu değilim

-İnsan yazma isteği duyunca malzeme de kendiliğinden çıkıyor bunu anladım. ''Ulan uzun zamandır penceremden yazamadık'' diye düşündüğüm günden beri malzemeler birikmeye başladı, e biz de yazalım dedik.

-Tespitlere geçmeden önce klasik köşesimizi yürürlüğe koyup eski türkçe pop şarkılara dönelim. Geçen hafta Sakarya'ya gelen pek sevgili dostum Çağrı'yla oturduk gece üçten dörde hatta beşe kadar Mustafa Sandal dinledik. Çok güzeller be arkadaş, ne şarkılar varmış. Şimdi size bir tanesini paylaşıyorum siz aşağıya doğru devam ediyorsunuz : tık -isyankar ve ondan sonraki şarkıyı geçin arkadaş, eskiler diyoruz eskiler.-

-Yağmuru romantik filmlerde kullanmayı ilk akıl eden adam çok zorlanmamış olsa gerek.. Bu derece olayı etkileyen bir hava şartı olabilir mi? En güzel günlerim hep yağmurlu..

-İlk önce-laptoptan buraya ben önce yazıyorum mesela, aşağı satıra bi geçiyorum bakıyorum sadece e yazıyor, kelimenin önc kısmı da yazının bi yerine kaçtı kesin..- anlatmak istediğim şey 'poşetinden yemek yiyen, sonra kendi şişesinden su içen teyze'. Bu zaten hepimizin bildiği, değer verdiği, saygı duyduğu bir olgu fakat buraya taşımamın sebebi şu : Bugün sevgili sevgilimle buluştuğumda bana minibüste poşetinden yemek yiyen teyzeyi ve ağzının etrafında kalan ekmekleri anlattı. Ben de midesi bulansın diye ısrarla ''O poşetin içinde kesin tavuk vardı, elleriyle koparıp koparıp yedi ıyyyy'' dedim de durdum. Midesi de bulandı pek tabii ama işin ilginç yanı ben buluşma sonrası eve dönmek için trene bindiğimde rastladı. Aynı tarzda bir teyze poşetin içine gömüldü, ben hayretle izliyorum. Ekmeği aldı, yedi ve ağzının kenarlarında kaldı. Daha sonra suyu çıkardı ve o etiketi tamamen beyaz olmuş şişesinden suyunu içti. Ben hayretler içinde kaldım, hala da öyleyim ama poşetin içinde tavuk yoktu, vallahi bak..

-'Doğum günü yaklaşan sevgiliye neler hazırlamalı?' aylarındayım, fenalardayım..

-Ve artık klasikleşen köşemiz; toplu taşıtlar.. İki maceramız var ilk önce en yakın zamanda olanı anlatayım. Sakarya'dan İstanbul'a yine trenle gelirken 'toplu taşıtlarda dışarıda konuştuğundan daha sesli konuşan utanmaz kız'la karşılaştım. Tabii ki benim hemen yanımdaydı ve bir çok özel sırrını öğrendim. Anlamadığım şey insanlar hiç mi farkında değil ne kadar dikkat çektiklerinin? Yoksa amaç dikkat çekmek mi? Ben bu gibi düşünceler içinde savrulup giderken şu cümleyi duydum : ''Ya çok yoğunum be canım, sınavların ensesini hissediyorum yani ben sana o derece söyliyeyim'' ve sustu. Dakikalar sonra sustu ve utangaç bir sesle ekledi ''Enseme hissediyorum yani canım neyse yanlış oldu''

-Kadıköy ve Bostancı ''dünyanın en hisli mekanları'' listesine ilk iki sıradan ve kafadan girer.

-İkinci kahramanımız ise 'toplu taşıma araçlarında bulunan arkadaşına kız arkadaşını anlatan çocuk ve arkadaşının yaşadığı baskı'. Bu çocuğu hepimiz tanıyoruz ve doğal olarak kız bunun peşinden koşuyor ama bu hala diğer kızı seviyor. Kızı uyarıyor, ''bana bağlanma'' diyor ama kız hala köpek. Neyse bu arada arkadaşı ezilip, büzülüyor. Bağırarak söylenen iddialara, ''Hangisi abi Esra mı?'' şeklinde fısıldayarak cevap veriyor ve montu artık onu sıkmaya başlıyor. Sonrasında klasik ilerleyen bu sohbete çocuğun ''Abi ben herkesle anlaşamıyorum, kızlar beni anlamıyor ama sen? En samimi dostumdan daha çok anlıyorsun beni çünkü seninle aynı ''Türkçeyi'' konuşuyoruz..'' sözü damga vuruyor. Hayır ben buna kızmıyorum, diğer çocuğa üzülüyorum, off şu an yine çok üzüldüm. Çocuk ''Haklısın abi, iletişim önemli'' diyerek geçiştirdi muhabbeti, ne desin ki? O minibüse bi daha binmese yeridir. Bu arada ek olarak belirtmek isterim ki anlatan elemanın saçının önü dik, ortası yatık, arka kısmı ise büyük bir şekilde daha dik. Tanıdınız mı?

-Bir işletmenin garsonu kişisel işleri için dışarı çıkıyor ve dönüş yolunda, işletmeden metrelerce uzakta sizi görüp, tanıyıp ''İyi günler'' diyerek gülüyorsa o işletmeye ölürüm ben, samimiyetine kurban olurum. Mano Burger canımdan öte cansın.

-Elli yaş üstü kadınların aynı kuaföre gitmedikleri, aynı kısalıkta ve aynı toklukta saçlarını kestirmedikleri daha güzel bir dünya istiyorum, bu kadar.

-Sınavlarım hakkında merak edenler olmuştur. Okuyan bir kaç kişi var. Vizeler itibariyle hayatımın en iyi notlarını almış bulunuyorum. 0.6 ortalamadan gelip 2'ye yükselen bu yolda bir mucizeyi gerçekleştirmek üzereyim. Öyle ya da böyle dua eden, iyiliğimi isteyen, bir şeyler uman herkese ve herkesten önce hayatımı tamamen rayına oturtan, dünya sınırları içinde, ders konusunda erkek arkadaşına iyi gelen ilk sevgili olan sevgilime çok teşekkür ediyorum. Bu dönem önüme koyduğum bu hedefi halledeceğime inanıyorum, o yüzden elimden geleni de yapıyorum. Aranızdan gerçekten hedeflediği bir şeyleri olan ve bunları gerçekten isteyen varsa ben de onlar için iyi şeyler umuyorum. Gerçekten istiyorsanız oluyor, 'gerçekten' oluyor..

-Sizleri kişisel yaşam uzmanlığı kursuma davet edeceğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz sevgili okurlarım, sadece her şey çok yolunda gidiyor.. -o kadar fazlasınız ki size artık siz olarak hitap ediyorum-

-Kapatırken özel çalıyoruz, tık.

-Pencere kapansın.

-Saygı benden.


13 Aralık 2011 Salı

Yazı Yazabilmek Üzerinden Hayal Çıkarımı


Bilmiyorum artık kendilerinden kaldı mı ama takipçilerin de bildiği gibi blog alemi üzerinde 'yazmak' işini en düzensiz yapan adam olabilirim. Beğeniliyordu ya da beğenilmiyordu ama bir şekilde yazıyordum ve yazdığım zamanlarda çok mutluydum, hala daha da öyle oluyor.

Fakat hem şartlar, hem ruh halimden dolayıdır ki bu sıralar bir türlü düzenli yazamıyorum ya da 'bu sıralar' diyerek kendimi kandırıyorum. İkinci öğretim öğrencisi olmam, üniversitenin not ortalaması sınırını geçmek için verdiğim yoğun çaba -ayrı bir yazı konusu adayı-, gece kendimde yazabilecek o isteği bulamamam gibi sebeplerin yanında geçmişten bugüne sürüp gelmiş bir 'istediğini yapamayan eren' imajı da söz konusu..

Orta okul yıllarının sonu ve lise yıllarının başına doğru uzanırsak basketbol konusunda bir çok hayalim mevcuttu. Hayatımın şu anda da büyük bir kısmını kaplayan Fenerbahçe'de 'kurs' şeklinde başladığım basketbol kariyerimde tam dikkat çekmeye başlayıp, üst takıma terfi edecekken hatta ve hatta koçum tarafından 'izlenildiğim' yönünde haberler almışken önüme bir yol ayrımı çıkmıştı. Bizim zamanımızda OKS şimdi ise ismini bilmediğim malum lise sınavından ötürü basketbolu bıraktım. Lise 1'de de bir süre devam etsem de onu hiç devam etmekten saymıyorum bile. İşte o zamanlar en büyük mutluluğum olan şey basketboldu, bu tarif edilemeyecek bir şey. İnsan bir şeyi yaptığında tarif edemiyorsa -tıpkı bundan önceki aşk yazısında olduğu gibi- o şeyi garip bir şekilde benimsiyor ve seviyor demektir. İşte bu şey o zamanlar basketbol konusunda oluyordu ve hala daha da oluyor ama dediğim gibi eğitim sistemi ve basketbol içerisinde boğulmaktansa eğitimi seçtim. O dönem olan 'ya kazanamazsam?' ruh hali ve gözümde büyüttüğüm yoğun tempo bunu gerektirdi ve evet pişmanım.

Daha sonraki yıllar en büyük hayalim bir yerlerde 'yöneten' olabilmekti. Ben de bari eğitim hayatımı ona göre sürdüreyim dedim, kıyısından berisinden bunu başardık ve bu hayalin sağlam sürebilmesi için başarmamız gereken bir adet yüksek lisans oluşum şartları ve bir adet bitmesi gereken okul duruyor-o bahsettiğim yazının alt başlıkları-. Yani bunu da henüz halletmiş sayılmayız.

Bunların dışında hayatın size sunduğu ve sizin hayale çevirdiğiniz şeyler de başınıza gelebiliyor ki en güzelleri de bunlar oluyor sanırım. Karakteriniz yavaştan oturmaya başlamışken, artık iyiden iyiye ''geleceği'' tanımlamaya ve ona yönelik hamleler yapmaya başlamışken karşınıza bu hayallerinizin içine dahil olup, ''e ben de varım?'' diyen birisi gelebiliyor. İşte o zaman mevcut olan hayallerinize daha sıkı sarılma vaktiniz de geliyor. Bunlar sırtınıza artı olarak ''güzel'' yükler bindirebiliyor. En basitinden hayalleriniz çabuk yerine gelsin, okulunuz daha çabuk bitsin diye hayatınızı en yoğun temposuyla ve O'nun da desteğini alarak derslere asılmaya başlayabiliyorsunuz. Aslında isteyince yapabildiğinizi tekrardan hissedebiliyorsunuz ve ''hayalleriniz'' için müthiş bir dayanağa sahip olabiliyorsunuz.. Fakat buna rağmen hala daha bazı şeyleri yapmamaya devam edebiliyorsunuz, e bu da sizin öküzlüğünüz.

Gelelim lise yıllarının ortasından itibaren başladığım ve yazının da aslında ana konusunu olan; 'yazmak' konusuna..

Mesleğim ne olursa olsun, hayat ne getirirse getirirsin ileride belli bir yerlerde ve ciddi şekilde 'yazmak' istiyorum ve bu konuda O'ndan yine çok büyük destek alıyorum. Baskı şeklinde olmasa da beni yazmaya sürekli yönlendiren birisine sahibim ve ben yine de yazamıyorum.

Ama şunu hep düşünüyorum : Geçmişte hayallerimi hep erteledim, yapmadım ya da yapamadım ama bu sefer yapmalıyım. Elimde olan bir şeyi neden bu kadar zorlaştırdığımı kendim de bilmiyorum.

Ve sürekli yaptığım gibi yine umuyorum ki hayallerim konusunda bu kadar çabuk harcayan bir adam olmam. Çok çok iyi biliyorum ki; bir gün yazmayı temelli bırakırsam ve yazarak bir yerlere geldiğimi kendime gösteremezsem ciddi şekilde pişman olacağım.

Yazının sonunu ''bundan sonra yazıyorum''a bağlamayacağım çünkü ne zaman bağlarsam diğer yazının sonu da aynı cümleyle bitiyor, sonra yine bana hüsran, size de bir adet dansöz kalıyor..

Kalın sağlıcakla, tekrar düzenli yazabilmek ümidiyle.. -e bu da mümkün-


1 Kasım 2011 Salı

Ne Bileyim Ben


Önümde yaklaşık iki buçuk saatlik bir zaman var ve benim çalışmam gereken bir sınav var ama ben sınava çalışmak değil, yazı yazmak istiyorum ve yazıyorum da. Hep böyle anlarda geliyor zaten çünkü kaçacak delik arıyorum. Birisi uyuyor, bana da burası kaldı, ne yapayım.

Neyse efendim, hazır güzel bir aya girmişken ben size 'Ne bileyim ben yahu?' sorusunun temelini anlatacağım.

Genelde, bıkkın ve sıkılmış bir halde oluruz. Kendimiz de pek yakışıklı değiliz şükürler olsun ki ama o günler artık iyice dibe vurmuşuzdur. Hani aynaya bakınca 'Kim bakıcak lan sana tipsiz' dediğimiz günler. Büyük ihtimalle sınav döneminizdir ya da yaklaşıyordur, sekmez. Siz yine çalışmamışsınızdır ki senenin başında 'Günlük çalışıyorum bu sene' parolasıyla yola çıkıp, ilk deplasmanda golü yemişsinizdir, problem değil. Arkadaşlarınıza ilgisizlik tavan yapmıştır, masanın başına geçip 4 kere facebook, 5 kere twitter, 3 kere forumlar döngüsünü de tamamladıktan sonra, zamanın nasıl geçtiğini hala daha çözemediğimiz o oturuş dönemini de tamamlamışsınızdır. Yani şeyi anlatıyorum, sizin çok kullandığınız 'rutin hayat' konumuna geçmişsinizdir ve bunun en kötü evresindesinizdir.

Sonra bir kafede, trende, otobüste, sohbet sayfasında, daha önce hiç içine girmediğiniz bir sınıfta, barda, konserde, ilk defa aldığınız bir derste ya da herhangi alakasız bir yerde birine rastlarsınız. Şu 'abi hiç tatmadığın bir duygu be' dediğimiz duyguyu tadarsınız. Tarifi yok, anlat desen anlatılmaz. Annesinin karnından çıkar çıkmaz memeye yapışan bir varlığın önceden yaşamadığı bir duyguyu yaşayabilmesine de itiraz ya da sorgu hakkımız yok zaten. Pek tabii siz de yaşarsınız. Utanmazsınız, hayal kurmaya başlarsınız. İlk hayaller etkileme yollarını açar, gerisi tanışma, sonrasını pek dillendirmezsiniz, size özeldir.

Sanırım gerçekten o duyguyu yaşayan birisinin evreli doğru işliyor, yani hayaller bir şekilde önünüze geliyor, siz anlamıyorsunuz. Dönüp bakınca hatırlıyorsunuz en başında O'nun ne kadar da 'imkansız' olduğunu. İnsan yaşarken hatırlamaz ki zaten, O'nu yaşamak varken zorlukları hatırlamak da aptallıktır, orası ayrı. Ve işte bu duyguyu anlatırken insan anlatamamaya başlıyor. 'Ne bileyim ben abi, şey oldu işte, oldu yani, bilmiyorum.'' cümlesi düşmüyor dilimizden ve biz aşık oluyoruz hiç yaşımıza falan bakmadan. İnsan dediğin 18-19 yaşlarında aşık olur bizim öğrendiğimiz. Ne haddine yirmiden sonrası da demiyoruz çünkü demiştik ya sorgulamak yok.

Hepsi için konuşmuyoruz ama hayatının gençlik evreleri de genellikle 'sanmakla' geçiyormuş, bunu öğreniyoruz. Çok sevdiğini sanmak, o kişisiz yapamayacağını sanmak, aşık olduğunu sanmak, ölesanmak gibi. Pişman olmuyoruz tabii ki. Yaşanan her şeye saygımız olsun ki yaşayabilecek şeylerimiz olsun diyerek '(u)mutlu' insan profilimizi bozmuyoruz. Geçmişi de unutmuyoruz ama hatırlamıyoruz da, ne garip. Düşünürsen eğer, hatırlarsın sorun yok ama düşünmüyorsun. En güzeli de bu sanırım. An.

Sonra açıp bu yazıyı yazıyorsun aylar sonra, bakmışsın aylardan kasım olmuş. Kasım güzel ay, Eylül'e hiç girmiyorum bile.

-hep ummadığınız anlarda ama hep güzel şeyler yaşayın, bu mümkün.-

şüphesiz ki şarkı : tık