Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2023 Pazar

muhtemelen üsküdar sahil

uzun süredir, bir süre boyunca bir şeyler yazmış olabilmenin ne kadar ağır ve zor bir durum olduğunu düşünüyorum. ucu güçsüzlüğe dokunabilecek herhangi bir düşüncem gibi; kendi kendime. bu iş nasıl yapılıyordu ve gerçekten hissettiğim kadar iyi miydim şüphesi kafamda her daim mevcut. genel hatlarıyla kendine çok güvenli ama mükemmele ulaşmak için sonsuz yol varmış gibi hisseden biriyim. seneler ilerledikçe yazdığım eski şeylere duyduğum utanç da azaldı. o yüzden ara sıra yazdığım kağıtları karıştırıyor ve nasıl bir insan olduğumu hatırlamaya çalışıyorum. çünkü her şey çok hızlı ve ne yazık ki verimli. yavaş olan ve çıktıları kimse tarafından denetlenmeyen hayatımı öyle özlüyorum ki bazen yaşayarak bunu atlatamayacakmışım gibi hissediyorum. işte bu hissi yenmek için tekrar bir kağıt çıkarttım. 

bazı şarkılar bende yazı yazma hissi uyandırıyor. bazı durumlar da öyle. bunun hep sürmesi ihtimalinden bahsederdik ve isterdik de. periyodu azalmış olsa da varlığını bilmek güzel. üsküdar sahil'deki büfede sosisli beklerken ve sonunda gibi olmadan vapurda bulunabilmenin ferahlatıcı duygularının bünyeme bıraktığı tadı almaya çalışırken hissettiğim şeyleri tam olarak anlatamayacağım için bu satırları yazmaya başladım. çünkü orada yoğun bir özlem duygusu tüm benliğimi ele geçirdi. bazen böyle olur ve oturup düşünmek yerine aklına gelen ilk şeyi yaparsın. hayat devam etmek ve elinde olan şekliyle kendini kabul ettirmek zorunda.

böyle şeyleri dile getirmeyi çok sevmesem de zehra'ya dönüp, faruk'un bu büfeye gelirken yolda beni arayarak iki çift kaşarlı karışık tost söylediği günleri çok özlediğimi söyledim. hiçbir zaman o kadar boş, hiçbir zaman o kadar verimsiz olamayacağımızı bilmek içimde hakikaten esaslı bir sancı oluşturdu. çirkin erkeklerle dolu çevremizde yaşadığımız ve bu anda var olan tüm iletişimsizliğimize rağmen ince bağlarla, hala daha birbirine tutunmaya çalışan o gerçek duygu her şeye rağmen hep vardı. zubi'nin elinde yirmi tane ıslak hamburgerle yaşadığı heyecan ve doğuş'un yirmili yaşlarda okumaya başladığı için utandığı kitaplar. geyikli gece. oruç aruoba. tophane'de lakers maçları. gece 03:00'da babamı arayıp kartal merkezden beni almasını söylemek zorunda kaldığım anlar. bir yandan hep hayatımın merkezinde olmuş ve zehra'nın bile plan yaparken bana maç gününü sormasını gerektirecek manyaklıkla bir fenerbahçe sevgisi. her şey ne kadar yoğun ve çokmuş. her şey korkutucu derecede gerçek. lise hayatım ve türkçe rap kapüşonlusuyla bahariye'den inişim. doruk ile yirmi kişilik bir arkadaş listesini tek tek çizmemiz ve 2023 yılında haklı çıkmış olmamız. umarım birbirimizin üstünü de çizmemişizdir. onunla iq puanımız aynı çıktığında çok fazla sevinmiştim. çağrı'ya neyim var ki şarkısının sözlerini çıkartabileceğimi kanıtlama çabalarım. çoban, yusuf ve erdal ile buluştuğumuz ve sadeleştirilemez paydalar. onlara zehra'yı ilk anlattığım günler. sakarya'da bir cafede oturup pasta yerken kaçırdığım ilk galatasaray maçı. ortasından kesip intrenete koyduğumuz fotoğraf. ilk kez birlikte maç izlerken kırmaya ramak kaldığım koltuk. benim bazen hiç sakin kalamadığım gerçeği. bunu arkadaşlarıma anlatırken benimle gurur duymalarına gurur duymam. öyle çok şey paylaştık ve öyle boş şeyler konuştuk ki ben bir daha hiçbir zaman o dönemlerde yaşadığım kadar yoğun bir arkadaş olgusu hissedemedim. hiç kimseye de ağırlığı olan şeyler anlatmadım. insan yirmi yaşında yaşadığı taşkın duyguların hayatı için böyle büyük ağırlıklar oluşturabileceğini tahmin edemiyor. gittikçe zayıflayan ama var olmaktan da vazçgeçemeyen bağların hayatını bu denli titrekleştireceğini de. 

tüm bu duyguların çıktığı senelerin üç, dört sene sonrasında ben bambaşka bir adam oldum. neden aranmadığımı, neden habersiz bırakıldığımı ve neden bazen tüm bağları kendi ellerimle oluşturmaya çalışıyormuşum gibi hissettiğimi anlamaya çalıştım. kendini bencillikle suçlayabilecek bir insan olduğumu düşünüyorum. buna rağmen sonuç hiç öyle çıkmadı. insanların anlayamayacağını ya da yorumlayamayacağını düşündüğüm konularda çok fazla cümle kurmamaya başladım. bunun bir ucu kendini beğenmişliğe mi uzanıyor yoksa insanların çoğu zaman diğer bir insanı hiç dinlememesine ve tamamen yüzeysel hallerine mi? bilmiyorum. insanların dahil olduğu her şeyden çok yoruldum ve her şeyden çok bıktım. beni her detayıyla dinlediğini bildiğim ve gerçekten bir şeyler değiştirmek için yorum yaptığına emin olduğum yalnızca bir kişi varmış gibi hissediyorum. muhakkak başka paydaşlar -bu kelimeden nefret ederim çünkü iş hayatının bana kattığı şeylerden hoşlanmam. silip başka bir kelime yazacaktım ama samimiyetsizliği sevmediğimin bir anlatısı olarak alalım bunu- da var ve hala bazen yoğun şeyler hissetmek mümkün ama periyotları o kadar uzadı ki ben bazen var olmalarını sorguluyorum. çünkü var olmak çok yoğun ve çok büyük bir olgudur. var isen var olduğuna yakışır şeyler yapmalısındır diye düşünürüm çok uzun zamandır. var isen gerçekten var ol ve var olduğunu karşındakine hissettir diye telkin ederim kendime. karşımda da hep bunu isterim. işte bunun gerçekliğini bir kez sorguladığın zaman hayatın bir daha hiç eskisi gibi olmuyor. muhtemelen olmayacak da. burada bulunan muhtemelen kelimesi eren tolga onur'un kısa özetidir. hiçbir zaman ucunda umut bulunan bir kapıyı kapatmak istemem. her zaman, hep bir şeylerin olabiliceğini düşünürüm. ben böyle yaşıyorum. 

bir sürü kişi hayatıma giriyor, bir sürü kişi tüm bu saydığım insanlardan çok daha yakın oluyor ve hatta kendisini benim omzumun yanında görüyor. tost yemiyorum ama bir sürü şey yiyorum. zehra da dahil oluyor. yiyoruz. zehra'nın dahil olduğu bağlarım muhakkak daha kuvvetli oluyor. bizim ilişkilerimiz nedense yemek ekseninde kuruluyor. sadece yemek yemek için kilometrelerce yol gidiyoruz. hiçbir zaman sarıyer'deki tavuk dönercide aldığım tadı alamıyorum. muhakkak hala kadıköy merkezdeki börekçiye gidiyorum. serkan yılmaz'ı göremiyorum. tek büfe'de yirmi tane hamburger yediğimiz günlerden sadece iki tane patso yediğimiz günlere uzanan bir kitap yazılır gibi hissediyorum. tek büfe korkunç hale gelmiş. boğanın altında zurna dürüm yemek istiyorum. bir kg sütaş kaşarı el ile kopararak yemek istiyorum. el yapımı burger işi keşke bu kadar büyümeseydi diyorum. hep ama hep yemek yemeyi düşünüyorum. hayatım ne yiyeceğimi düşünerek geçiyor. ben on sekiz yaşımdayken de böyleydim. tutarlılığım ne hoş. henüz hafta başında, o hafta sonu ne yiyeceğimizi sorardım çocuklarla. bir de hep ritüellerim vardı gerçekleştirmeden rahat etmediğim. biliyorsun, ritüellere bayılırım. esnaflarla çok samimi olmayı sevmem ama aynı esnaflarla muhakkak iletişim halinde olurum. sakarya'ya gidersek ve ıslama köfte yemeye karar verirsek -ki veririz-, istanbul'a döneceğimiz gün son kez gittiğimizde, bize üzüldüğünü düşündüğümüz -ve muhtemelen hissettiğimiz- garsonu muhakkak ararım. bulamam. muhtemelen bugün izinlidir diye düşünürüm. muhtemelen.

17 Kasım 2013 Pazar

Dedemin Cenazesinde But Yedim


Yabancıların 'homesick' dedikleri, bizde anlamının ne olduğunu tam olarak bilmediğim bir olay var. Bende bunun ufak bir versiyonu mevcut sanırım. İstanbul'dan her çıktığımda garip bir huzursuzluk hissediyorum. Yani İstanbul'da olunca her şey daha iyi olacakmış gibi. Bunun derininde çocukluğumun tüm yazlarının geçtiği Çıldır, yani Ardahan olabilir diye düşünürüm hep.

Hayatımın hiçbir evresinde yalnızlığı sevemedim. Belki de korku haline getirdim. Bu yüzden de arkadaşlarıma ve sevilenlere karşı çok sahiplenici hatta bunaltıcı bir adam oldum. Aklım çalışmaya başladığı yaşlardan itibaren Çıldır benim için çok büyük korkuydu. Arkadaş yok, bilgisayar yok, bisiklet yok. Anneannem ve dedem var. En fazla ne yapılabilir?

Oraya adımımı attığım ilk günü öyle net hatırlıyorum ki bazen ben bile şaşırıyorum. Köyümüzün Gürcistan sınırına yakın olmasından ötürü, jandarma kontrolünden geçerek girdiğim toprak yola ilk arabamızla geçişimizi ve babamın bana o malum evi gösterdiği virajı, açıyı, 'Kenarbel' köy tabelasını unutamam. Evin yanına gider gitmez, kare kare kesilmiş kahverengi ve çimen dolu bir yığın görmüştüm. Acayip düzenli ve önemli bir şeymiş gibi dizilmişti. Merak konusunda çocukluktan gelen dürtülerin ilk adımlarını o gün ailecek hissetmiştik. Kare kare kesilmiş o şeylere arabadan iner inmez basıp içine batmıştım. Sonra onların birer tezek olduğunu öğrenmiştim. Boktan sanat yapılması fikri ve bunun sonunda açığa ısı oluşturan bir şey çıkması durumu dedemi gözümde dünyanın en akıllı insanı yapmıştı.

Diğer gün mecburi arkadaşım olan teyzemin oğlu traktörün kasasından atlayıp burnunu kanattığında, ben de anneme ağlaya ağlaya burnuma iki pamuk tıktırmıştım. Günün sonunda 'burnun yamulur bak, biraz daha tutarsan koca burunlu olursun' demişti annem. O gün değil ama başka gün basket oynarken dirsek ile yamulmuştu. Sonra beni zorla, komşunun bir çocuğuyla tanıştırdılar. Onlar da bizim gibi yaz tatili için gelmişlerdi. Ekmeğe eppek, zeytine zeytun demiyordu. Gidek, kalak, oynayak da demiyordu. Bayağı şaşırmıştım. İsminin önemi yok, Ömer olsun.

Belki zorunluluktan, belki de farkında olmadan çok yakın arkadaş olmuştuk. Arkadaşlığımızın nişanı olarak da iki tane sokak kedisini edinmiştik. İki ay boyunca onları büyütüp, bir şekilde İstanbul'a götürmeyi kendimize hedef bellemiştik. Fakat kediler çok pisti. İkinci gün, kovaya su doldurup kedileri bir güzel yıkadık. Kedilere ne kadar iyi davrandığımızı düşündüğümüz sıralarda iki kedinin de öldüğünü öğrendik. Hayatıma dair tutmayan ilk planım budur. Sonrası çok daha kolay şekilde oldu. Benim açımdan kurma kısmı hiç değişmedi zaten.

Kediler gidince, biz de pek fazla konuşamaz olduk. O yaz bir çok şey yaptık yine de. Fazla üzüntü vermeyen bir ayrılık yaşadık.

Ergenliğe girer girmez, ''bananö yööö ben gelmiyorum köye falan'' moduna girmem de kaçınılmazdı. Çok uzun süreler köye gitmedim. Sonra birden bir şey oldu ve ben kendimi köyde buldum. Başka bir şeyler de olmuş olacak ki Ömer de orada oldu. Bir kere bahsetmiştim, eski bir dostla konuşmak tekrar aşık olmaya benziyor sanırım diye. Seni tanır mı tanımaz mı çekingenliği falan. Tanıdı, ilk önce o geldi hatta. İki büyük adam olarak malum toprak yoldan yürümeye başladık.

Bana ilk kez bir köpeğin saldırdığı, iki tarafı taşla örülü ilk sapaktan saptık. Top oynadığımız zaman kullandığımız en yüksek taş yığının üzerindeki bir iki taş dökülmüştü. Yosma Teyze hala daha bordo eşarbını başına bağlamayı ihmal etmiyordu. Sarı renk yeleği de aynı solgunlukta duruyordu. Değişmeyen şeyler nasıl da güzel. Kazların sayısı sanki hep yirmi gibiydi. Ben on yaşındayken de yirmiydi, şimdi de yirmi. Kola ve cips satmayan bakkalın yanından da geçtik. İlk duyduğumda nasıl şok olduğumuzu hatırlattı Ömer. Annemden bir hevesle aldığımız paralar cebimizde kalmıştı. Kola ve cipsi geçtim, herhangi markalı bir ürün de yoktu. Hala daha yok mu diye bakmadık. Belki de öyle kalsın istiyorduk. Çıldır'ın merkezine giden tek taşıma aracı yine her zamanki yerinde duruyordu. Hala daha sadece iki kişinin arabası vardı. Birisi de dayım oluyordu zaten. İneklerin su içtiği göl kenarında biraz durduk.

Ömer'in hafızası en az benim kadar iyidir. Babamın peşinden nasıl hevesle balık tutmaya gittiğimizi anımsattı. ''Hiç beceremezdin. İlk yarım saatten sonra suratın asık asık futbol oynamaya kaçardık'' dedi. ''Ne yapayım oğlum? Babama benzemek hayatım boyunca yapamadığım ve hep uğraştığım bir şey oldu işte'' dedim. Cidden de sevmem balık tutmayı. Hala daha öğrenmek isterim ama. Çünkü babamın yaparken en çok zevk aldığı şey o. İlla ki bir bildiği vardır. Yine de babamla balık tutmaya niyetlendiğimiz her günün sonu kendimi basketbol sahasında bulmayı ihmal etmem. Bir şeyler yapacak kadar boş zamanım varsa, kendi sevdiğim şeyleri yapmalıyım diye düşünürüm. Belki de büyümek ve ısrarla babaya benzeyememek bu olsa gerek.

Uzun bir yürüme eyleminin ardından eve girdik. İlk kez bir kızı sıkıştırdığım odaya geçtik Ömer ile. O'na anlatınca nasıl kahkahalar attığımızı hatırladım. Henüz on yaşında falandık. Kızla saklambaç oynarken ''televizyonda gördüğüm şeyleri yapalım mı?'' tarzı bir muhabbet geçmişti. Sonra annem bizi yakalamıştı. İsmi önemli değil, Esma olsun. Esma bir daha benim suratıma hiç bakmadı. Ben her gittiğimde O'nu görüp gıcık gibi baksam da O bana hiç bakmadı. Hatta bunu yirmi yaşında bile yaptım. Sonra da pis pis güldüm. Esma hiç tanımamış gibi bakmayı nasıl başarıyor diye de aklımdan geçirdim. Beni gerçekten tanımıyor olma olasılığını hiç düşünmedim. Sonuçta ilk utanmalarımızdı. Esma belki sonradan bir daha hiç utanmamıştır. Ne güzel hayat.

Ömer keyifli keyifli ''senin anneyle baba lise aşkıydı di mi lan?'' deyip güldü. Onaylayıp, devam ettim. Babamın yaptığı haylazlıkları, iki köy arasında annemi görmek için yürüdüğü malum yolu falan anlattım. Sonra aslında nasıl sevgisini çok da gösteremeyen bir adam olduğunu anlattım.

Bayağı bayağı sustuk. Garip bir hüzün kapladı. İlk kez orada kötü bir rüya gördüğümü hatırladım. Rüyamda babamın beni sevmediğini, evlatlık vermeye çalıştığını görmüştüm. Sabah kalkınca annemleri köy evinde bulamayınca ağlamıştım. Annem sonradan sorunca da yataktan düştüğümü falan söylemiştim. Aynı o duygu doldu içime. Ömer'e baktım. Bir şeyler saklıyormuş gibi hissettim.

''Bu işler niye böyle olmuyor be abicim?'' dedi.

''Bak Ömer'' dedim. ''Ben babamı, annemi çok fazla seviyorum lan'' dedim. ''Ben on yaşında bile annecim, babacım diyememiş adamım oğlum.'' dedim. ''Ben gösteremem. Onlara duyduğun sevgi gösterilmez zaten. Sanki öyle olmalıymış gibi. Mesela kardeşim oldu. Her şeyden fazla sevdiğimden öyle çok sahiplendim ki en ufak şeyine bile fazla tepki veriyorum. Sanki ben uyarmazsam kötü yetişecekmiş gibi geliyor'' dedim.

''Bizim gibi büyüyen adamlarda bu hep böyle olur zaten. Senin suçun değil.'' dedi.

''Sonra, senin soruna geliyorum. Bu sevgi var ya, birikip birikip içinde gizli bir yerde depolanıyor. Sen onu evirip çevirip garip hallere getiriyorsun. Sonra birisini buluyorsun, zavallı. Tüm o içindekini O'na kusuyorsun. Beklenen, özlenen, açığa çıkan yapıyorsun O'nu. Seni doğurmamış, sana para vermemiş, seninle aynı odada yatmamış birisine gösteriyorsun her şeyi. Tabii ki garip karşılar. Kim dayanır oğlum buna? Kim kaldırır bu yükü? Manyak mısın sen?'' dedim.

''Neyden bahsediyorsun kardeşim sen?'' demedi. Bu işlerin hangi işler olduğunu ikimiz de iyi biliyorduk. Her konuşmanın sonu, her yazının noktası bir şekilde bu işlere geliyordu zaten.

Annem bizi sesledi. Tavuk yapmışlardı. Hayatım boyunca en çok sevdiğim akrabam olan dedemi hatırladım. O'nun cenazesinde tam 12 tane tavuk budunu tek başıma yediğim zaman nasıl rahatladığımı hatırladım. O gün hiç ağlayamamıştım.

''Ben but alayım. Başka bir yerinden verme.'' dedim anneme.

''Eppek yeyin oğul, doymazsınız.'' dedi anneannem.

Ömer güldü. Biliyordu.

Ben biraz üzüldüm.