3 Temmuz 2016 Pazar

haziran otuz

26 numaralı mavi bir kapıdan girdiğim güne tekabul ediyor haziranın otuzu. ben tekrar tekrar büyüyorum.

şairlerin neden maviyi bu kadar sevdiğini hiç merak etmedim ama sevdiklerini sevdim. hayatım çok büyük bir oranda sevdiklerimin sevdiklerinden beslenir zaten. ya da sevdikleri için onları severim. bilmem. hatta bir yazıda geçen ve belki de pencereyi açmama sebep olan 'hayatım mavi mi gri mi?' çelişkisini de yazarken etkilendiğim nokta tam olarak buydu. yani maviydi. gri ise daha çok isyan barındırıyor.

ben bir insanın sevdiğin kadar iyi olduğuna inanırım. ve sevmenin de sınırı olmadığına. ve son zamanlarda insanları sevmenin dünyanın en zor şeyi olduğuna. çünkü hayata neresinden bakarsan bak ikili ilişkilerin tek dayanağı vardır. umursamak. ve sevdiğin bir insanı umursamak zorundasındır. karakter özelliğinden bağımsız bunu yapmak zorundasındır. göstermek zordur. hele benim gibi adamlar için çok zordur ama o duyguyu hissetmeyi iyi bilirim. ve o duyguyu hissedememeyi de.

işte kapının içinde solda bir saat var. hep konuşmayı ilk öğrendiğim anı gösteriyor. işte saat orada. ilk konuşmayı öğrenmem ile birlikte naber demişim ben. insanları değil ama durumlarını çok umursarım. ve düşünürüm de. belki de bu yüzden ilk önce naber? düşünen herkes matematiği sever. kötü öğretmenleri olanlar hariç. ve matematik bir saatin anlamını çok iyi açıklayabilir. tıpkı o saatin üstündeki çarkın dünyanın düzenini açıkladığı gibi. evet yine o malum söz; çark bir tık atsa her şey güzel olacak gibi.

yeri geliyor o çark atıyor çünkü kendine her şeyi düzeltebilmeliyi yön edinmişsin. ve bir destekçi aramışsın, o çarkı tutmak için değil. sadece orada dursun ve yapabileceğine inansın istemişsin. bir de o çark düzelirse onun da çarkı gelip sorunsuzca dönsün istemişsin. insanoğlu hep bir şeyler istiyor. bazen de buluyor. çok ihtiyacın olan bir şeyi kazanırsın da hemen kaybedecek gibi hissedip ömrünün sonuna kadar susmak istersin ya, heh işte öyle bir şey.

ve çarklar döndüğü sürece umursarsın. çarklar hep dönmeli, saatler hep çalışmalı ve insan hep yeni yerlerde, hiç bilmediği zamanlarda olmalı. çok iyi bir insanla olmalı. onun için olabilecek en iyi insanla. dünyayı iyilik de kurtaracak sevgi de. bence dünya kaş üzerinden tekrar kurulacak. en azından benimki öyle yani. herkes kendi dünyasını kurtarsın ve bana karışmasın istiyorum. ve evet bu kadar basit her şey. çünkü neden karışık olsun ki? bir kez dönmeye başlarsa, bir daha durmaz. bu yüzden çarpışırız işte. şiir de bu yüzden yazılmıştı.

iş bu bahsedilen iyi insanlar üzüldüğünde her şey acı çeker bence. çiçekler gözlerden büyümeye başlar, ardahan'da bir imamın beş yaşındaki kızlarının giydiği çoraplar bir sanata konu olur ve yağmur yağar. temmuz'da yağmur yağarsa ben muhakkak üzülürüm. ben iyi insanların umursanmamasına dayanamayan bir adamım. belki de hayatta en katlanamadığım duygu budur. çünkü umursanmamak üzüntü getirir ve üzüntü de yağmur. yağmuru seven romantiklerden olamadım hiç.

iyi insanlar da üzgünken çocuk olurlar. gelip sahilde bir cafeden bize bakarlar. o çocuğun gözlerinde kendi çocukluğumu görürüm ama sana söyleyemem. ben sana göre iyi olduğumu bilirim. sen ne kadar kızarsan kız ben sana göre iyiyim. ben sana göre iyiysem dünyaya göre de iyiyim. ve sırf bu yüzden yağmur yağarken çocukluğum gibi bakan çocuktan mendil alırım. ona acıdığım için değil, üzülmesin diye alırım. çünkü çok üzülürsen ve istersen dünya dönmez. dünya sürekli yağmurla dönmez.

o mendil bir gün bir yağmuru dindirir ve kimse senin yanında benim kadar fazla olamaz.

neyse, benim doğum günüm çok kutlu oldu. hiç olmadığı kadar da mutlu oldu. sen de gerekirse sadece bu yüzden mutlu ol senelerce.


24 Haziran 2016 Cuma

bir şeyler bir şeyler ve yine bir şeyler

ufakken kendimi kahraman sanıp duvarları büyüyle kırmaya çalışırdım. yaparken bir yandan saçma olduğunu düşünüp, bir yandan da inanmaya devam ederdim. öyle bir gerizekalılık. sonra yaş biraz büyüdü, ruh çok büyümedi. penceremi kasıtlı açık bıraktığım ilk anlara denk gelen dönemler hayatımın en çok halı saha maçına sahne olan dönemlerdi. halı saha olsun, basketbol olsun kendimce iyi geldiğine inandığım bir totemim vardır. her maçtan önce kale direklerine bi şey yapıp uğur getirdiğine inanan kalecilerle de sanki hiç gol yemiyor diye dalga geçmeye devam ederim. çünkü eren olmak böyle. o dönemler pendik sahili'nden telekinezi ile selam gönderdiğim zamanlara da denk geliyor. yani güzel zamanlar. ve o zamanlar ben hakikaten halı sahada yaptığım asistleri birisine doğru yapardım. çünkü beni tanıyan bilir halı sahada asist yapmayı gol yapmaya yeğlerim. çağın gerisinde kalmış bir on numara olmayı severim yani. asist yaptıkça bir yerlerde bir şeyler ışıldıyor gibi inanırdım yani.

sonra bir şeyler bir şeyler oldu ve bir şeyler daha. eskisi kadar ayrıntı vermeyi sevmiyorum. yazı yazamamam da belki bu yüzden.

insan her zaman istediğini yapamıyor. karar almak manasız. kalbimin kesinlikle karşı çıktığı çoğu şeyi başka bir yerimle yapıyorum. üzülüyorum da. bir de hiçbir şey yapamadığımda üzülüyorum. aldığımı ona da alamadığımda, yediğimi paylaşamadığımda ya da giydiğimi giyemediğinde. aslında ayakkabılarımızı tahmin ettiğinden çok severdim diyemiyorum da. bazen kendimi çok iyi anlatırım bazense hala konuşamayan bir çocuk.

sürekli haksızlığa uğradığını düşündüğün birisine haksızlık yapabilmek için çok büyük bir baskı hissetmen gerekiyor. fakat baskıyı artık oluşturan da sensin. ben bir şeyi çok iyi öğrendim. hali hazırda bir denge var ve onu sağlamak bana düşmüyor. sadece olanı söylemeli insan. o kadar. bunu gerçekten anladım.

çünkü sadece benim görebildiğim bir açıdan bana çok güzel bir pas geldi. ben de pas yapmak istedim.

"hadi git maçını yap ve kazanmadan gelme"

kazanamadık ama. ama evet. bu umudumu hiç yitirmeyeceğim evelallah. ama biz varız. ben de buradayım. sen zaten bence hep oradaydın. her şeye çözümüm budur evet. tıkandığım her an çıkış kapım bu kadar basit oldu. ve huzur budur. blog adresinin söylediği gibi. onca dert ve sıkıntı hep olacak, önemli olan çıkış kapısının olması. ya da penceresinin.



15 Kasım 2015 Pazar

Bir


''Yürü boyuna serine''

Gecenin bir vakti, saati bende kalsın. Karşımdaki cama yansıyan iki ışık, başkası yok. Nerede olduğumu bir ben biliyorum. Elimde bir yasaklı. Yargıladığım her şeyin bir gün elimde olmasını sorgulamıyorum. Üşümek de önemli değil. Önemli olan yine aynı şarkının çalması. Bugün iki sene önce bıraktığım yerdeyim. Yanımda olanlar aynı, bir iki yanlış sadece şehirleri değiştiriyor, ki ben kaderi sorgulamayı çoktan bıraktım. 

İki sene önce, yine aynı şeyi kazımıştım beynime. Kimsenin bilmediği bu şarkıyı bana ilk kim dinletmişti? Kimsenin bilmediği o kitabı bana ilk kim vermişti? Ve kimsenin bilmediği bir erkek çocuğu neden hiç sevmediği bir insan için ilk kez bir kağıt eskitmişti? Bir insan neden yazı yazmaya başlar tadında iddialı bir konuya değinmeyi ilk önce kim akıl etmişti? Tolstoy ''İnsan ne ile yaşar?'' ın cevabını ölmeden önce almış mıydı? 

Sonuçlarını tam olarak alamadığım ama alacağıma dair belli bir hevesi de bulamadığım tek şeyime tekrar sarılmanın gizli gururunu yaşıyorum bencilce. Aklıma sorular soruyorum ve cevaplarını yalnız ben alıyorum. Ceketimi asıp, gömleğimi dışarı çıkartmanın cezasını mı çekiyorum? Süveter giymeyi sevmemenin mi? Yahut beyaz gömleğin içerisine kısa kollu atlet giymeme konusunda annemi ezdiğim anın mı belası bu? Bak ne güzel çalışıyor isteyince meret. Ne güzel de unutmuyor hiçbir şeyi.  

''Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın''

Şarkı aynı evet, utanmadan da bir dize daha okuyorum. Çünkü hep bahsettiğim ''bir adım daha atsak?'' çelişkisi içerisinde yaşıyorum. Yaşamayı sorgulamayı da çoktan bıraktım. Kaç yaşımda olduğumun önemi yok. Babamın bu yaşlarda benim için minibüs kaçırmasının önemi yok. Annemin bir gecede on yaş yaşlanması önemli değil. Sanki hiç doğmamış da, yok olmamış gibi tekrar bir kardeş isteyebilecek kadar gevşek bir adamın, dört duvar içerisinde gülmeye utanmasını sağlayan şeylerin suçu yok. Ki ben Ceren'in adını Casio saatimin dönen yazısına kazımıştım. Arkadaşımda o saatin kumandalı olanı vardı, babamdan onu istemeye de utanmıştım. Öylece istiyordum sadece bir harf daha eklenmesini adıma. Beraber damağımızı yardık, on yaşında insanlarla dalga geçmeyi öğrendik de gülmeyi unuttuk. Sadece ''büyüdük işte, ondan'' diyorum. Oğlum böyle olmamalı diyorum bir de. Daima oğlumun olacağına inanıyorum. Çok mu yaşlanmayı düşünüyoruz? Hayattaki ilk hedefim bu. İletişimini kaybetmemeli. Çok mu sevmemeli? Bunu bir baba oğluna öğütleyemez, Belki evinden temelli uzaklaştığı merasimden yalnızca bir saat önce. Eğer olacağı varsa. Hiç söylenemeyecek şeylerin söylenip; gururla karışık, daimi hüzünlü, bildiğini düşündüğü şeyleri anlatmaya yeltenebildiği, dokunsan donacakmış gibi duran çocuğuna son kez içten sarılmasının çok az öncesi, çok çok az önce. Bağırmayacağını, onun da tıpkı senin gibi olduğunu bilerek. Tıpkı askeriye girerkenki gibi. Öyle bilinmez, öyle kaybedecek hiçbir şeyi yokmuş gibi. Askeriyeye girmeden yirmi dakika önce yapılmış konuşma gibi. Düşünmeden yani. Bir ay hazırlanıp, her şeyi unutmak gibi. Cüzdanın içinde kalmış, ucu katlanmış, okumaya hala cesaret edemediğim ikişer sayfalık kitaplar gibi. Ne yazdığımı hatırlıyorum. Ne yazdığını unutmuyorum. Belki de askerliği bu yüzden bazen iyi hatırlıyorum. Bunu da ben hiçbir zaman söyleyemem. 

Kedi gibi kuyruğumu kovalıyorum. Keşke kedi olsaydım diyecek kadar alçalmadım bugün ama insan bazen kuyruğunu kesecek kadar sinirleniyor bir şeylere. Tam tamına, Ağustos'un en lanet günlerine dönüyorum. Bir şeyleri bırakır gibi yapıp gittiğim güne. Kedinin çevresi sadece ama sadece otuz saniye, dört kere dönse iki dakika. Benim birisi neresinden baksan iki sene. Kaç kere döner ki insan? "Bunun bana kötü geleceğini düşünmüyorum. Görelim bakalım." diyerek gittiğim güne dönüyorum. Kör olmalı insan. Hiç unutmayacağım ve uzun süre her hatırladığımda girip bakacağım bir şifrenin ağırlığını yaşıyorum. Yazdığım her şey onun suçu. Yaptığım her şey benim. Gittiğim yer ağır değil, gittiğim şey ağır. 

''Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç''

O günden birkaç gün evvel geçtiğim benzinlikten geçerken düşündüm bunları. Ben bazı yerlerden tekrar  tekrar geçerek yaşamaya mecburum. Bunun ağırlığı sorgulanmıyordur inşallah. Şarkıyı benden başka kimsenin hatırlamadığına eminim. Kendimle ilgili gururlanacak şeyler bulmayı pek seviyorum. O şarkı çok ünlü oldu sonra. Unutuldu da. Yine de benim. O şarkının altında, kırklı yaşlardaki bir amcanın yorumunda gördüm bu dizeyi. Dalga geçmek için girmiştim, dünyam yamuldu. Hayat zaten beklendik şeyler olunca çekilmiyor. 

Bir numarayı, bir tarihi, bir dizeyi, bir şarkıyı, bir şifreyi, bazı söz öbeklerini ve yazarken neler hissettiğimi hiç unutmuyorum.

Bunca kedi, bunca 'yahut', bunca benim olmayan cümleleri görmemek için kör olmak lazım. Hakikaten kör olmak lazım. Bak, yıllar sonra yazdığım bir yazıyı beğendim. Kendimmişim gibi hissediyorum. Tesadüf yok, tevafuk; belki.

Bu da benim. 

21 Ekim 2015 Çarşamba

böyle iyi

güzel yazılar yazılabilecek dönemler, sonra silinebilecek dönemler. hep en başa dönüyorum. hafızamın kuvvetli olduğuna inanıyorum ama birçok şeyi unuttum. sadece başladığım noktayı unutamadım. çıt sesinin geldiği nokta. ve bir daha duyacağın ana kadar geçen süre. arası yok ama o ses var. herkesin bir çıt sesi var. işte asıl zaman o zaman başlıyor. arada geçen kısımda değil de orada. ve sonra bir tarafınla hep orayı bekliyorsun, geliyor ve devam ediyorsun. zaman bir nokta. arasını düşünürsen kafayı yersin. zamanı nokta olarak göreceksin yani. öyle derler.

ne mutlu ki devam ediyorsun. suçlu olan benim. anlamayan benim. bencil olan benim. sinirli olan bile benim. beş sene sonra daha sinirli olacaktım büyük ihtimalle. ben anne babasının söylediği ikinci şeye tahammülü kalmamış bir ahmağım yani. çok irdelemeye gerek yok. yine de bir karakter edinmişim kendime, ara sıra geçip aynaya bakıyorum. insan en çok kendi olamadığını düşündüğü zamanlar yalnız ama en çok yalnızken kendi ya, yazmıştım bir kenara. ve ben en çok yalnızken yazıyorum bir şeyler. çünkü yazı yazmak bir tek kendine yeteri kadar yazıldığı zaman değerli.

bazı dönemler anlaşıldım ve çoğu zamanlar yoruldum. bir insanın hayatı sürekli başladığı noktaya dönüyorsa da suçun muhattabı için çok uzağa gitmesine gerek yok. ben çok dönem kendim değilim çünkü gösterilmesi gereken hayatlarınıza tutunabilmek adına bolca uğraşıyorum. yine de aynı noktaya çıkıyorum. huzur arıyorsan eğer, başladığın noktaya gelmeye mahkumsun. gücünün gidişi ile ilgili.

kahraman olmak gerekti, kahraman değilsin. kahraman değilsin. başlangıç noktasında kahraman değilsin.

ve sadece yalnızken iyi yazı yazdığını düşünüyorsun. çünkü bencilsin. çünkü kendini tanımak iyi bir şey değildir derdi adını unuttuğum birisi. ve sen insanların adını, çamaşır makinalarını -ki bu kelimenin doğrusu makinedir-, müzik cdlerini unutsan da söylediklerini hiç unutmazsın. sen de söylediklerini unutmazsın. böyle yaşanır mı lan? bu da senin lanetin. mıy mıy yaşayacaksın işte. az miyavlayan kediler de çok düşünüyorlar bence. keşke kendimi ilk önce böyle tanıtsaydım. ben kedileri pek sevmem demekle yetinmişimdir. kendini tanımak iyi bir şey değildir. o sesi duyabilmek iyi bir şey değildir. şimdi kafanda döndürüp durabileceğin güzel bir şeylerin daha var.

kaç sene, ne yaşadığının, kime ne yaptığının, yaptığını sandığının ne önemi var? kocaman bir ekrana bakarken, gözünün kanlandığını, midenin bulandığını hissediyorsun. halsizlik de zaten hissizlik gibi bir şey. çok fazla konuşmak istemiyorum. bazen çok fazla konuşmak istemiyorum ve bana kimse neden konuşmuyorsun diye sormuyor.

böyle iyi.

1 Ekim 2015 Perşembe

Bugün Günlerden Güzellik

Sıradan -gözüken- bir naber'in altından istediğim etkiyi çıkartabilmek tadında uçuk hayallerim oldu hep benim. Kalıbına ve olağan şeylere hiçbir zaman için sığamayan bir adam olarak da normal algılanmayacak şeyler yapmış olabilirim. Bu 'çocuk gibi' durumunu da hiçbir zaman aşamadım zaten. Gereksiz heyecanlarım, heveslerim, tepkilerim, beklentilerim oldu, oluyor, olacak. Ne mutlu.

Adım atıyorum ben. Attım. Bir adım attım ve çoğu şey düzeldi.

Pencereden bakmayı öğreteceğim dediğim günler geliyor aklıma. Büyük konuşmayı ne kadar da çok seviyor insan? Ben daha ayrı seviyorum. Ben bunu biliyor muydum acaba? Şimdi de bunu soruyorum kendime. Yine de en güzeli birlikte öğrenmekmiş sanırım, görüyorum. Pencereyi açmak önemli, bakmak öğreniliyor.

Genel olarak çok fazla şey hakkında umut besleyen ama pek fazla şey elde edemeyen bir adam olarak sürdürdüm hayatımı. Birçok şeyi de merak ettim hep. Çok fazla merak ettim. Senin varlığını da ilk fark ettiğim günden itibaren merak etmiştim mesela. Hayatın bir köşesinde duran, bilmiyormuş gibi yaptığın olasılıklar. Evde dururken pencereden içeriye mucizeler girmeyeceğini öğrenmem gerektiğini düşündüğüm bir anda pencereyi açtım. Dışarıya bakmak için açtım yahut sen gel de bak diye açtım.

Kime ne?

Benim seni tanımam, neresinden bakarsan bak ''kime ne?'' ve ''geçiniz'' aslında. Dışarıdan nasıl gözüktüğünü umursamıyorum. Seni ilk bulduğumdaki harabeyi anımsıyorum. Yakın bir seviyede ama güvenli oluşumu anımsıyorum. Senin çok ciddi olduğunu anımsıyorum, benim dışarıdan gözüktüğüm ölçüde.

İlk kez güldüğündeki şaşkınlığımı anımsıyorum bir de. Atomu parçalamışım gibi hissetmiştim. En son böyle sekiz sayfa sınav kağıdı verdiğimde hissetmiştim.

''O kadar da ciddi değilmiş'' dedim ve bir o kadar ciddi şeyler düşündüm sonrasında. Yine de daima bir şey için çabaladım. O an takındığın ve bulunduğun yüz ifadesi bir daha öyle olmasın diye.

Sen de güldün.

Bazı kelimeler sadece bazı anlar kullanılsa dersin ya bazen, önceden de kullandığın ve sonrasında da kullanacağın için hafif bir kızgınlık da duyabilirsin kendine. Heh işte öyle.

''Güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde. İyi ki geçtin dünyadan. Sahi, ya doğmasaydın?''

Sevmek her daim ufak bir korkudur. İyi ki doğmuşsun sen, iyi ki olmuşsun.

16 Eylül 2015 Çarşamba

İnanmak

İnanmak dürtüsü insan için mühim bir olgu. Zamanla zedelenebilir, zedelenmesine rağmen yeşerebilir. Ben bunun özelinde karakterleri yargılayacak değilim. Yine de beni gerçekten anladığını iddia eden bir insanın bana inanmasını beklerim. Bu kardeşim de olabilir, eşim de. İnsan bazen elinde olmadan bir şeyler bekliyor. Bu huyumdan kurtulamadım. Çünkü ben birisi yoğurdun siyah olduğunu iddia ettiğinde ve ben onun beyaz olduğunu kanıtladığımda bile, ''ben onu hep siyah görüyordum'' sebebine dahi inanırım. Çünkü bana yalan söylüyorsa kendi bilir. Belki de kolay olanı seçerim ve inanırım. Yaptığı bir ayıp varsa, söylediği bir yalan varsa, ortaya çıktığı zaman ceremesini çekmeyi göze alarak inanırım. Bunun için de az yalan söylemeye çalışırım. Tuvaleti bulmak istediğiniz gibi bırakın.

Bunlardan güç alarak; benim söylediklerime de inanılmasını isterim. Hayatta iki şeye tahammül edemiyorum çünkü ben. Birisi anlaşılmamak -ki bu sıkça başıma gelir-, diğeri de inanılmayıp, yargılanmak. Bunu da son zamanlarda kazandım, şükürler olsun. Ortada inanılması gereken bir gerçek varsa ben buna inanması için insanları zorlamam. Bir insana 'ben bunu yapmadım' diye yalvarmak karakterini ezmektir yani. Neresinden baksan da saçma. İnsanın bakış açısının değişmeyeceğine, kendisinin bir şeyleri idrak etmesi gerektiğine inanırım hep. Bu yüzden de bir şeyle yargılandığım zaman sadece bekliyorum. Bekliyorum çünkü birisi bunu biliyor ve sonucu gerektiği gibi olacak. Yine, ''ben'' böyle inanırım en azından. Bir şey söylüyorsam eğer, beyniniz ısrarla aksini söylüyorsa dahi bana inanmanızı beklerim. Beklerim yani. Çünkü bence ikili ilişkiler bunu gerektirir. Eşini bir ay evde bıraktığın zaman döndüğünde komşundan şüphelenmek gibi bir şey bu. Bunun da olasılığı elbet vardır ama dünyadaki her şey olasılıklardan ibarettir zaten. Her şey olabilir, aklınıza gelebilecek her şey. Tüm bu olasılıkların tek bir çıkış kapısı var işte; inanmak.

Ve bu inanmak denen şeyi sağlamak için konuşmak bana inanılmaz saçma geliyor ama konuşuyorum muhakkak. İnsanın bir davranış biçimi vardır. Bu sana ya güven verir, yahut her şeyi daha kötüye götürür. Ortası yok bunun. Birisine güvenebilmen için sana bir şeyler söylemesine gerek yok yani. Bir cümleyi on kere tekrar ettiğinde kimse durup da 'ulan on kez söyledi, belki de doğrudur' diye düşünmüyor ama sen yine de konuşuyorsun. Çünkü karakterin. Çünkü korkuların ve kaygıların. İnsanın hayatını çekip çeviren şey korkuları ve kaygıları aslında. Başka hiçbir şey değil. Dinin de, sevdiğin bir şeyin de temeli aidiyet ve korkuya dayanır. Dallanıp budaklanmalarını saymıyorum. Tüm bunların saçma olduğunu bilerek, ''Ne yapıyorum ulan ben? Nelerle uğraşıyorum?'' dediğin an her şeyin çözüleceğini bilerek konuşuyorsun hala daha. Onları sormuyorsun ama. Çünkü boktan karakterin. Oturup köşene çekilmen gereken yerde ortaya çıkan karakterin. Amaların, ısrarların. Hepsine güzel bir küfür hazırlayıp, derin bir nefes alacaksın sadece. Ve en yakın deniz manzarasına inip yaşamaya devam edeceksin. Çünkü insan bir şekilde devam eder. Tüm her şeye olan saygından, kıyamamandan ve inancından. Küfrü de etmeyeceksin. İçine de atman gerek çünkü.

Çünkü her şey aynı yere çıkıyor sonuçta di mi? Ama benim karakterim böyleye. Çıkış kapısı yahut aslolan geçiş. Beni ilgilendirmez. 'Ben buyum ve elimden gelen bu' insanı olamamanın belasını ömrün boyunca çektin, çekeceksin de. Hep 'bir adım daha atsam'ın olasılığını kovaladım çünkü. Şairi mi suçlasam bilemiyorum. Ve her seferinde bir adım daha attım. Bir adım daha atmasaydım düzelmeyecek olan şeyler de düzeldi bu sayede, bir adım daha atmasaydım daha da boka batmayacak olan şeyler de oldu. Muhakkak hayat böyle. Belki de beklesen de, bir adım atsan da elinde kalan şeyin sağlaması aynı olacaktı. İlkokulda bile sağlama yapmayı sevmezdim. Bulduğum sonucun doğru olduğuna inanarak büyüdüm ben. Bilemiyorum. Bilemediğim için de yaşıyorum.

Çok seviyor insanlar şunu denemeyi; ben buyum. Ben de buyum; gerizekalıyım, zaman zaman mutluyum.

14 Eylül 2015 Pazartesi

Şafak: 8

İnsanın en bütün olduğunu hissettiğinden kendini uzak hissetmesi korkunç bir duygu. Yani su içsen bile ufak bir memnuniyetsizlik oluşuyor sanki. Sadece hissedenin anlayabileceği garip duygu. 

Ben sadece uyanalım ve yapmaya heveslendiğimiz ilk şey için zaman sayalım istiyorum. Hiçbir uzaklık tek noktanın ayrılmasıyla olmaz, onu da biliyoruz. Çalışmak insanları erteleyen ve her şeyi öldüren bir illet bunu da öğrendik. Biz ne zaman yaşayacağız? Akşam yemeğinden sonra. İşte tam da bu yüzden, karanlıkta bir gül açarken, şarkı çalarken dört nala sarılmak lazım. Aynı şairlere tutunmak, aklın zorladığı kötü olasılıklara inanmamak, en yakın konseri düşünmek, en lezzetli keki hayal etmek ve hediyelerini merak etmek lazım. 

Ben seninle her konuştuğumda yeni bir iş buluyorum. Bazen gözlerim doluyor. Sana beklediğinden daha fazla yazıyorum ama sadece ben biliyorum. Her şeyi halledebiliyorum ama. Önemli olan da bu. 

Bazen kendimi sana bile anlatamıyorum. İşte asıl eziyet o zaman başlıyor. Ben utanmayıp çarşambaya gün sayıyorum. 

Ne güzel demiş şair; 

"Çarpıştık bir kere. Olabilecek tüm planlarımsın."