12 Mart 2023 Pazar

muhtemelen üsküdar sahil

uzun süredir, bir süre boyunca bir şeyler yazmış olabilmenin ne kadar ağır ve zor bir durum olduğunu düşünüyorum. ucu güçsüzlüğe dokunabilecek herhangi bir düşüncem gibi; kendi kendime. bu iş nasıl yapılıyordu ve gerçekten hissettiğim kadar iyi miydim şüphesi kafamda her daim mevcut. genel hatlarıyla kendine çok güvenli ama mükemmele ulaşmak için sonsuz yol varmış gibi hisseden biriyim. seneler ilerledikçe yazdığım eski şeylere duyduğum utanç da azaldı. o yüzden ara sıra yazdığım kağıtları karıştırıyor ve nasıl bir insan olduğumu hatırlamaya çalışıyorum. çünkü her şey çok hızlı ve ne yazık ki verimli. yavaş olan ve çıktıları kimse tarafından denetlenmeyen hayatımı öyle özlüyorum ki bazen yaşayarak bunu atlatamayacakmışım gibi hissediyorum. işte bu hissi yenmek için tekrar bir kağıt çıkarttım. 

bazı şarkılar bende yazı yazma hissi uyandırıyor. bazı durumlar da öyle. bunun hep sürmesi ihtimalinden bahsederdik ve isterdik de. periyodu azalmış olsa da varlığını bilmek güzel. üsküdar sahil'deki büfede sosisli beklerken ve sonunda gibi olmadan vapurda bulunabilmenin ferahlatıcı duygularının bünyeme bıraktığı tadı almaya çalışırken hissettiğim şeyleri tam olarak anlatamayacağım için bu satırları yazmaya başladım. çünkü orada yoğun bir özlem duygusu tüm benliğimi ele geçirdi. bazen böyle olur ve oturup düşünmek yerine aklına gelen ilk şeyi yaparsın. hayat devam etmek ve elinde olan şekliyle kendini kabul ettirmek zorunda.

böyle şeyleri dile getirmeyi çok sevmesem de zehra'ya dönüp, faruk'un bu büfeye gelirken yolda beni arayarak iki çift kaşarlı karışık tost söylediği günleri çok özlediğimi söyledim. hiçbir zaman o kadar boş, hiçbir zaman o kadar verimsiz olamayacağımızı bilmek içimde hakikaten esaslı bir sancı oluşturdu. çirkin erkeklerle dolu çevremizde yaşadığımız ve bu anda var olan tüm iletişimsizliğimize rağmen ince bağlarla, hala daha birbirine tutunmaya çalışan o gerçek duygu her şeye rağmen hep vardı. zubi'nin elinde yirmi tane ıslak hamburgerle yaşadığı heyecan ve doğuş'un yirmili yaşlarda okumaya başladığı için utandığı kitaplar. geyikli gece. oruç aruoba. tophane'de lakers maçları. gece 03:00'da babamı arayıp kartal merkezden beni almasını söylemek zorunda kaldığım anlar. bir yandan hep hayatımın merkezinde olmuş ve zehra'nın bile plan yaparken bana maç gününü sormasını gerektirecek manyaklıkla bir fenerbahçe sevgisi. her şey ne kadar yoğun ve çokmuş. her şey korkutucu derecede gerçek. lise hayatım ve türkçe rap kapüşonlusuyla bahariye'den inişim. doruk ile yirmi kişilik bir arkadaş listesini tek tek çizmemiz ve 2023 yılında haklı çıkmış olmamız. umarım birbirimizin üstünü de çizmemişizdir. onunla iq puanımız aynı çıktığında çok fazla sevinmiştim. çağrı'ya neyim var ki şarkısının sözlerini çıkartabileceğimi kanıtlama çabalarım. çoban, yusuf ve erdal ile buluştuğumuz ve sadeleştirilemez paydalar. onlara zehra'yı ilk anlattığım günler. sakarya'da bir cafede oturup pasta yerken kaçırdığım ilk galatasaray maçı. ortasından kesip intrenete koyduğumuz fotoğraf. ilk kez birlikte maç izlerken kırmaya ramak kaldığım koltuk. benim bazen hiç sakin kalamadığım gerçeği. bunu arkadaşlarıma anlatırken benimle gurur duymalarına gurur duymam. öyle çok şey paylaştık ve öyle boş şeyler konuştuk ki ben bir daha hiçbir zaman o dönemlerde yaşadığım kadar yoğun bir arkadaş olgusu hissedemedim. hiç kimseye de ağırlığı olan şeyler anlatmadım. insan yirmi yaşında yaşadığı taşkın duyguların hayatı için böyle büyük ağırlıklar oluşturabileceğini tahmin edemiyor. gittikçe zayıflayan ama var olmaktan da vazçgeçemeyen bağların hayatını bu denli titrekleştireceğini de. 

tüm bu duyguların çıktığı senelerin üç, dört sene sonrasında ben bambaşka bir adam oldum. neden aranmadığımı, neden habersiz bırakıldığımı ve neden bazen tüm bağları kendi ellerimle oluşturmaya çalışıyormuşum gibi hissettiğimi anlamaya çalıştım. kendini bencillikle suçlayabilecek bir insan olduğumu düşünüyorum. buna rağmen sonuç hiç öyle çıkmadı. insanların anlayamayacağını ya da yorumlayamayacağını düşündüğüm konularda çok fazla cümle kurmamaya başladım. bunun bir ucu kendini beğenmişliğe mi uzanıyor yoksa insanların çoğu zaman diğer bir insanı hiç dinlememesine ve tamamen yüzeysel hallerine mi? bilmiyorum. insanların dahil olduğu her şeyden çok yoruldum ve her şeyden çok bıktım. beni her detayıyla dinlediğini bildiğim ve gerçekten bir şeyler değiştirmek için yorum yaptığına emin olduğum yalnızca bir kişi varmış gibi hissediyorum. muhakkak başka paydaşlar -bu kelimeden nefret ederim çünkü iş hayatının bana kattığı şeylerden hoşlanmam. silip başka bir kelime yazacaktım ama samimiyetsizliği sevmediğimin bir anlatısı olarak alalım bunu- da var ve hala bazen yoğun şeyler hissetmek mümkün ama periyotları o kadar uzadı ki ben bazen var olmalarını sorguluyorum. çünkü var olmak çok yoğun ve çok büyük bir olgudur. var isen var olduğuna yakışır şeyler yapmalısındır diye düşünürüm çok uzun zamandır. var isen gerçekten var ol ve var olduğunu karşındakine hissettir diye telkin ederim kendime. karşımda da hep bunu isterim. işte bunun gerçekliğini bir kez sorguladığın zaman hayatın bir daha hiç eskisi gibi olmuyor. muhtemelen olmayacak da. burada bulunan muhtemelen kelimesi eren tolga onur'un kısa özetidir. hiçbir zaman ucunda umut bulunan bir kapıyı kapatmak istemem. her zaman, hep bir şeylerin olabiliceğini düşünürüm. ben böyle yaşıyorum. 

bir sürü kişi hayatıma giriyor, bir sürü kişi tüm bu saydığım insanlardan çok daha yakın oluyor ve hatta kendisini benim omzumun yanında görüyor. tost yemiyorum ama bir sürü şey yiyorum. zehra da dahil oluyor. yiyoruz. zehra'nın dahil olduğu bağlarım muhakkak daha kuvvetli oluyor. bizim ilişkilerimiz nedense yemek ekseninde kuruluyor. sadece yemek yemek için kilometrelerce yol gidiyoruz. hiçbir zaman sarıyer'deki tavuk dönercide aldığım tadı alamıyorum. muhakkak hala kadıköy merkezdeki börekçiye gidiyorum. serkan yılmaz'ı göremiyorum. tek büfe'de yirmi tane hamburger yediğimiz günlerden sadece iki tane patso yediğimiz günlere uzanan bir kitap yazılır gibi hissediyorum. tek büfe korkunç hale gelmiş. boğanın altında zurna dürüm yemek istiyorum. bir kg sütaş kaşarı el ile kopararak yemek istiyorum. el yapımı burger işi keşke bu kadar büyümeseydi diyorum. hep ama hep yemek yemeyi düşünüyorum. hayatım ne yiyeceğimi düşünerek geçiyor. ben on sekiz yaşımdayken de böyleydim. tutarlılığım ne hoş. henüz hafta başında, o hafta sonu ne yiyeceğimizi sorardım çocuklarla. bir de hep ritüellerim vardı gerçekleştirmeden rahat etmediğim. biliyorsun, ritüellere bayılırım. esnaflarla çok samimi olmayı sevmem ama aynı esnaflarla muhakkak iletişim halinde olurum. sakarya'ya gidersek ve ıslama köfte yemeye karar verirsek -ki veririz-, istanbul'a döneceğimiz gün son kez gittiğimizde, bize üzüldüğünü düşündüğümüz -ve muhtemelen hissettiğimiz- garsonu muhakkak ararım. bulamam. muhtemelen bugün izinlidir diye düşünürüm. muhtemelen.

8 Haziran 2020 Pazartesi

yol

''beceriksizsin ama başarılısın. bu da artık nasıl oluyorsa.'' demiştin. gülmüştük. insanın aslolan karakterini öğrenmesi için yüzlerce esaslı sınav geçirmesi gerektiğini öğrendiğim dönemlerde, mutfaktayken ne kadar da salak olduğumu fark etmiştim. ben belirli bir yaşa kadar kendimi her şeyi yapabilecek birisi olarak nitelerdim. o yaşlardan sonra içsel çöküşüm ve aslında manevi yükselişim başladı. insanın koskoca dünya üzerinde bir nokta olduğunu düşünen gerçekçilerden değilim. yine de tüm dünyanın kendi noktam olmadığını öğrendim. kendimi sıradanlaştırmaya çalışmaya başladığımdan beri daha huzurluyum.

büyüme esnasında tasvip etmediğim birçok şeye maruz kaldım. hepsinin temelinde sevgi olsa da sevgi her şeyi çözmüyor. bazen sorun oluşturuyor. çoğu zaman yeterli de olmuyor. yola kendimi attığım ve arabalara çarptığım günlerde kendimi, ruhumu ilk kez hissettim. birey olabilmeyi okuyarak öğrendim, yürüyerek yaşadım ve sonunda bir sabah, gelecekte pendik belediyesi ekipleri tarafından sonsuzluğa uçurulacak bir bankta oturdum. kendimi dört sene boyunca yorgun hissettiğim bir dönem vardı. isyan etmiyordum ama hakkıyla yaşadığımı da söyleyemem. ben o banka yorulduğum için oturmamıştım. ben o banka merak ettiğim için oturdum. bütün üniversite hayatım boyunca yalnızca iki kez ciddi manada öğretim görevlileriyle münasebetim olmuştu. birisini sana özel olarak anlatırım. diğeri ise kaynak yapmanın nasıl bir şey olduğunu merak etmem neticesinde olmuştu. kalkıp herkesin ortasında kaynak yapmıştım. benden bekler misin? bence sen beklersin. bir şeyler bende merak uyandırdığı sürece canlıyım yani. yorgun bir sabahta, okuduğum ilk cümlenin getirisi olan merak ile geldim o banka. yılların, yolların ve tren raylarının oluşturduğu dingin seslerle geldim. sonrası çok istersen bir dizi olur. biz böyle şeyleri istemeyiz. oruç aruoba'nın bile romantik anılmaya çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz. seninle böyle zor dönemlerde kesiştik işte. kendimizi zorla bir kalıba sokmadan, yağmurun altında salak gibi ıslanmaya çalışmayarak yürüdük. pencerede oturup yağmurun dinmesini bekleyebilmeyi akıl eden ve sakin bir atmosferde, bir kavşağı sekiz dokuz kere dönmeyi tercih eden bir ikili olduk. günlerce aynı şarkı, günlerce aynı tatlı, günlerce aynı kitap, günlerce aynı oyun. ne yapıyorsak günlerce.

ilk gün bana ''gözlerimi böyle yapınca korkunç mu oluyorum?'' demiştin. korkunç olmuyordun fakat ben, ilk kez görüştüğüm birinin gözlerine çok da fazla bakamayan birisi olarak tanınırım. o küçük göz gezdirişte hissettiğim şey korkudan ziyade meraktı. öyle başladı maviye yolculuğumuz. sonra hep ona paralel yürüdük. sana hediye ettiğim ilk golümü atarken denize paralel bir halı sahada maç yapıyordum. antiphellos'ta da nereden bakarsan bak denize bakıyorduk. etrafımızda zeytin ağaçları, karşımızda meis vardı. canlı canlı gülüyorduk. o gün geçmişe dokundum.

geçmişe dokunmayan yazılar değersizdir bence. bunu sana söylemiştim. bunu sana yazmıştım da. biz de seninle çok fazla geçmişe dokunduk. ilk kez bir cümleni okuduğumda hissettiklerimi hatırlıyorum. farkında olmadan attığımız benzer adımları, geçtiğimiz benzer şehirleri biliyordum. pendik alt geçidinde çalan şarkıyı, o şarkıdan sonra herkesin ortasında senin adresini sormamı ve en nihayetinde seni sakarya büyükşehir terminali'nde görebilmeyi hatırlıyorum. bir insanı sevmenin ne demek olduğunu anlat deseler o günü anlatırdım. bir insanı görmek isteme duygusunun yüceliğini bir insanı herhangi bir anda görmek isteyenler anlar. her dönemin duygusu farklıdır ama baki olan şeyi biliyoruz.

seninle geçirdiğim her seneyi anlatmak gibi bir niyetim yok ama günlerce yapmayı umduğum şeyin ilk gününü betimlemek istedim. bir öykü gibi değil, bir anı gibi. bir günü. sonsuzluk ve bir gün'ü.

seninle bankta otururken bir şeyler yemek istiyordum. vapura binmek istiyordum. yazı yazmak istiyordum. arkadaşlarınla tanışmak istiyordum. sana karşı çok sakin olmak istiyordum. sana kadıköy'ü ve pek tabii fenerbahçe'yi anlatmak istiyordum. beni koltuk tekmelerken gör istiyordum. seninle şampiyonluk kazanalım istiyordum. hayallerine benimle ulaş, onlarla benim yanımda uğraş istiyordum. beni taksi durağında öp istiyordum. çizdiğin bir şeyi odama asayım istiyordum. sana yemekhanelerin havalandırma sistemini anlatayım istiyordum. senden anı harabeleri'ni dinleyeyim istiyordum. ve daha bir sürü şey. bunları düşünürken tatmin ediyordu ama yazarken mutlu oldum. ve öylece bıraktım.

anılar biriktirmek için yaşıyoruz. anıları tek başıma biriktirseydim de güzel olurdu ama sıkılırdım. ben seni tanımadan önce yalnız yürümeyi çok severdim. şimdi yürümek için seni beklemeyi öğrendim. oruç aruoba'yı ilk kez okuduğumda aslında hiç yürümediğimi fark etmiştim. yalnız yürümeyi sevdiğimi düşündüğüm yıllardı. sonra birçok günüm yürüyebilmek için çabalamakla geçti. sadece yürümeye çalıştım. yolun bitmeyeceğini bilerek. o yolun ortasında sana oruç aruoba'dan bir kitap verdim. sen o kitabı okumadın. ben de okumanı istememiştim zaten. sıkılman gerekiyordu ve sıkıldın. okumaman gerekiyordu ve okumaya çalışmadın. yine bir keresinde hayatın getirdiklerine karşı ekstra adımlar atmanın bazen kötü sonuçlar getirebileceğini söylemiştim. bu sorgulamaktan vazgeçmek değil. farkı biliyorsun. sonra bir gün öylece otururken bir defterinde oruç aruoba'nın cümlelerini görmüştüm. işte o gün yazının başında bahsettiğim esaslı sınavlardan birini geçtiğimi hissettim. bazen beklemek gerekir. yol kıvrılır kıvrılır ve en nihayetinde ayağının önüne gelir. senin o arada yürüyor olmandan bağımsız mıdır bilmem. yine de ikisinin aynı ana sıkıştığı o büyülü zamanlar için yaşıyor işte insan. bu bir gün ediyor.

o kitabın arasında da bir yazı bırakmıştım sana. aslında birbirimizle kesiştiğimiz ilk günden beri bazı yazılar yazıyorum. öncesinde de yazmıştım. sen kıvrılıp kıvrılıp geldin. ya da ben yürüyordum. yazı yazmaya çalışan ve bunu yapabildiğini hissettiğinde çok mutlu olma potansiyeline sahip bir kişi için olabilecek en güzel şey oldu. hevesli bir okur ve daimi bir yol arkadaşı kazandım. umarım yol uzundur ve biz sadece başındayızdır. muhakkak seninle olan yolumuz bir gün bir yerde noktalandığında çok üzüleceğim. umarım o an yanımda olursun ve umarım atacağımız her adımda ilk günden beri aldığım o harika kokuyu almaya devam ederim. denize çok yaklaşmışız da yanımızdaki büyük ağaçlar görmemize izin vermiyormuş gibi. biz muhakkak ki bundan mutlu oluruz.


yine bir yazımda yazmıştım. bir daha yazmakta bir beis görmüyorum. ilk kez seni güldürdüğümde çok mutlu olmuştum. sonrasında hep bunu yapmaya çalıştım. hem pencerem hem de senin için.

''güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde.''

şarkısı.

11 Mayıs 2020 Pazartesi

orhan sinan hamzaoğlu i.ö.o.


insan haddi olmayarak ''huzursuzum'' dediğinde dibinin eşelenmesini bekliyor. çünkü hayatım boyunca sesli dışa vurumu olmasa da dibini eşelemek konusunda iyi olduğumu düşündüm. bunun da basit bir gök bilmine -bilim diyerek yeterli saygıyı gösterdiğimi umuyorum- bağlanmasına ve bir deniz canlısına indirgenmesine şiddetle karşıyım. bu duygumun; kendilerinin adını her duyduğumda, yunanistan sularında geçirdiğimiz zamana yaptıkları etkiyi öfke ve özlemle hatırlayarak daha da kinlenmem ile uzaktan yakından alakası yok. bunları da yine dile getirmediğim bir balkon yemeğinde düşünüyorum. yağmur biraz önce durmuş ve yerler kurumaya başlamış.

yağmur ile ilgili duygu ve düşüncelerimi birçok kez dile getirdim. kendisine maruz kalmadığım sürece yağmasını da, sonrasını da severim. tam kurumaya başladığı ana ise bayılırım. çünkü mevsim yaz olduğunda ve nadiren de olsa yağmur yağdığında biz evlere tıkanmış, yağmurun bitmesini bekleyen çocuklar olurduk. yağmur kurumaya başladığında ise sabır testini geçmiş, basketbol oynamaya hak kazanmışız demekti. işte böyle zamanlarda orhan sinan'a sadece gerçek basketbol sevdalıları gelirdi. biz muhakkak orada olurduk. bilenler bilir; her basketbol sahasının kendine özgü, ne kadar boş olursa olsun oynanmayan potaları vardır. oranın gediklilerinin oynadığı iki pota olur. biraz daha kötü olanların oynadığı iki pota daha bulunur. buradakiler bir önceki potaya geçebilmek için hünerlerini gösterirken, bir önceki potadakiler de bulundukları potadan ömürleri boyunca çıkarılamayacağını yansıtan surat ifadeleriyle sanatlarını icra ederler. yağmur yağıp kuruduğunda asıl çocukların olduğu potalardan biri ıslanırdı ve yerin yamukluğundan ötürü çok geç kururdu. biz diğer potaya geçebilmek için yağmurun azaldığı ve tamamen durmadığı anları seçerdik. gittiğimizde yağmur durmuş ve şovumuzu yapabileceğimiz ideal ortam sağlanmış olurdu.

aydınlı yolu caddesi'ne bağlanan ince sokaktan aşağıya doğru inerken basketbol dışında her şey konuşurduk. biraz sonra kendisinin peşinden koşacağımız topu taşımak eziyet olurdu. top genelde yokuşun sonuna gelmeden düşer, ışıklara gidene kadar yakalanırdı. bunu en çok kimin yaptığını bile hatırlıyorum ama hala daha küçük hassasiyetleri olan bir adamım. deniz canlısıyla alakası yok. her gün giden dört manyak etrafında şekillenen altı kişilik bir ekip sanatlarını icra etmek için pendik yokuşlarını hızlıca iniyor. bu duyguyu gerçekten çok özlüyorum. topu sürekli düşüren ve ismini veremeyeceğim arkadaşla okula kadar dalga geçerdim. her gün benzer şeyleri söyler, her gün benzer şekilde gülerdik. kendisi yirmi santim uzayıp kollarıyla birlikte neredeyse beni geçmeye başladığında tüm bu senelerin hırsını herkesin ortasında beni bütün gün bloklayarak almıştı. yine de her daim gösterecek bir iki numaram olurdu. o parkeden boynu bükük ayrılmazdım. ergen bir erkeğin iç çekişmeleri için elini kuvvetlendirecek kozlarının olması, onu bekleyen hayatı için ona katkı sağlayan en önemli etkendir diye düşünüyorum. bizim yaşımızdaki çocukların öz güvenleri sokaktaki etkinliğine göre şekillenirdi. şimdiyi düşünmek bile istemiyorum.

dönüş yolu güzeldi. eğer yenilip de bir sonraki maç için hırs yapmadıysak yemeğe yetişmiş olurduk. herkes yemeğini yedikten sonra dipşar sitesi'nin çardağında buluşurduk. bir sokak altında oturuyor olsam da çocukluğum orada geçtiğinden ötürü siteye kendi mülkümmüş gibi girerdim. zaten sitenin çardağı açık ve herkesçe ulaşılabilir bir alandaydı ama ben yine de normal yürüyüş yolundan girer, site sakini gibi çardağa giderdim. çardağa giderken muhakkak iki liralık büyük tuzlu çekirdeklerden alırdım. baskete her gün gelen dört kişi muhakkak her gün çardağa da gelirdi. işte bu yüzden aramızdan birinin tatile gitmesi felaket olurdu. ben düzenimin bozulmasını seven bir insan olamadım hiç. deniz canlısından ötürü değil. şimdi dönüp düşündüğümde bir insanı dinlemenin ve onun derdini çözebileceğini düşünmenin ne kadar önemli olduğunu da orada öğrendiğimi anlıyorum. bir insanı gerçekten dinliyor ve yine gerçekten derdi için kafa yoruyorsan; ona yalnızca onu anladığını söylemen bile farklı bir tondan gidiyor. ben böyle duyguları sezdiğime inanıyorum. küçüklüğümden beri bazı şeyleri sezdiğime inanırım ve çoğunlukla sezdiğimi kanıtladığım şeyler aklımda kalır.

ben o çardakta yıllar boyunca öyle çok konuştum, öyle çok dert dinledim ve öyle çok sorun çözdüğüme inandım ki; otuz yaşıma girmeye yaklaştığım şu günlerde insanlardan soğumaya başladım. kadıköy şöhretler büfe'de kocaman masanın ortasına kırk tane hamburger koyduğumuz günlerde de aynı şeyi hissediyordum. telefon listemde babamdan iki kat fazla kişi varken salak bir ergen gururu yaşıyordum. bana sorarsan kadıköy'den bir kez geçmiş herkesi bir şekilde tanıyordum. yine de kaç adet insanla tanışırsam tanışayım onları muhakkak dinlemeyi ve dinlediğim şeyler hoşuma gitmediyse onları bu kadar fazla dinlememi gerektirecek ortamda bir daha bulunmamayı başarabildim. bir insan ilişkisi bu kadar basittir. kimseye mecbur değilsiniz, kimseye mahkum değilsiniz ve yaşamınızı sürdürebilmek için kimseye ihtiyacınız yok. ben de dahil. yetişkin bir insanın bunları bilmesi gerektiğini varsayarak insanları her an sorguluyorum. birisi anlattığım bir şeyin ortasında ağzını hareket ettirdiğinde anlatmayı planladığım diğer kısmı siliyorum. çünkü onun konusuna geçmemiz gerektiğini anladığım o malum anı yine hissediyorum. insanlar ve dünyanın seyrini değiştirecek konuları. bana anlatılsa detaylı bir incelemeyle çözüm haritası çıkarmaya çalışacağıma emin olduğum derdimi anlattığımda bir taksi şoförü inceliğinde verilen cevaplara karşı uzaklaşma hakkımı kullanıyorum. hiçbir zaman ikili ilişki veri tabanı tutan kişi olmadım. bundan ötürü de ilk kez takip etmeye başladığımda hayatımın şokunu yaşadım. gördüğün, doğruluğunu anladığın ve en nihayetinde hissettiğin her şeydir.

yaşadığımız, yaşıyor olduğumuz ve muhtemelen yaşıyor olacağımız yıllar benim istediğim yıllar değil bu kesin. insanlara geçmişte yaşadıkları için kızdığım günler adına utanıyorum. insan her hayal kırıklığında önce hayal kurmaya  başladığı yere gidiyor. ben geçmişte yaşayabilen bir adam olamadım ama her hayal kırıklığımın sebebini geçmişte bulmayı seviyorum. seviyorum çünkü gerçek olanı yaşadığım ve doğru olanı bildiğim için mutluyum. hala düşünebiliyorum ve doğru olanı unutmadım. en zor günlerde bile doğru olanı yapmaya çalıştığım için ve bundan ötürü herkese sinirlendiğim için mutluyum. sinir insanı diri tutuyor. bu da kesin. kendin olmak, deniz ürünlerine bağlı kalmamak ve yaşamak özet olarak böyle bir şey.

masadan kalkıyorum. dipşar sitesine uzağım. her gün olmasa da her çağırdığımda gelebilecek bir geçmişim var biliyorum. yine de rahatlatmıyor. bir iki gündür hissettiğim şeyden ötürü kendime çok kızıyorum. insanın kendini yenememesi ne korkunç. giydiğimde kendimi çok rahat hissettiğim yeşil montumu alıyorum. bir hışımla kendimi dışarıya atıyorum. en üst düğmesi hariç kapatıyorum. kapşonunu kafama geçirmiyorum ama arkamda durduğunu hissetmek hoşuma gidiyor. tam kendimi önemli biriymiş gibi hissedeceğim o anı yakalayacakken montumun altından sarkan iki tane ipi görüyorum. sinirleniyorum.

8 Mayıs 2020 Cuma

selimiye camii


askerdeyken çoğunlukla küçükken istediğim her şeyin çabucak olmasının cezasını çektiğimi düşünürdüm. büyük bir sabır testi ve sonucunda gelen gereksiz sakin anlar. zifiri karanlıkların içinde, komutanın bile unuttuğu kulübemde uzun uzun kitaplar okurdum. cezasını çekmek için hevesle hapishaneye girmiş, içindeki bütün muhasebeyi tamamlamış bir suçlu gibi hissederdim kendimi. bana daha fazla nöbet yazın. bana daha fazla nöbet yazın ve tüm bu insanlardan uzak olayım. bundan sonra da hayatımdaki hiçbir şey hızlı olmasın. kaşığı da yavaş alayım, topa da yavaş vurayım. sadece bazı geceler nefesimi kontrol edemezdim. o da mutlak kontrolün bende olmadığını hatırlatırdı, severdim.

çok sevdiğim bir filmi izlerken 'benim neden böyle periyodik alışkanlıklarım yok' diye üzülüp, kendime periyodik alışkanlıklar kazandırmaya çalıştığım zamanlar olmuştu. üstelik süt içmeyi de çok seviyordum. başaramamıştım. çünkü böyle şeyler senin isteğinle olmaz. tıpkı sürekli belirttiğim geriye dönüp bakma mevzusu gibi. bir şey olur ve sen onu olduktan sonra geriye dönüp baktığında fark edersin. iyiyse iyidir. askerde her nöbet sonrası bir şarkıyı dinleyerek uykuya dalardım. gece üç buçukta yatağa girmiş olsam da, sabah altı buçukta kalkacak olsam da beynim ve vücudum o şarkıyı dinleyecek gücü tam altı ay boyunca buldu. ben bunu askerden çıktığım gün fark ettim. ailem arabada saatlerdir bekliyordu ve bunun makul bir sebebi vardı. gülümseyemedim. şimdi tekrar anımsadım.

zifiri karanlık gecelerde sol cebime attığım, izmit'in şahsım adına en değerli pasajından alınmış, kare şeklinde bir radyom vardı. şıklığa nazire yaparcasına tasalarnmış parkanın -ki kendisinin içine üç yüz sayfalık bir kitap sığardı- verdiği avantajı kullanarak cebimden çıkan kulaklığı vücudumun hiçbir yerinde gözükmeyecek şekilde kolumdan sokardım. ve kulaklığın ucu uzun bir yolculuk sonrasında parmaklarıma gelirdi. derince'nin da vinci'si gibi hissederdim kendimi. dört ay boyunca bu sistemimi kullandım. bir kere de yakalanmadım. sevdiğim bir şarkı çıkınca kitap okumayı bırakıyor, elimi kulağıma götürüyor, maksimum beş dakika elim kulağımda duruyor ve okumaya devam ediyordum. benim saatlerim bu küçük buluş sayesinde dönmeye devam etti.

iş bu radyoyu da botluğa saklardım. mantarlı terliklerin arasından süzülüp radyoyu aldığım sıradan bir gün arkadan bir ses duydum. döndüm ve korkulacak bir şey olmadığını anlayarak rahatladım. ''ne arıyorsun lan burda?'' dedim. askerde aranızdaki samimiyete güvenmek zorundasınızdır. onu ömrünüz boyunca özleyeceğinizi bilmeyerek. ''abi şu senin radyoyu bana versene be''' dedi. ''bunun için mi izledin beni? beş liraya izmit'in en iyi pasajında satılıyor'' diyemedim. ''al kardeşim. on ay boyunca beni hatırlaman kaydıyla sana bunu veriyorum.'' dedim. hem onun beni hatırlamasının hiç umrumda olmadığını bilerek, hem kapıdan çıktığım gün bir daha onu hatırlamamın imkan dahilinde bile olmadığını düşünerek söyledim bunu. askerlik böyle bir yer. o gün sorsalar o adamı nikahıma çağırırdım.

gülümseyemedim demiştim. çıkmadan önceki gece derince semalarında, askeri talim yapılmıyorken bir kurşun sesi duyuldu. o gün derince'ye bir daha gelmesi mümkün olamayacak sayıda çok yetkili geldi. derince de bir gün ünlü oldu yani. ben çok sevdiğim hyundai arabamıza binebilmek için yaklaşık üç saat bekledim. keşke canın sağ olsun diyebilseydim diye düşündüm. hayat ne garip değil mi? bir insan askerde radyosu olmasına rağmen kafasına mermi sıkabiliyor. bir insan kafasına mermi sıkmadan hemen önce beni facebook'tan eklemiş olabiliyor. kapıdan çıktığım gün, bir daha onu hatırlamamın imkan dahilinde olduğunu öğreniyorum. gülümseyemiyorum.

kendimi hyundai arabamıza atıyorum. bana dokuz yaşımdan beri verdiği mutluluğu arıyorum. beni bilgisayarımın başından uzun süreler kaldıracak, beni 'sen kimin oğlusun?' sorularına binlerce kere maruz bırakacak yerlere taşıyacak, beni şavşat dağı'na çıkartacak, beni tunceli yol ayrımından geçirecek bu lanet arabayı çok seviyorum. araba objesini, gitmeyi, yolları çok seviyorum. konuşmadan gitmeyi çok seviyorum. belki ilgisiz oluyorum. belki sıradan bile oluyorumdur. abbas'ın da filmlerini bu yüzden mi seviyorum? arabam var kalıbını duyunca o yüzden mi çok tanıdık gelmişti? güzel yazılar yazdığım, en azından kendimi öyle inandırdığım ve çok derin hissettiğim zamanlardı. mühendisliği bırakıp edebiyat okumaya karar vermiştim. güzeldi. kendimi yapabileceğime inandırmam bile güzeldi. bir kitabın ön sözünde bütün hayallerimi bıraktım. öylece kaldı. şimdi sadece deniyorum.

tam kendi hayat muhasebeme dalmışken bu yazıyı arabadan tutarak selimiye cami'ne bağlıyordum. istesem yine yaparım ama istemiyorum. o gün ne kadar büyülü bir ses duyduğumu, oraya nasıl gittiğimi, kiminle gittiğimi ve giderken nasıl yollardan geçtiğimi öyle güzel yazardım ki yazmıyorum. huzura nasıl erdiğimi, her rahatlamak istediğimde o sesi hayal ettiğimi, ilk ve son kez nasıl namaz kıldığımı, içimde durmayan savaşları ve ismet özel'i size yazmıyorum. belki bir gün.

işte size yazmadığım o harika yoldan geçiyoruz, kenarda ay çekirdeklerini görüyorum. yine. arabadan inmek istiyorum, iniyoruz. keşke annem, babam beni bu kadar sevmese diyorum. keşke.

11 Kasım 2019 Pazartesi

Kar


arabadan inip, ilk kez fark etmiş olduğum bir yerin fotoğrafını çekerken, o yere on altı kez gitmiş olmam hiçbir şeyi değiştirmez diye düşünüyordum. iki tarafı da taştan evlerle örülü, puslu ama umut vaad eden bir cadde. asla gözüktüğü kadar karanlık değil ve tabii ki bu yıllardır böyle olmalı diye düşündüm. yine ilk önce kendime kızdım. çok belli edemesem de birisine kızılacaksa önce kendim olmasına dikkat ederim. ben çocukluğumun geçtiği yerleri 2013 yılında, bir kitabı hem de moralim çok bozukken okuduğumda sevdim. ilk kez. ne çocukluğumun orada geçtiğini söylemeyi severdim, ne de babamın oralarda büyüdüğünü. insan ne çok değişiyor, en çok da yazarken hayret ediyor. 

anneannem süt makinesinin üstüne düz beyaz bir kumaş çekmiş. o kumaş sütü süzmekten parlak, mistik bir hal almış. sağ taraftaki duvarın sol üst köşesi çatlamış ve arkasındaki duvarın rengi gözüküyor. karşı duvarın da yer yer düşen taşları var. hemen yanımızda benim en çok uyumayı sevdiğim yatak var. o yatakta ailemin beni hiç sevmediğine dair bir rüya görmüş ve koşa koşa ineklerin yanına gitmiştim. her neyse işte. makinenin kolunu çeviriyorum. yani bir çocuk bir makineyi ne kadar sevebilirse öyle seviyorum. anneannem daha hızlı çevirmemi söylüyor. daha hızlı çevirirsem daha güçlü olurmuşum. bir de limonlu su içersem yemeklerime dikkat etmeden zayıflayabilirmişim. canımı sıkmama gerek yokmuş yani. ne kadar salakça şeyler düşünüyor diyorum kendi kendime. kolu çeviriyorum. kolu çevirdikçe kendi kolumu sıkıyorum. üç ay boyunca kolları kontrol ediyorum. o çok sevdiğim makineden nefret ettiğim peynirler, yoğurtlar ve çok sevdiğim kaymaklı süt çıkıyor. sofrayı birbirine katıyorum. babam yine yanlış yapıyor ve bana kartal market'ten market peyniri alıyor. hepsini ben yiyorum. yirmi yaşına kadar mütemadiyen şişiyorum. saçlarımın yanları çok ufak beyazladığında ve limonlu su içmeden zayıfladığımda ise aneeannem artık yorgun bir şekilde yanımızda oturuyor. artık daha fazla zayıflamamamız gerektiğini kendine özgür bir üslupla bize iletiyor. ilk iş olarak o odayı soruyorum. biraz suçluluk, biraz umut, biraz da artık köy peynirini, yoğurdunu çok sevdiğimi söyleyebilme isteğiyle soruyorum. ''eren oralar hep yıkıldı.'' diyor dayım. anneannem benim elimi tutuyor ve zehra'yı da çok seviyor. ortak duyguları besleyebiliyoruz. ben de her zamanın aksine ona kocaman gülüyorum. utanmıyorum. keşke diyorum içimden. keşke o oda dursaydı da bu gece orada kalsaydık. sabah kalkıp o odada hayal etmenin ne kadar güzel olduğundan bahsedebilseydim. önümüzdeki yazı düşünüp mutlu oluyorum. 

neden önümüzdeki yazı düşünüyorum? lise sona dönüyorum. babamla trt'de çıkan şişko, tatlı bir adamı izliyoruz. babam adamın çok iyi bir insan ve çok iyi bir eğitmen olduğunu düşünüyor. o her televizyona çıktığında ilk kez görüyormuşuz gibi çağırıyor beni. babamın daima ilk kez duyuyormuş gibi hissettiği şeyler vardır. babamın muhakkak yüzlerce kez anlattığı şeyler vardır. ben de o dönemler babamı çok fazla kırmıyorum. oturup izliyoruz adamı. her gün. adam ''sınav ile ilgili çok umutsuzlanırsanız ya da mutsuz olursanız sonrasındaki tatilinizi düşünün'' diyor. ben sınavdan sonra oynayabileceğimiz çok gerçekçi basketbol oyununu düşünüyor ve aşırı rahatlıyorum. sonrasında ise ne zaman çok kötü bir olay yaşasam hemen ardından gelebilecek iyi bir şeyi düşünüyorum. bazen aniden böylece düzelebiliyorum. bunu da bir iki sene önce fark ediyorum. insanın hayatı hep ufak detaylara bağlı. en azından benimki öyle. önümüzdeki yazı da öyle umutlu bekliyorum. yoksa o gün çok mutsuz olurdum. o gün mutsuz olmak için uygun bir gün değildi.



akıllı olması yönünde uyarılmışlığı bulunan yazar o düşüncelerle geçtiğim yerleri öyle güzel anlatıyordu ki, daha önce neden okumadığım konusunda yine kendime kızmıştım. ve o yazara büyük hayranlık beslemiştim. bir insanın içinde bulunurken nefret ettiği bir yeri sadece bir kalemle baştan çizmek bir yazarın yaşayabileceği en büyük gurur olsa gerek. bense içime işleyen sokaklardan geçtiğimde afilli cümleler söylemeyi ve bilhassa düşünmeyi çok severim. o gün en büyük gücün bilmek olduğunu düşündüm. zaten yıllardır, birisi benimle röportaj yapsa da bu büyülü düşüncemi tüm dünyaya anlatsam diye bekliyorum. kestirme yoldan, buradan aktarmış olayım. ben bilgiye çok önem veren, bilmeyi çok isteyen ve bu yönde hayatını sürdüren birisi olsam da başkalarının da bilgilerine çok önem veren biri olmaya çalıştım. bu yönden de bakarsak bilmeye ve bunu aktarmaya büyük hayranlık duyarım. zehra ile ilk kez bir yapıyı gezerken de bunu hissetmiştim. bildiği şeyleri çok güzel anlatıyordu. sonrasında hep bazı yapıları gezdik ve hep bilmediğim şeyler öğrendim. dün mesela, meke gölü'nü öğrendim. konya'daymış. konyalılar bile bilmiyor olabilir. ben ise bildiklerimi ve düşündüklerimi anlatmakta sorunlar yaşayan birisiyim. bilgim ise muhakkak tartışılır. işte bu sokakları da kitap okurken sevdim, geçen hafta ise hayran kaldım. öğrendim.

işte bu yüzden daha tanıştığımız ilk gün o'na bir şeyler yazıp, babamın doğup büyüdüğü yerlere götürmeyi teklif etmiştim. çünkü ben bir şeylerin ancak yazarak ve hissettirerek anlatılabileceğine inanıyorum. yine sıradan bir yazarın yazdığı, içerisinde köy ve tavuk butları geçen bir öykünün koskocaman bir hayatı oluşturmasındaki etkisini size anlatabilmek isterdim ama hissetmeniz lazım. zaten çok kişinin anladığı şeyleri sevmem. bu örgünün devamı olarak kirazın tadı'nı da çok sevmiştim. 

binlerce kilometre yaptık. kars, kaz, taş, yaşanmışlıklar ve çok soğuk yerler gördük. ben hep görüyordum. ama böyle güzel olduğunu ilk kez fark ettim. bir olguya anlam katanın hissedilen şeyler olduğuna bir kez daha emin oldum. tüm içtenliğimle, eksikliğini hissetmemeyi umuyorum. bu yüzden de oturup bir şeyler yazmanın büyüsü benim içimde hiç geçmiyor. yine oturup bir şeyler yazdım. çünkü hissetmeden yazamıyorum ve yazdığımda çok garip şeyler hissediyorum. normal bir gün içerisinde hissedilmeyecek ve asla anlatılamayacak şeyler bunlar. bu yazının başlığını da kar yaptım. kar'dan hiç bahsetmedim. anladın.

“inanmaktan korkma”

20 Ocak 2019 Pazar

sakarya üzerine söylenmemiş her şey



gözümü açtığımda donatım tarafından giden kampüs minibüsündeydim. yanımda babam vardı. tıpkı 100 kontör kaybettiğim ilk lise kaydı günü gibi. 'sen nasıl yaşayacaksın burda' düşüncesi her daim peşimdeydi ki bu düşüncenin çıkış noktası ben ya da başka birisi değil, babamın kendisidir. herhangi bir görüşte, herhangi bir kaygıya kapılabilmesi için sizin salak olmanıza gerek yok. orada ilk kez yalnız kalacağımı düşündüm. farklı şehir, farklı insanlar, farklı bir minibüs ve içeriğini hiç bilmediğim bir bölümde okumak için gidilmiş bir üniversite. makine mi yapacağım, makineye mi bakacağım, makine mi çizeceğim, makine mi sökeceğim yoksa makinelerle mi konuşacağım mezun olduğum gün iş ararken öğrendim.

2009 yılında burnumdan ameliyat olduğumda, acıbadem hastanesinin yataklı bir odasında sakarya ruyam başladı. bana o haberi veren lise arkadaşımı, babamın tercihinin tutmasını ve narkozun etkisiyle sarhoş olduğum anı hiç unutmuyorum. ve o minibüste hissettiğim yalnızlık hissini. bir benzerini askeriyeye girerken hissetmiştim. hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir yalnızlık. işte şimdi yirmi dokuza girmek için beklerken bile, hiç bilgim olmadığı bir ortama girerken önce test ederim. hiçbir zaman denize birden atlayabilen bir adam olmadım. işleyişin içinde gergin olduğum da nadirdir ama o ilk an hep çok gerginim. ilgili konu ilerlerken takındığım sakin tavrı görenler herhangi bir yere ışık hızıyla alışabildiğimi sansa da, konunun girişi beni ziyadesiyle yormuştur. yoruyor da.

ve onca zaman sakarya'da geçirilmiş bir ömür. evet ömür. benim hayatımın özeti o şehirde saklı. yurt odasında otururken açmaya karar verdiğim bu site, ilk kez hikaye okuduğumda oluşan 'yeni birisini okumaktan ziyade, ben yeni birisini yazayım' düşüncesinin somutlaştırılmış haliydi. bazı şeyler için yıllarce beklersin. her şeyin bir hikayesi var. blogun altı, üstü, yanı hepsi benim. ben olduğumu ilk kez sakarya'da hissetmişim yani. ufak, kot pantolon deseninde bir defterim vardı. eşek gibi güldüğüm bir an onu açıp ''daha az gül, daha çok oku, daha az ye'' yazmıştım. kendimle ilk hesaplaşmalarım da o günlere dayanır. sonra marul gibi gezdiğim bir dönem oldu, iyi basketbol oynuyordum. sırtım dönükken bacak arasından attığım bir pas vardı, o turnikeyi bitiren çocuk ile aynı fabrikada bir sürü sene sonra aynı şey için uğraştım. hala daha kendine gereksiz güvendiğini gördüm, bazı şeyler hiç değişmiyor. benim beynimin hatırladığı şeyleri sırasıyla bilseniz bana deli dersiniz. kısmen de öyleyim. mesela tam o sıralarda, beyaz bir manzara hayal ederken bir blog daha okumuştum. sakarya'da okumuştum. ayıp olarak adlandırılabilecek şeyler merak edip, kafamdaki tüm soruları ceketimin cebime koymuştum. merakımı da. kısa eren tolga onur tarihinde malum kişinin önüne geçemediği tek duygu sorgulamak oldu. doğal olarak merak da. ve bu yoğun dürtü bir cepte dururken ben bir sürü yol geçtim. babama yalanlar söyledim, iki sene boyunca sadece bilgisayar oynadım. yine de yaptığım her işi iyi yaptım. iyi oyun oynadım yani. sonra babamdan kilometrelerce öteden dayak yedim. ellerini kullanmadı bile. işte o gün kaldırdım kafamı ilk kez. eren dedim, şimdi başlıyorsun yaşamaya. elinde hepsinin toplamı 1'e yaklaşmaya bile yetmeyecek bir sürü yıkık şey var. bitirmen gereken bir iş var ve her şeyden öte mahçupsun. bir insanı en çok kamçılayan duygu utanç sanırım. utana utana, hiç sıkılmadan dönem başına on bir, on iki ders verdim. sessiz sakin verdim. sadece yazmaya çalışıyor ve ne görürsem telefoun not defterine not ediyordum. beyaz manzaraya karşı yazıyordum belki de. birisi benim yazmamı bekliyormuş gibi yazıyordum. öylece konuşuyordum yani. tüm sıkkınlığımı ,tüm bıkkınlığımı akıtıyordum hangi beyazlığı bulursam. bir gün sıkıntıdan teravih'e gittim mesela. kendimi rahatlatmanın bildiğim daha makul bir yolu yoktu. içime ağlaya ağlaya dua ettim bu sıkıntı gitsin diye. hiçbir şey bitmiyordu o dönemler. neye başlasam dağ gibi geliyordu bana. adım atmak bile zulüm. sonra çok büyük bir adım attım. babamdan ancak o zaman özür diledim. ve oradan kalkan son trene binerken sakarya'ya tarihiminde bilmem kaçıncı kez lanet ettim.

pendik'in toprağını yalnızca iki kez öpmek istemiştim. birinicisi burada.ikincisi ikinci kez yalnızlık hissettiğim yerin dönüşünde. sonrasına alıştık. yani demem o ki sakarya benim için her şeye rağmen biraz yalnızlık demekti. biraz korku demekti -ki bunu ikinci kez gitmek zorunda kaldığımda anladım ve ilk kez bugün itiraf ediyorum.- ve her seferinde ayrı bilinmezlik. bir şehir istanbul'a bu kadar yakın ve bir bu kadar da uzak olmayı nasıl başarıyor?

ben o sırada yine ne yaptığımı bilmeden birçok şey yaptım. her insan yapar. ne yapacağımı bilmeden bir işe başladım mesela. insanlar benim için türlü roller çizdiler. onların yapmak isteyip de ne hikmetse yapamadığı bir sürü şeyi yapmaya çalıştım. yine iyi yapmaya çalıştım. sonra bir gün yine babama sinirlenip hayatımın en pahalı harcamasını yaptım ve kendimle gurur duydum. şimdi o televizyonu bir hayalinin objesi olarak kullanıyorsun. ve gün geldi, cebimi yokladım. doğru zaman budur. doğru zaman senin sonradan düşündüğünde doğru zamanmış diyebildiğin zamandır. onu da geçen yıllarda anladım. bir yıkık toprağa gidip naber diye sordum. açacağı varmış, bir çiçek açtı. insan böyle zamanlarda kendini çok güçlü hisseder. izin verseler her şeyini alır da oraya bir bahçe inşa eder. yine de böyle mucizevi hikayelerde kahramanın sabretmesi gereken bir kısım vardır, ben oraya takıldım. beklemek bir insandan istenebilecek en acımasızca şeydir. bekledim. bazen doğru olan şeyler acımasızlıkla beslenmek zorundadır. ve bir toprağa naber diye sora sora bir bahçe oluşturamayacağımı öğrendim. gücün her şeye yetmez, yetmemeli. çünkü evrendeki en basit bir 'şey'in bile oluşması o kadar çok şeye bağlı ki, senin ufak bir mucize olarak adlandırdığın şey o kocaman mucizenin başlangıcı için basit bir adım olarak kalabiliyor. iş bu noktada sen ne kadar aciz olduğunu bilmelisin ve yalnızca doğru olduğunu bildiğini, iyi yapmaya çalıştığını yapmalısın. şu an bunu söylemek çok kolay ve ben bunları kendime not ediyorum.

ve ben gözümü bir kez daha açtığımda hayalimdeki arabanın içerisinde yoğun bir yağmur yağıyordu. o rahatlatıcı ses, tüm hüznüyle sakarya'ya tekrar dönmem gerektiğini söylediğinde tereddüt etmedim. inandığım şeylerin getirilerine boyun eğmekten garip bir zevk alıyorum. inandığım şeylere inanmayı seviyorum. inanmak bir insanın sahip olabileceği en rahatlatıcı duygudur bence. o'na da öylece inandım. tüm yalnızlığım, tüm bitkinliğime geri dönüş yolu da işte tam olarak böyle başladı.

benim gibi insanlar aradığında şükredecek bir sürü şey buluyor. bakış açımı bir çoğunuz ayıplarsınız ama önemli olan, en nihayetinde benim ne hissettiğim değil mi? ben hepinizin hislerini önemsiyorum. lanetler ettiğim yerden ayrılırken bile arkasına dönüp bakmayı becerebilen bir kişi oldum ben. her şeyimi bir köşeye atsam, sadece buna sarılabilirim. ve benim yazmamı bekleyen beyaz sayfadaki hayalim. merakım ve şimdi eşitim. yine şükür ki senin yanında kendimi hep ama hep iyi parantezinde hissediyorum. kelimeleri hep sen koyuyorsun. insan, eş, arkadaş, yoldaş, yardımcı, destek. şimdi sen de her şeyi iyi ki parantezine al. benimle o ağacın karşısındaki dairede, belediyenin yalnızca bizim için açtığı ışıkta bekledin. soğanı karamelize etmeyi öğrettin. boyunluk örerken play station oynamanın keyfini tattırdın. dünyanın en az kullanılan garında hem de kar varken benimle yürüdün. doğum gününde ayaklarını sırılsıklam yapıp bana saatlerce söylendin. fırça parası fazla geldiği için kurstan ayrıldın. şehirdeki tiyatro izleyen on üç kişinin arasına ismimi yazdırdın. minibüsten arkaya bakarken vestel mağazasını gördün. dünyanın en güzel ekmek kadayıfını yedin. okulun bahçesine paralel olan, yaprakları her daim dökülebilen ağaçların oluştuduğu ve bence hiç kimsenin henüz güzelliğini saptamayadığı o yolda benimle yürüdün. sen her yolda benimle yürüdün ve şimdi dönüp baktığımda sakarya'yı da bana güzel yaptın. itiraf etmek gerekir ki biz sakarya'yı sevmiş bulunduk.

şimdi önce senin, sonra sakarya'nın ve en eskide benim kararlarımı almamı sağlayanların, ve her daim inandığımızın açtığı yola girmiş bulunuyoruz. çoğul yazabilmek ne güzel. ben kapımı kapattığımı umuyorum. sen de kapını açacaksın, gücün yetmeyecek ve ben de o kapıyı tutacağım. gerçekten tutacağımı hissettiğini bilmek benim için yeterli.

tıpkı o gün mısır ekmeği aldığımız dayı'yı bayağı geçtikten sonra dönüp o kutuya para attığımızda konuştuğumuz gibi; illa ki bir yerde çoğu şey güzel olacak. biz ne yaparsak iyi yapmaya çalışıyoruz ya, o bir yerde sen çok sıkılırken iyi oluyor. olacak da.

biz hayal ediyoruz, tamamen aynısı olmuyor ki hayal kelimesinin kullanımına devam edilebilmesi için -sen de takdir edersin ki- bunun böyle olması gerekiyor. işte yunanistan'ın göbeğine gidemiyoruz da sınırına giriyoruz. işte 2015 yılına değil de 2019 yılına tarih alıyoruz. işte hep bir şekilde kafamızı kaldırıyoruz. japonya'dan gelen telefonunla, bizim seninle hep gördüğümüz yerin fotoğrafını çekiyorsun. bana sorarsan mutluyuz.

ve ben bu yazıyı yazmaya son kez sakarya'ya giderken karar veriyorum. benden hep ''eren iyi yazar'' diye bahsetmeni istiyorum. sen öyle düşünsen yeter.

şarkı da bu. geriye kalan tüm zamanlar için: https://www.youtube.com/watch?v=dT_Kv5Znsqk

25 Haziran 2018 Pazartesi

yirmi sekiz

sen bizim sınırlarımızda hep garip bir çocuksun. hayatın getirileriyle boy ölçüşmene gerek yok. hep ağlayabil, gülebil ve özgür ol istedim. pek tabii bunu sağlayacak olan ben değilim. ben sadece durabiliyorum. başına gelen her şeye, sebep olan herkese ve bu yaşantıya karşı sadece durabiliyorum. bazı insanlar sadece durur. bazıları da bunu erdem sayar. yapacak bir şeyin olmadığında durursun.

sana sadece ufak bir şey bırakmak istiyorum, senin gibi. kimsenin anlamadığı şeyleri severim. ben ki anlaşılmak için ömrümü harcadım. biliyorsun insan muhakkak ki bir çelişkiden ibarettir. her şeyde mükemmel ayrıntılar aramak da çok sıkıcı zaten. seni şimdi kendi ellerimle bayılttım ve bayılırken bekledim. bazen öylece olduğun yerde bayılman gerekebilir. kulağına doğru bir rüzgar ve denizin sesini yansıtabilmek isterdim ve dinlediğin hüzünlü şarkıları da unutturmak.

(ne mutlu ki; dilbigisine ve devrik cümlelere bir tek sana yazarken dikkat etmiyorum.)

sen kendi gücünle o şarkıyı duymuşken, ben de sende bir farkındalık uyandırmak isterim. bak bir kapı daha kapandı bize. insanların ne düşündüğünü unut. senin ne düşündüğünü de unut. incelik hayatta sonradan kazanılmaz. sen benzersiz ve ince bir kadınsın. ben ise böyle bir varlığa açık açık mektup yazıyorum. yirmi sekiz yaşında suç işlemek istemem (beş gün için bana sinirlenme). bu yüzden kısa keseceğim.

senin hayata karşı oluşun ve bunu yorgun yorgun yapışın var. belki böyle devam edecek. düşündüklerin ve benliğin seni sen yapar. kalıplara girebildiğin ölçüde sen değilsin. bir gün sıran gelecek ve şu an açıldığını görmeden girdiğin kapıya yanaşmış olacaksın. bunu sana umut vermek için söylemiyorum. zaten yenildikçe yenilen ama yine de doymayan yaşları geçtik. artık doyuyoruz. yine de inanıyoruz. unutma. ve kırılma da.

bildiğim tek şey bu. hiçbir şeye yaramazsa da sen bil. ne yazdın, niye yazdın diye sorsan verecek cevabım yok. iyi ki sormuyorsun.

eren