Umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2014 Perşembe

Kör Sevgilim


''Tren yolları boyu düşündüm'' cümlesini ilk duyduğumda tren yolunun tam yanından geçiyordum. Tavukçu'nun karşısından. O zaman Tavukçu daha açılmamıştı. Yerinde de tavuk dönerci vardı. Bazen, çok fazla umursamadan hareket edebiliyorum. Tavuk döner almak için duran arkadaşımı görünce, ''Martı eti oğlum bunlar, başka yer mi bulamadın?'' dediğimde de solda oturan adamı umursamamıştım. Dükkan sahibi bakışını yakalar yakalamaz topuklamamla birlikte ''Ne demeye çalıştın lan sen?'' sesi ve sonrasında oluşan o pis utanç duygusu. Böyle ayrıntıları hatırlamak benim hayatımın cezası sanırım. Hemen ilerisindeki çiğ köfteci dükkanının yanında, kıza O'ndan hiç sıkılamadığımı söylemiştim çünkü. Çakıl taşları dökülmüş yoldan geçerken direğe çarpmaya çok az kalmıştı. Yanımdaki patates arabasında görece ucuz patates satılıyordu. Yağmur yağıyordu ve ben otobüsleri bombalamak istiyordum. Yeşil pardösülü kadın bütün halalarıma tek tek benziyordu. Midem bulanıyordu.

Müzik dinlerken hissettiğim duygu, kapşonlu bir şeyi giyerken hissettiğimle aynı. Her şeyi başaracakmışım gibi. İnsanlar hep benimle aynı paydada buluşuyormuş gibi. Bir adım daha atsam her şey güzel olacakmış gibi. Bir adım, her zaman için fazla mıdır? Bir adım daha atmak olağan bir şeyi zorlamak mıdır? Hayatın akışına müdahale etmek midir bir adım atmak? Olacağı  varsa, sen evinde otururken bile camdan gelip girebiliyor çünkü. Yine de bir adım daha atıyorum. Bir adım daha atıp yürüyorum iç kesimlere doğru. Hayatım boyunca yürüyorum. Nereye yürüdüğümü bilmeden yürüyorum. Bir an nefesleniyorum, her şey çok güzel oluyor. Her şey bazı anlarda çok güzel oluyor. Ben hep sabit kalmak istiyorum. Her şey neden bu kadar fazla değişiyor? Ben değişmemekten yanayım. Bütün toplum bir olup, değişmemek için yemin edelim istiyorum. İmzalar atılsın, yer yerinden oynasın istiyorum. Neden sürekli hareket etmek zorundayız? Neden sürekli yeni bir hayat için heveslenmek zorundayız? Neden etki, karşılığında yeterli bir tepki oluşturmuyor? Bütün fizik kanunlarına sövüyorum.

Sahile iniyorum sahile. Kaçıyorum yani. Benim gitmekten anladığım tek şey var. Sahile inmek. Yoksa kim nereye gidebiliyor ki günümüzde? Kendimi kandırmayı hiç beceremiyorum. Aklıma ufak oyunlar oynayıp, kendime gerekeni yapamıyorum. O yüzden de sadece karar alıyorum. Karar alıyorum ve o kadar güzel uygulayamıyorum ki, dışarıdan tam olarak vapurdaki ters kapıyı bekleyen çocuk olarak gözüküyorum. Tatlı çocuk diyerek yanağımı sıkacaklarmış gibi geliyor bana. İnsanlar ta içlerine nasıl dizgin vuruyorlar? Benim beynimde bir yankı başladığında, tüm bedenimi ele geçirmesi birkaç saati almıyor. Dışarıya karşı katı olduğum oranda, kendime karşı savunmasızım. Oysa burnum bile yamuktur çok yakından bakınca. Basketbol oynadığım dönemlerden kalma bu izden bile gurur duyan bir adamım ben. Her şeyi bu kadar özel kılacak ne vardı?

Banklarda oturup hiçbir şey okumuyorum. Banka oturup bir şeyler okusaydım, kendi kör sevgilimi bulabilir miydim acaba diye de düşünüyorum. Sahi, insanın kaç deneme hakkı var hayatta? Bankta otururken bile bekliyorum. Kör sevgilimi bekliyorum. Kör olduğu için herkes tarafından dışlanmış, hayatta tutunacak her dalı elinden şiddetle alınmış, oradan oraya dönüp dolaşmış, en son bana kalmış kör sevgilimi arıyorum. İnsanların hepsinden nefret etsin istiyorum. O'nun gözlüğü olmak istiyorum vesselam. Ben gidersem göremesin istiyorum. ''Bana mı kaldın gııı?'' diyeceğim kör sevgilimi arıyorum. En son seçenek olduğum için değil de, en son seçenek olmayı bekleyecek kadar gerizekalı olduğum için kör sevgilimi seviyorum. ''Hep denedim, hep yenildim bebek. Daha iyi yenilmeye var mısın?'' dediğim kör sevgilimi kaybediyorum.

''Seni keşke gözlerim varken sevebilseydim'' diyor bana. Bense onu karşıma alıp bayağı güzel beylik laflar ediyorum.

''Gel sana biraz zamandan bahsedeyim.'' diyorum. ''Bir şeylerin zamanı bizim elimizde değildir. Ben böyle inanıyorum. İçinin zamanı vardır mesela. İçin geçmiştir ya da gelecektir. Bunu sen isteyemezsin. Bunu sen ayarlayamazsın. Olacak olan şey, sadece, olur. Ve sen de çırpınmaya devam edersin çünkü aciz olduğunu sana sürekli olarak gösterirler. Sen de bunu bilerek, haddini bilirsin.'' diye ekliyorum. Ne acı, ben haddimi hiç bilmiyorum.

Ne zaman ki denize sırtımı veriyorum, üşüyorum. Yol gözümde hiç büyümüyor, kör sevgilimi her tren yolu kenarından tekrar buluyorum. Kör sevgilim bana bakıyor. Bana da böyle umutlusu yaraşırdı diyorum kendi kendime. Kör sevgilimin sırtından kendimi övüyorum. Kör sevgilim yanaklarımı sıkıyor. Tıpkı patates kızartması yedikten sonra, salondaki bütün koltukların başlarına basa basa atladığım o günlere dönüyorum. Yeşil pardösülü halamların burunlarına parmaklarımı sokup uyandırdığım günlere geri dönüyorum tekrar. Kedileri sevmeye başladığım için kendimden utanmıyorum.

''Sakallarını kesmişsin?'' diyor.

''Bu aralar çok sıkıntılıyım. Yazı yazabilmek için penceremden gözüken ve henüz çiçek açmış ağacın yeşermesini bekledim güzelim. Aradığım huzuru yeni evimizde buldum anlayacağın. Sana anlatacak o kadar çok hikayem var ki bilemezsin. Fakat ilk kez tanıştığın bir insana anlatacak çok hikayen olması gibi saf bir durum değil bu. Seni uyarmak isterim'' demek istiyorum ama diyemiyorum.

''Vazgeçtin demek?'' diye ekliyor.

''BEN YOK OLMAK İSTEMİYORUM ALLAH'IN KÖRÜ. BENİ SEVİYOR MUSUN? BENİ GÖRÜYOR MUSUN?'' diye bağırmak geliyor içimden. Sonra, insanlara böyle bir soru sormanın ne kadar büyük bir utanç kaynağı olacağı aklıma geliyor. Tavuk dönerci abinin verdiği utancı tekrardan yaşamamak için kaçıyorum.

''Ben vazgeçemem, bilirsin. Eylemlerimin söylediklerimi yakalayamadağı çok zamanlar olmuştur. CV için fotoğrafa ihtiyaç oldu, ondan mütevellit kestim. İnsanlar bu aralar ciddiyetten yanalar.'' diyorum koşarken.

Beni sadece sakallıyken sevebildiğini düşünüyorum. Sadece bir sakaldan nasıl da hayat özetimi çıkarttı ama diyerek gurur duyuyorum kör sevgilimle.

''Bu iş böyle olmaz'' diye bağırıyor arkamdan.

''Bu işin kuralı istediğinin olmaması ise eğer, ben de en azından devranın dediğini yapmayacağım. Sakallarımı tekrar uzattığımda kesişeceğiz.'' diye söz veriyorum içimden. Kör olmasından mütevellit duyu organları ziyadesiyle gelişmiş kör sevgilim beni duyuyor. İçten içe de gurur duyuyor. Bu kez ben biliyorum.

Utanmadan hala söz veriyorum.

--

tekrar okuyacaksanız: https://www.youtube.com/watch?v=PAu9-w68RJs

4 Şubat 2014 Salı

Yerlere Bir Elmadır Elimden Düşer


''ben tekrar pencereye çıkınca
bütün kuşlar havaya gidiyor''

İnsanın kendi başına dolaşması, fener'in -bana özel şeyleri küçük harfle yazarım- kazandığı bir haftaya denk. Genel olarak, pencereden baktığım akşamlar dışarıya çıkarım. Hayatımın uzun bir dönemini şişko bir adam olarak geçirirken bile yürüme eylemine üşenmezdim. Hem yürürken daha çok umut edersin. Her özel noktanın sadece sana özel alt anlamları olur ve her geçtiğinde yeniden canlanır. Hem bunlar yer değiştirebilir, gömülebilir ve tekrardan inşa edilebilir. Beyin çok geniş, kafam çok büyük.

Aşağıya inmek için -biz pendik çarşısına ''aşağı'' deriz- iki tane yol vardır. Polislerin seyyar cafeleri haline getirdikleri ve sonu köşede taksi durağı barındıran garip yola çıkan taraf yahut köpekli evler ve dede bakkalın -Ki burada üç dede vardır. Birisi eceliyle, birisi de o dönemler çok şaşırmama yol açacak şekilde, müzik sesi açılarak ve susturucuyla öldürülmüştür. Üçüncü adam dede falan değil. Babamdan küçük. Yaşıyor.- bulunduğu yokuştan inip, sağa dönerek ve yine köşedeki garip taksi durağına ulaşarak giden yol. Bu arada taksi durağı bir senedir falan orada. Eskiden hastanenin yakınlarındaydı. Yanında kebap dükkanı vardı. Şimdiki yerinde çiçekçi var. Güzel detay.

Dede bakkalın yanında çok fazla özendiğim iki abi vardı. Sadece yabancı filmlerde bulacağınız evleri ve bahçelerinde yarım basketbol sahası vardı. Potaları okuldakiler gibi sert değildi, turuncuydu. Bir de fileleri demirdendi. Her gece teke tek maç yaparlardı. O dönemler benden iki yaş büyük bir abim olmasını isterdim. Sonra benden on iki yaş küçük kardeşim oldu. Babalarının kırmızı bir Toyota'sı vardı. Dünya üzerindeki en temiz arabaydı. Böyle adamlar yaşamak için dünyaya getirilmiş gibi gelirdi bana hep. Her şeyleri en iyisi. Çocukları maç yaparken hep gülerdi. Birisinin saçı uzundu. O aralar benim saçımı Murat Abi keserdi ve insan içine çıkmaya utanırdım.

Ben son aylarda polislerin seyyar cafelerinin oradan geçip gitmeyi tercih ediyorum. Durak oraya daha yakın diye değil. Bu sefer nedensizce dede bakkalın oradan geçiyorum. Televizyon tamircisi ve aşırı dindar abi bakkalla kavga halinde. ''Utanmıyor musun dini yanlış yansıtmaya?'' demek istiyorum ama diyemiyorum. Lise yıllarında bana sorduğu ''Karı kız durumları nasıl lan?'' sorusuna, ''Sanane ulan -esaslı bir küfür-'' şeklinde cevap verdiğim için konuşamadığımız arkadaşımın eski evinin yanından geçiyorum. Bir ara emo olmuştu, onu hatırlıyorum. Emolar genelde gelecekte çok düzgün insanlar oluyorlar. Dibi görüp tekrar yükselmek gibi bir şey herhalde. Annesinin bana ''oğlum siz yakın arkadaşsınız, niye öyle yapıyorsun?'' dediği aklıma geliyor. Aynı şekilde anneme küfür ettiği için -bana da etmiş olabilir. problem değil- göbeğinin tam ortasına tekme attığım ilkokul arkadaşımın annesinin de buna benzer bir şey dediğini hatırlıyorum. Böyle saçma şeyleri niye hatırlıyorum? Tabii bu arada ilkokuldaki halim ve ortaokul halimdeki bu inanılmaz farkı anlayamıyorum. Hele lise ve sonrasını hiç bilemiyorum. Hayatım sürekli heyecanlı ve sakin birisi olarak değişmekte. Uzun süredir sakin tarafında kaldığımı fark ediyorum.

Yolun taksi durağına çıktığından bahsetmiştim. Ben okuduğum şeyleri çok acayip şekilde hatırlarım ama şiir gibi olan şeyleri hiç hatırlamam. Hepsini tekrardan okuyunca, tekrardan anlamlandırırım. Bazen iyi bazen kötü. Bazen de unutmamış oluyorum. Mesela taksi durağına adım attığım anda kafamda;

'sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur' beliriyor.
'sen beni öpersen belki de ben gansterleşirim. belki de şair olurum ve seni de aldırırım yanıma' da beliriyor. ''Ulan yavaş ol hayvan'' diyorum kendi kendime. Bu ne cüret?

Viyadükten geçerken orası adına yazdığım bir yazı geliyor aklıma. O dönemlerde kendimi beğeniyorum, ne yalan söyleyeyim. Viyadükten geçerken kendimi beğeniyorum. Çünkü o zaman garip yürümüyordum, dengeliydim. Çünkü o zaman aşağıya bakıyorduk. Çünkü o zaman boyum uzun idi diyorum kendi kendime. Kulaklığımı almadığım her gün kendi kendime bir şeyler diyorum. Kafam çok büyük ama olsun;

''çirkin olduğum için aynaya bakmazsam; güzelim''.

Aşağıda bir tam tur attıktan sonra -ve elbette dünyanın en iyi çiğ köftecisinin, içinde maydonoz yok, önünden geçtikten sonra- viyadüğün sağ tarafından yukarıya çıkıyorum. Mesela dengeli yürürken sol tarafından çıkıyordum. Buna kim karar veriyor? Ben. O yüzden de yine sağ taraftan çıkıyorum. Bir erkek yalnız yürürken paytak paytak yürüyormuş gibi geliyor bana. Belki de bana özeldir. Saat takmazsam da böyle geliyor. İki tane bomboş sallanan kol. Tabii ki dengesiz.

Tam viyadüğün bitişinde ''Benim kardeşime sarkmışsın -sarkmak ne demek lan?-'' diyerek -yüksek ihtimal canı çok sıkılmıştı- bana durduk yere sataşan çocuk geliyor aklıma. ''Gel lan bostana inelim, orada kapışalım'' deyip bostana indirmiştim çocuğu. Sonra da eve doğru koşmuştum. O yaştaki bir çocuk için güzel manevraymış. Sadece bu yüzden, benden adam olabilir. Bir de ''elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim'' dizesini bildiğim için.

İster istemez -illa ki ister- taksi durağından geçiyorum yine. Evimin yerini ben değil babam seçiyor. Ne yapabilirim?

''artık seni bir çiçeğin yerine kopartmak istiyorum sevgilim.
işte sahneden indim ve öpüyorum ağzından'' diyor yine hafızam. Tövbe estağfurullah. İyice içimizden geleni yapıyoruz bugünlerde diye düşünüyorum bu sefer de. Büyük terbiyesizlik yapıyoruz. Etikleri çiğniyoruz mazallah diyorum. Baya değişik hisler fark ediyorum kendimde. Fakat zamansızmış diyorlar. Öyle miymiş sahi? Kim karar veriyor? Bu sefer ben değil. Zamanı kim belirliyor? Ben her şeyin gerektiği zamanda olduğuna inanırım mesela. Diğer tarafta pozitif bir etki yaratsın diye yapmam bunu ama. Diğer taraf burada çift anlamlı oluyor bu arada. Hem kişi hem göreceğimiz yer. Babam şu satırları okusa benimle gurur duyardı diye düşünüyorum tam şu anda. Hala daha inanıyorum, cuma günleri biraz daha fazla.

Aradaki saçma tali yolu kullanarak -tali yol kelimesini ilk kez duyduğum ortaokul sınıfındaki konumumu da hatırlıyorum bu arada- dede bakkal yoluna sapmayı da ihmal etmiyorum. Kafam o gün ne kadar karışıkmış. İki kardeşi arıyor gözlerim. Pota yıkılmış. Berbat ve yeni bir çardak yapılmış yerine. Abilerin şu sıralar ne kadar mutsuz olduğunu düşünüyorum. Büyük olan kesin saçını bile kestirmiştir diyorum kendi kendime. Sakalım falan uzun bu arada, kendimi çok büyük bir şeymiş gibi hissediyorum. Abileri geçtim. Kırmızı Toyota gitmiş. Beyaz bir Toyota gelmiş yerine. Yeni model. Ve bahçeye park edilmiş. ''Orası abilerin yeriydi ulan'' diyesim geliyor. Tabii ki yine diyemiyorum. Zaten abileri yirmi dört yaşındalarmış gibi hatırlıyorum. Artık onlara abi falan demiyorum.

Bu eve son kez giriyorum. Babam taşınacağımızı söylüyor çünkü. Babaların sözü bugünlerde çok az dinleniyormuş. Bence sakıncası yok. O yokuştan bir daha çıkarsam yine,

''bak ben sana ay aldım al ay aldım bak ben sana'' demek istiyorum. İlerideki bir tarihte. Herhangi bir tarihte.

Kuvvetle muhtemel Sapanca'dan alınmış bir elma düşüyor yokuştan. Peşinde çocuk falan da yok.

''lülelitaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
sana sapanca'dan bir sepet elma almışım'' mı desem diyorum kendi kendime, yoksa şey mi desem diyorum. Şey. Hiçbirisini kendi kendime demiyorum. Henüz aklım yerinde.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Banliyö Trenleri Tekrar Açılmış


Bir ağaç ve benim aynı gün 'ilk kez' görülmüş olma olasılığımız nedir? Ya da bir ağaç ve benim aynı gün ilk kez görülmüş olma olasılığımızın benim yolumda bir değişiklik yapmasının olasılığı nedir? Yolumda olacak olan değişikliklerin olasılıkları nedir? Çok fazla düşündüğüm konusunda çok uzun süredir hemfikiriz. Çok da fazla olasılık hesaplarım. Tutup tutmamasıyla pek fazla ilgilenmeden. O gün de yine fazla şey hesapladım. Beynimin yanmasına çok az kala, çok saçma şeyler yaptım.

Sadece kendim için yürümeyeli çok fazla süre olmuştu. Bir şeyleri düşünmekten kaçarak yaşamaya çalıştığımız uzun bir süre. İnsan böyle zamanlarda kendi için bir şeyler yapmaktan çekiniyor. İnsanın kendi kendine çekinmesi ne garip. İşte öyle saçma bir anda gittim o banka. Onca senedir yürüdüğüm yolun üzerindeki herhangi bir bank. Herhangi birisiyle oturulabilecek herhangi bir bank. Herhangi bir bank olmasına rağmen, henüz denenmemiş herhangi bir bank. O gün konuşacak birisine ihtiyacım vardı ve oturdum.

Konuşacak birileri her zaman bulunur ama zeytinli poğaça sevmediğin halde, elinde gereğinden fazla zeytinli poğaça olmasını açıklayabileceğin insanlara ihtiyacın var. Ya da görür görmez baygın gözünü pörtleteceğin bir köpeğe. İşte böyle bir günde, bir ağaçla ilk kez kesişebilmenin olasılığı düşüktür. İnsanın hayatını değiştiren olayların hepsi ama hepsi düşük olasılıklardan oluşur. Hiç tahmin edemeyeceğin şeylerden. Çok düşük olasılıklardan. Belki hiç olmayacakmış gibi olanlardan. Büyük olasılıklar tatmin etmez. Oluştuğunu gördüğüm şeyler hoşuma gitmez. Hayatımı bu tür ufak olasılıklara sığdırmak ne kadar doğru bilmiyorum ama en azından kendi istediğim gibi yaşıyorum. Neyse, köpek diyorduk. O gün çok fazla köpek vardı. Kuduz olma olasılığı olan bir köpek tarafından ısırılmamın bir ayı henüz dolmuştu. Yine de, ben bankta otururken köpekleri değil, neyi düşündüğümü düşündüm.

Böyle anlarda çok alakasız sahneler aklıma gelir. Belki de alakalıdır, bilmiyorum. Beyin konusunda pek düşünme ve seçme hakkına sahip değiliz zaten. Üniversiteye gittiğim ilk yıllardı. Okulun yokuşunu çıkarken, dört erkek, bir kız iken ve konuşabilecek, abartılabilecek bir sürü şey varken neden birisi çıkıp da ''Hayattaki mottonuz nedir?'' diye sordu bilmiyorum. Sonuç olarak mühendislik okuyorduk ve konuşacak daha hakiki konular olmalıydı. Yani onların olmalıydı. Ben genelde mühendis gibi davranamazdım. Hala daha davranamıyorum. Ben o gün ilk kez şu meşhur ''tesadüf diye bir şey yoktur'' kalıbını kullanmıştım. Arabadakilerin hoşuna gitmiş olacak ki ''şansa da inanmam bu arada'' diye ekledim. Utanmadım. Genelde utanmam. Bir de unutmam. Unutmamak şu yönden iyi: Bu hikayeyi hatırlayacak herhangi birisi yok. Sadece ben biliyorum. Sadece sizin bildiğiniz şeyler iyidir.

Tam o sırada, zeytinli poğaça sevmediğim halde elimde gereğinden fazla zeytinli poğaça olmasını yadırgamayan, ''banliyö trenleri tekrar açılmış biliyor musun?'' dedi. ''O zaman gidilecek yer belli'' dedim. ''Senin hikayelerinin oluşum noktası hep buraya çıkmak zorunda mı?'' da diyebilirdi. Demedi. Daha güzel bir şey söyledi. Gittik, denizde yüzdük.

Yazdığım şeyleri tekrardan okumayı sevmem. Belki de çok değer verdiğimdendir. Ama kafamda gezdirmeyi çok severim. Banliyönun açıldığı gün, kafamda hep malum Kadıköy yazısı vardı. Malum parmaklıklar, malum şeyler. Fener'in maçı yoktu. Zaten kaçmaya da gerek yoktu. Yazının o kısmı saçmaymış. Bunları düşünürken, utanmadan yürümek zor olmalı. Ama olmuyor. Bir yandan da Metro'nun girişinden gelen şu şarkı var ki değmeyin keyfime. Yıllardır duyup da umursamadığım seslerin en birincisi. Bir şekilde, kafamın bir yerinde yer etmiş meret. Zaten düşünce olsam, ben de kesinlikle benim kafamda bulunmayı isterdim.

Zeytinli poğaça sevmediğim halde elimde gereğinden fazla zeytinli poğaça olmasını yadırgamayana bir sır verdim. ''Bir hayal kur, bitene kadar özgürsün'' dedim. ''Kafa karışıklığı ve umut aynı anda gelirler. Sen birisini seçersin.'' dedim. Köpek görmüş gibi pörtletti gözlerini. İki baygın, iki pörtlek bir normal yapar mı? Yapar.

Eve dönerken düşündüğüm tek şeyin periyodik tekrarlayan çat çat çat sesi olduğunu söylemek istiyordum. Çünkü bu salak ve güzel şeye benden başka takılan insanlar da olmalıydı. Bir durak boyunca kaç çat çat çat sesi çıkıyor? Bunu başka birisinin daha düşünme olasılığı nedir? Düşük. O yüzden de güzel.

Yağmuru seven iki insanın yağmurda yürümeyi hiç romantik bulmamaları da düşük olasılık ama oluyor. Bu da güzel. Böyle kesişen eylemler yaşama amacınızı arttırır. Ben yine de yalnız olarak yağmurda yürüdüğüm bir gün, hiçbir romantik eylem içermeyen herhangi bir filmi izlerken düşünebilirim kendimi. Çünkü o filmde benim beklenmedik düşük olasılığım var.

-Yarın kahvaltı yapalım mı?
-Hmm. Nerede yapıcaz?
-Ardahan'da.
-Ne? Ardahan mı?
-Hee. Gelmez misin?
-Babanın köyü olan?
-Evet.
-Tamam gidelim.

Gittik. Bir daha hiçbir şey aynı olmadı.

Şarkı. Yine aynıydı. Her yağmurlu gün, herhangi erkek adam, herhangi güzel bir kadına bu şarkıyı atmak zorundadır.

Çünkü, ''Kendin ol, başkalarının ne dediğini umursama'' diyor. Biraz fazla düşünürsek, güzel söz.