20 Aralık 2011 Salı

Bir Kitap İnsanın Hayatını Ne Kadar Değiştirebilir?



Şu hep bahsettiğim not olarak da insan ilişkileri olarak da dibe vurduğum dönemin tam ortasındaydım. O dönemler -ve bu dönemler de- istediğim kadar sık kitap okuduğum dönemler değildi ama genelde kitaplarım birden esmiştir ve o an alınmıştır. Yine öyle birden esti ve kitapçıya gittim. Tayyip Erdoğan'ın musevi, Deniz Baykal'ın hristiyan olduğunu anlatan ve en çok satan kitapları geçtikten sonra yeni çıkan kitapları gördüm. Açık ve net konuşmak gerekirse aşk kitaplarını pek sevmem, o kısımlara da pek takılmam. O dönemlerde de 'bilgi' toplamak için kitaplar arıyordum ama gözüm bir romana ilişti. Genelde böyle 'ilişme' durumları olurdu ama sonrasında hiçbir yararını gördüğümüz olmamıştı.

Neyse efendim, kitabın kabı aşırı ilginç olmasa da beni etkiledi, arkasını çevirdim ve yazarın kitaptan seçip yazdığı kısımdan bir parça okudum. ''Yine klasik meraklandırma faslı'' diyerek kitabı bıraktım. Döndüm, dolaştım bazı kitapları beğendim ama aklım ciddi şekilde o kitapta kaldı. Geri gittim, kitabı aldım, hiçbir sayfasını karıştırmadan eve doğru yürüdüm.

Aldığım kitabı ilk gün okurum, sonra bir hafta falan bekledikten sonra okumaya devam ederim, hep böyle olmuştur. Bu sefer öyle olmadı, aldım elime okumaya başladım ve bir hafta boyunca kısa kısa olmak üzere -tam olarak sınav dönemindeydim- okudum. Bir kitabın kahramanını ilk kez kendime benzettim. Benzetmeye çalıştıklarım oluyordu ama benzettiğim hiç olmamıştı.

Yaklaşık yüz elli sayfasını bitirdiğimde uzun süredir yapmadığım bir şeyi yaptım; bir kızla konuştum. Kitap bir haftadır okunmamıştı, muhabbetimiz dünya üzerinde tanımlanamayacak bir hızla ilerledi.

İki hafta sonra daha önce konuştuğum bütün kızlarda yaşamadığım o şeyi yaşadığımı anladığımda ya da artık gizleyemediğimde kitabı tekrar okumaya başladım.

Hayatımda ilk kez yaptığım bir şeyi yaptım ve o kısımdan itibaren, 'biz'i -henüz olmamış olmamıza rağmen- anlattığını düşündüğüm kısımları çizmeye başladım. Çizdikçe romanın içine girdim. Hayır, işin garip yanı romanın kadın kısmı da O'na uyuyordu. Çizdikçe çizdim ve sonunda kitap bitti.

Kitabı bitirdikten sonra, ilk buluşmamızda kitabı O'na verdim. Kitabı bir hafta olmadan bitirdi, zaten ne kadar çabuk bitirse o kadar iyiydi.

Hani şu 'yemeğe sevgi katma' muhabbeti vardır ya, onun paralelini, bir kitapla denedim, oldu. Kitabı bitirdiği gece, aklım pek başımda değilken, O'na her şeyi tek tek söyledim. O da bana söyledi.

Sonra kitapla ilgili konuştuk. 'Her cümleyi tek tek sen söylüyormuşsun gibi okudum' dedi ve ilk günden itibaren, daha ben söylemeden kitabın kahramanının bana benzediğini, 'Aa, bu senin tepkin' şeklinde yüzlerce kez söyledi ve aslında kitabın ne kadar da 'biz' olduğu konusunda karar kıldık.

Kitap O'nda kaldı ve asla bir tane daha kopası alınmayacak.

Belki kitap hiçbir şey ifade etmiyor. Belki biz yine kahramanları benzetmeye çalıştık ama aslında benzemiyor. Belki de kitabın değiştirdiği hiçbir şey yok, zaten olması gerekenler oldu ama böyle şeylere inanmayı seviyorum.

Bir şeylerin, bir şeylere neden olduğunu biliyorum. Ve bazı şeyler, bazı güzel şeylere vesile oldukları için çok değerliler.

İşte bu yüzdendir ki benim 'Saygı Vitrini'm artık bu kitaba ait, değişmez.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Penceremden #24


-Pencere açılsın

-Kardeşimin laptop'undan bildiriyorum. Bu lanet, ufak aletleri nasıl kullanıyorsunuz? Yazının devamındaki imla ve noktalama hatalarından ben sorumlu değilim

-İnsan yazma isteği duyunca malzeme de kendiliğinden çıkıyor bunu anladım. ''Ulan uzun zamandır penceremden yazamadık'' diye düşündüğüm günden beri malzemeler birikmeye başladı, e biz de yazalım dedik.

-Tespitlere geçmeden önce klasik köşesimizi yürürlüğe koyup eski türkçe pop şarkılara dönelim. Geçen hafta Sakarya'ya gelen pek sevgili dostum Çağrı'yla oturduk gece üçten dörde hatta beşe kadar Mustafa Sandal dinledik. Çok güzeller be arkadaş, ne şarkılar varmış. Şimdi size bir tanesini paylaşıyorum siz aşağıya doğru devam ediyorsunuz : tık -isyankar ve ondan sonraki şarkıyı geçin arkadaş, eskiler diyoruz eskiler.-

-Yağmuru romantik filmlerde kullanmayı ilk akıl eden adam çok zorlanmamış olsa gerek.. Bu derece olayı etkileyen bir hava şartı olabilir mi? En güzel günlerim hep yağmurlu..

-İlk önce-laptoptan buraya ben önce yazıyorum mesela, aşağı satıra bi geçiyorum bakıyorum sadece e yazıyor, kelimenin önc kısmı da yazının bi yerine kaçtı kesin..- anlatmak istediğim şey 'poşetinden yemek yiyen, sonra kendi şişesinden su içen teyze'. Bu zaten hepimizin bildiği, değer verdiği, saygı duyduğu bir olgu fakat buraya taşımamın sebebi şu : Bugün sevgili sevgilimle buluştuğumda bana minibüste poşetinden yemek yiyen teyzeyi ve ağzının etrafında kalan ekmekleri anlattı. Ben de midesi bulansın diye ısrarla ''O poşetin içinde kesin tavuk vardı, elleriyle koparıp koparıp yedi ıyyyy'' dedim de durdum. Midesi de bulandı pek tabii ama işin ilginç yanı ben buluşma sonrası eve dönmek için trene bindiğimde rastladı. Aynı tarzda bir teyze poşetin içine gömüldü, ben hayretle izliyorum. Ekmeği aldı, yedi ve ağzının kenarlarında kaldı. Daha sonra suyu çıkardı ve o etiketi tamamen beyaz olmuş şişesinden suyunu içti. Ben hayretler içinde kaldım, hala da öyleyim ama poşetin içinde tavuk yoktu, vallahi bak..

-'Doğum günü yaklaşan sevgiliye neler hazırlamalı?' aylarındayım, fenalardayım..

-Ve artık klasikleşen köşemiz; toplu taşıtlar.. İki maceramız var ilk önce en yakın zamanda olanı anlatayım. Sakarya'dan İstanbul'a yine trenle gelirken 'toplu taşıtlarda dışarıda konuştuğundan daha sesli konuşan utanmaz kız'la karşılaştım. Tabii ki benim hemen yanımdaydı ve bir çok özel sırrını öğrendim. Anlamadığım şey insanlar hiç mi farkında değil ne kadar dikkat çektiklerinin? Yoksa amaç dikkat çekmek mi? Ben bu gibi düşünceler içinde savrulup giderken şu cümleyi duydum : ''Ya çok yoğunum be canım, sınavların ensesini hissediyorum yani ben sana o derece söyliyeyim'' ve sustu. Dakikalar sonra sustu ve utangaç bir sesle ekledi ''Enseme hissediyorum yani canım neyse yanlış oldu''

-Kadıköy ve Bostancı ''dünyanın en hisli mekanları'' listesine ilk iki sıradan ve kafadan girer.

-İkinci kahramanımız ise 'toplu taşıma araçlarında bulunan arkadaşına kız arkadaşını anlatan çocuk ve arkadaşının yaşadığı baskı'. Bu çocuğu hepimiz tanıyoruz ve doğal olarak kız bunun peşinden koşuyor ama bu hala diğer kızı seviyor. Kızı uyarıyor, ''bana bağlanma'' diyor ama kız hala köpek. Neyse bu arada arkadaşı ezilip, büzülüyor. Bağırarak söylenen iddialara, ''Hangisi abi Esra mı?'' şeklinde fısıldayarak cevap veriyor ve montu artık onu sıkmaya başlıyor. Sonrasında klasik ilerleyen bu sohbete çocuğun ''Abi ben herkesle anlaşamıyorum, kızlar beni anlamıyor ama sen? En samimi dostumdan daha çok anlıyorsun beni çünkü seninle aynı ''Türkçeyi'' konuşuyoruz..'' sözü damga vuruyor. Hayır ben buna kızmıyorum, diğer çocuğa üzülüyorum, off şu an yine çok üzüldüm. Çocuk ''Haklısın abi, iletişim önemli'' diyerek geçiştirdi muhabbeti, ne desin ki? O minibüse bi daha binmese yeridir. Bu arada ek olarak belirtmek isterim ki anlatan elemanın saçının önü dik, ortası yatık, arka kısmı ise büyük bir şekilde daha dik. Tanıdınız mı?

-Bir işletmenin garsonu kişisel işleri için dışarı çıkıyor ve dönüş yolunda, işletmeden metrelerce uzakta sizi görüp, tanıyıp ''İyi günler'' diyerek gülüyorsa o işletmeye ölürüm ben, samimiyetine kurban olurum. Mano Burger canımdan öte cansın.

-Elli yaş üstü kadınların aynı kuaföre gitmedikleri, aynı kısalıkta ve aynı toklukta saçlarını kestirmedikleri daha güzel bir dünya istiyorum, bu kadar.

-Sınavlarım hakkında merak edenler olmuştur. Okuyan bir kaç kişi var. Vizeler itibariyle hayatımın en iyi notlarını almış bulunuyorum. 0.6 ortalamadan gelip 2'ye yükselen bu yolda bir mucizeyi gerçekleştirmek üzereyim. Öyle ya da böyle dua eden, iyiliğimi isteyen, bir şeyler uman herkese ve herkesten önce hayatımı tamamen rayına oturtan, dünya sınırları içinde, ders konusunda erkek arkadaşına iyi gelen ilk sevgili olan sevgilime çok teşekkür ediyorum. Bu dönem önüme koyduğum bu hedefi halledeceğime inanıyorum, o yüzden elimden geleni de yapıyorum. Aranızdan gerçekten hedeflediği bir şeyleri olan ve bunları gerçekten isteyen varsa ben de onlar için iyi şeyler umuyorum. Gerçekten istiyorsanız oluyor, 'gerçekten' oluyor..

-Sizleri kişisel yaşam uzmanlığı kursuma davet edeceğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz sevgili okurlarım, sadece her şey çok yolunda gidiyor.. -o kadar fazlasınız ki size artık siz olarak hitap ediyorum-

-Kapatırken özel çalıyoruz, tık.

-Pencere kapansın.

-Saygı benden.


13 Aralık 2011 Salı

Yazı Yazabilmek Üzerinden Hayal Çıkarımı


Bilmiyorum artık kendilerinden kaldı mı ama takipçilerin de bildiği gibi blog alemi üzerinde 'yazmak' işini en düzensiz yapan adam olabilirim. Beğeniliyordu ya da beğenilmiyordu ama bir şekilde yazıyordum ve yazdığım zamanlarda çok mutluydum, hala daha da öyle oluyor.

Fakat hem şartlar, hem ruh halimden dolayıdır ki bu sıralar bir türlü düzenli yazamıyorum ya da 'bu sıralar' diyerek kendimi kandırıyorum. İkinci öğretim öğrencisi olmam, üniversitenin not ortalaması sınırını geçmek için verdiğim yoğun çaba -ayrı bir yazı konusu adayı-, gece kendimde yazabilecek o isteği bulamamam gibi sebeplerin yanında geçmişten bugüne sürüp gelmiş bir 'istediğini yapamayan eren' imajı da söz konusu..

Orta okul yıllarının sonu ve lise yıllarının başına doğru uzanırsak basketbol konusunda bir çok hayalim mevcuttu. Hayatımın şu anda da büyük bir kısmını kaplayan Fenerbahçe'de 'kurs' şeklinde başladığım basketbol kariyerimde tam dikkat çekmeye başlayıp, üst takıma terfi edecekken hatta ve hatta koçum tarafından 'izlenildiğim' yönünde haberler almışken önüme bir yol ayrımı çıkmıştı. Bizim zamanımızda OKS şimdi ise ismini bilmediğim malum lise sınavından ötürü basketbolu bıraktım. Lise 1'de de bir süre devam etsem de onu hiç devam etmekten saymıyorum bile. İşte o zamanlar en büyük mutluluğum olan şey basketboldu, bu tarif edilemeyecek bir şey. İnsan bir şeyi yaptığında tarif edemiyorsa -tıpkı bundan önceki aşk yazısında olduğu gibi- o şeyi garip bir şekilde benimsiyor ve seviyor demektir. İşte bu şey o zamanlar basketbol konusunda oluyordu ve hala daha da oluyor ama dediğim gibi eğitim sistemi ve basketbol içerisinde boğulmaktansa eğitimi seçtim. O dönem olan 'ya kazanamazsam?' ruh hali ve gözümde büyüttüğüm yoğun tempo bunu gerektirdi ve evet pişmanım.

Daha sonraki yıllar en büyük hayalim bir yerlerde 'yöneten' olabilmekti. Ben de bari eğitim hayatımı ona göre sürdüreyim dedim, kıyısından berisinden bunu başardık ve bu hayalin sağlam sürebilmesi için başarmamız gereken bir adet yüksek lisans oluşum şartları ve bir adet bitmesi gereken okul duruyor-o bahsettiğim yazının alt başlıkları-. Yani bunu da henüz halletmiş sayılmayız.

Bunların dışında hayatın size sunduğu ve sizin hayale çevirdiğiniz şeyler de başınıza gelebiliyor ki en güzelleri de bunlar oluyor sanırım. Karakteriniz yavaştan oturmaya başlamışken, artık iyiden iyiye ''geleceği'' tanımlamaya ve ona yönelik hamleler yapmaya başlamışken karşınıza bu hayallerinizin içine dahil olup, ''e ben de varım?'' diyen birisi gelebiliyor. İşte o zaman mevcut olan hayallerinize daha sıkı sarılma vaktiniz de geliyor. Bunlar sırtınıza artı olarak ''güzel'' yükler bindirebiliyor. En basitinden hayalleriniz çabuk yerine gelsin, okulunuz daha çabuk bitsin diye hayatınızı en yoğun temposuyla ve O'nun da desteğini alarak derslere asılmaya başlayabiliyorsunuz. Aslında isteyince yapabildiğinizi tekrardan hissedebiliyorsunuz ve ''hayalleriniz'' için müthiş bir dayanağa sahip olabiliyorsunuz.. Fakat buna rağmen hala daha bazı şeyleri yapmamaya devam edebiliyorsunuz, e bu da sizin öküzlüğünüz.

Gelelim lise yıllarının ortasından itibaren başladığım ve yazının da aslında ana konusunu olan; 'yazmak' konusuna..

Mesleğim ne olursa olsun, hayat ne getirirse getirirsin ileride belli bir yerlerde ve ciddi şekilde 'yazmak' istiyorum ve bu konuda O'ndan yine çok büyük destek alıyorum. Baskı şeklinde olmasa da beni yazmaya sürekli yönlendiren birisine sahibim ve ben yine de yazamıyorum.

Ama şunu hep düşünüyorum : Geçmişte hayallerimi hep erteledim, yapmadım ya da yapamadım ama bu sefer yapmalıyım. Elimde olan bir şeyi neden bu kadar zorlaştırdığımı kendim de bilmiyorum.

Ve sürekli yaptığım gibi yine umuyorum ki hayallerim konusunda bu kadar çabuk harcayan bir adam olmam. Çok çok iyi biliyorum ki; bir gün yazmayı temelli bırakırsam ve yazarak bir yerlere geldiğimi kendime gösteremezsem ciddi şekilde pişman olacağım.

Yazının sonunu ''bundan sonra yazıyorum''a bağlamayacağım çünkü ne zaman bağlarsam diğer yazının sonu da aynı cümleyle bitiyor, sonra yine bana hüsran, size de bir adet dansöz kalıyor..

Kalın sağlıcakla, tekrar düzenli yazabilmek ümidiyle.. -e bu da mümkün-


1 Kasım 2011 Salı

Ne Bileyim Ben


Önümde yaklaşık iki buçuk saatlik bir zaman var ve benim çalışmam gereken bir sınav var ama ben sınava çalışmak değil, yazı yazmak istiyorum ve yazıyorum da. Hep böyle anlarda geliyor zaten çünkü kaçacak delik arıyorum. Birisi uyuyor, bana da burası kaldı, ne yapayım.

Neyse efendim, hazır güzel bir aya girmişken ben size 'Ne bileyim ben yahu?' sorusunun temelini anlatacağım.

Genelde, bıkkın ve sıkılmış bir halde oluruz. Kendimiz de pek yakışıklı değiliz şükürler olsun ki ama o günler artık iyice dibe vurmuşuzdur. Hani aynaya bakınca 'Kim bakıcak lan sana tipsiz' dediğimiz günler. Büyük ihtimalle sınav döneminizdir ya da yaklaşıyordur, sekmez. Siz yine çalışmamışsınızdır ki senenin başında 'Günlük çalışıyorum bu sene' parolasıyla yola çıkıp, ilk deplasmanda golü yemişsinizdir, problem değil. Arkadaşlarınıza ilgisizlik tavan yapmıştır, masanın başına geçip 4 kere facebook, 5 kere twitter, 3 kere forumlar döngüsünü de tamamladıktan sonra, zamanın nasıl geçtiğini hala daha çözemediğimiz o oturuş dönemini de tamamlamışsınızdır. Yani şeyi anlatıyorum, sizin çok kullandığınız 'rutin hayat' konumuna geçmişsinizdir ve bunun en kötü evresindesinizdir.

Sonra bir kafede, trende, otobüste, sohbet sayfasında, daha önce hiç içine girmediğiniz bir sınıfta, barda, konserde, ilk defa aldığınız bir derste ya da herhangi alakasız bir yerde birine rastlarsınız. Şu 'abi hiç tatmadığın bir duygu be' dediğimiz duyguyu tadarsınız. Tarifi yok, anlat desen anlatılmaz. Annesinin karnından çıkar çıkmaz memeye yapışan bir varlığın önceden yaşamadığı bir duyguyu yaşayabilmesine de itiraz ya da sorgu hakkımız yok zaten. Pek tabii siz de yaşarsınız. Utanmazsınız, hayal kurmaya başlarsınız. İlk hayaller etkileme yollarını açar, gerisi tanışma, sonrasını pek dillendirmezsiniz, size özeldir.

Sanırım gerçekten o duyguyu yaşayan birisinin evreli doğru işliyor, yani hayaller bir şekilde önünüze geliyor, siz anlamıyorsunuz. Dönüp bakınca hatırlıyorsunuz en başında O'nun ne kadar da 'imkansız' olduğunu. İnsan yaşarken hatırlamaz ki zaten, O'nu yaşamak varken zorlukları hatırlamak da aptallıktır, orası ayrı. Ve işte bu duyguyu anlatırken insan anlatamamaya başlıyor. 'Ne bileyim ben abi, şey oldu işte, oldu yani, bilmiyorum.'' cümlesi düşmüyor dilimizden ve biz aşık oluyoruz hiç yaşımıza falan bakmadan. İnsan dediğin 18-19 yaşlarında aşık olur bizim öğrendiğimiz. Ne haddine yirmiden sonrası da demiyoruz çünkü demiştik ya sorgulamak yok.

Hepsi için konuşmuyoruz ama hayatının gençlik evreleri de genellikle 'sanmakla' geçiyormuş, bunu öğreniyoruz. Çok sevdiğini sanmak, o kişisiz yapamayacağını sanmak, aşık olduğunu sanmak, ölesanmak gibi. Pişman olmuyoruz tabii ki. Yaşanan her şeye saygımız olsun ki yaşayabilecek şeylerimiz olsun diyerek '(u)mutlu' insan profilimizi bozmuyoruz. Geçmişi de unutmuyoruz ama hatırlamıyoruz da, ne garip. Düşünürsen eğer, hatırlarsın sorun yok ama düşünmüyorsun. En güzeli de bu sanırım. An.

Sonra açıp bu yazıyı yazıyorsun aylar sonra, bakmışsın aylardan kasım olmuş. Kasım güzel ay, Eylül'e hiç girmiyorum bile.

-hep ummadığınız anlarda ama hep güzel şeyler yaşayın, bu mümkün.-

şüphesiz ki şarkı : tık

25 Ekim 2011 Salı

Yazı

Bloga nasıl yazıldığını hatırlıyayım diye bir şeyler yazayım dedim keh keh. Bir ya da iki gün içinde bir yazı yazabilirim, artık söz vermiyorum. Blog konusunda sahtekarın tekiyim, hadi beni yargılayın. Hem yeni bloggerın yazı şeysini göreyim, hem de şu klavyeye biraz dokunayım dedim, haydi eyvallah.

23 Ağustos 2011 Salı

23 | 2=1

 
--

Kim o, deme boşuna…
Benim, ben.
Öyle bir ben ki gelen kapına;
Baştan başa sen.

Özdemir ASAF

--


Diyerek başlamıştı bizim bu serüven, yani ben demeye çalışmıştım, pek tabii o da anlamıştı. 'Hiç öylesine yazdım' da demiştim bu arada, her taze aşık gibi.

Aşkı bir yerlerde saklamadık da yine taze kaldı, emek verilirse kalıyormuş.

Bir yazının sonunda da dediğim gibi, biz herhangi bir ayın güzel bir yirmi üçünde tanışmıştık, şimdi;

--

Kim istemez mutlu olmayı
Mutsuzluğa da var mısın?

Cemal SÜREYA

--

Diyoruz daha çok.

Şarkı, her zamankinden :  Tık


16 Ağustos 2011 Salı

Penceremden #23


-Pencere açılsın

-Yine ben sevgili okur, yazma ve okuma hevesimin tavan yaptığı bugünlerde ne de güzel günler yaşıyoruz yahu.

-Aşk, frekans frekans gezip size uydurabileceğiniz bir şarkı aramaktır.

-Eski şarkılarlar devam edersek eğer, şöyle bir noktaya geleceğiz diye umuyorum : Hani böyle ''ulan ne dinlesem?'' dediğinizde sürekli açtığınız bir şarkı vardır ya, öyle bir şarkı paylaşıcam şimdi : Tık - Her Şey Çok Güzel Olacak.

-Bukowski'nin 'Ekmek Arası'nı neredeyse bitirdim. Bu adamı daha önce neden düzenli okumaya başlamamışım bilmiyorum. Cümle yapısı falan o kadar yakın geldi ki. Belki de O'nun hayatıma girmesini bekliyormuşumdur.

-Cem Yılmaz'a Uçan Adam Sabri'yi soruyorlar, şöyle diyor : ''Programınıza uçması için bir adam çıkarırsanız, O da uçar.''.

-Bu yukarıdaki olaylar ve daha fazlası için Bukowski şöyle demiş : ''Başka birinin gerçeği sizin de gerçeğinizse ve O bunu sizin için dillendiriyorsa, bu müthiştir..'' . Yazmaya çalışan bir adamı en çok mutlu edecek şey de birisinin düşüncelerini yakalayabilmektir, 'bence'.

-Msn yavaş yavaş hayatımızından çıkmaya başladı sanırım ya da insanlar büyüyünce böyle hissediyor bilmiyorum ama eskiden mahalledeki arkadaşlarımı eve gitsinler de msn'den konuşalım diye zorladığımı hatırlıyorum. Ne biliyim duygusallı şarkı sözleri yazardık, gece üç ya da dört gibi kaç kişi online diye sidik yarışı yapardık. Sanal dertleşmeler falan vardı hatta o şekilde edindiğim bir, iki iyi arkadaşım bile var benim ama yaklaşık bir senedir en fazla dört kere girmişimdir.

-Yukarıdaki şeyi yazarken ''Bizim zamanımızda Facebook, Twitter gibi şeyler yoktu tabii'' dedim kendi kendime. Sonra da şeyi düşündüm, bizim zamanımızda bazı şeylerin olmaması ne garip arkadaş. Sanki her şey bulunmuş gibi geliyordu bana. Mesela fotoğraflar alabileceği en canlı renkleri aldılar bence. Daha nasıl olacak ki? Hani babamların fotoğraflarına bakınca eski gibi geliyor ya, bizimkilere ilerde bakınca da öyle mi olacak?

-Bir de biz şöyle bir devrin çocuğuyuz, bilgisayar yeni yeni evlere girmeye başlıyor, zaten herkeste yok. Olanların da babası genellikle bir ya da iki saat izin veriyordu, bizim için nimetti o saatler. Sonrasında da dışarıya çıkıyorduk tabii, bilgisayar büyük bir zorunluluk değildi bizim için, zira internete 146'dan bağlanmışlığımız vardır. Şimdi çocukların neden dışarı çıkmadığını anlıyorum yavaş yavaş. Gün boyu oynayabilecekleri ve internet, oyunlar gibi şeylerle iyice cazip hale gelmiş bir bilgisayarları var. Çoğusunun oynayabileceği konsolları var.

-Yine kitapta gördüğüm bir olay vardı. Bukowski gitmediği bir açılış törenini anlatıyor ve hocası pek tabii anlıyor ama ders çıkışı Bukowski'yi bir kenara çekip, ne kadar güzel bir hikaye uydurduğu için övüyor falan. Benim lise kompozisyon maceralarım geldi aklıma. İlk kez orada yazabileceğimi düşünmüştüm zaten. Pek haylaz bir sınıftık ve her sene farklı öğretmenler geliyordu, istisnasız. Ve her gelen öğretmene hazır şekilde iki kalıbım vardı ve inanın hiç 85'in altında not almadım. O 15 puan da benim çivi yazım ve sol tarafta başlayıp sağ çarpazda biten paragraf düzenim yüzünden oluyordu. Harika bir şeyler yazdıysam -onlara göre- 90'ı alabiliyordum.

İki kalıp şöyleydi : 1- Lastiği patlamış bir kamyonet gibi yoldan çıkmak, 2- Sağa ayrılan ve ileriye de gidilebilen bir yolun ortasında kalıp, geriye gelememek. Bunları türetip türetip dayıyordum her sene.

Bukowski paragrafın sonunu şunun gibi bir şeyle bitirmiş bu arada : ''Anladım ki insanların sevdiği şey yalandı. Bu çok kolay olacağa benziyordu.''

-Taslaklarıma ''Suç'u oku'' diye kaydetmişim ve bir aydır orada bekliyor. İnsanın kitap kurdu bir sevgilisi olması çok güzel ki bana hemen temin etti kitabı. Bir gün yürürken ''şunu okumak istiyorum ya'' demiştim, alıvermiş. Very big cat.

-Bu 8gb ya da 4gb diye aldığım harddisklerin 3,768gb ya da 7,859gb bir miktar çıkması bir tek beni mi üzüyor?

-Hazırlamam gereken bir staj defteri var ve bu beni çok geriyor. İki sene sonra da yapmam gereken bir askerlik var, o bile germeye başladı.

-Twitter'da kendine gelen şeylere cevap vermeyen çok tarz adamlar var. Allah'ım büyüyünce n'olur onlar gibi olabileyim! Bir de bir kaç şey daha istiyordum, onlar buraya yazılmaz.

-Sık sık yazılan penceremden için ancak bu kadar madde olurdu, yetmesi dileğiyle kapatıyoruz.

-Bu arada 23 olmuş, 23 iyidir.

-Kapatırken Sean Lennon çalıyoruz, on again off again, tık.

-Pencere kapansın.

-Saygı benden.