Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2015 Pazar

Paris'te Akşam Kahvesi

''Bir gül kopar, tüm çiçekler ezilir''

Böyle başladı benim hikayem. Her insanın hikayesinin bir başlangıcı var ve bunu muhakkak sonradan anlıyor. Bir sürü nokta koyuyor, bir sürü ünlem koyuyor ama içindeki o asıl gereken noktayı hiç kendisi koyamıyor. Cefası, sefası, sancısı hepsiyle birlikte bir gün anlıyor ve sonradan, makul bir zaman geçince ''benim hikayem burada başlamış, sonradan anladım'' diyebiliyor ancak.

Ben hikayemin başlamış olduğunu basit bir fışkiyenin önünden geçerken fark ettim. Eski zamanlardaki gibi, anneme bağırıp da sonra özür dilemişim ve o beni affetmiş gibi, annem ile hala daha umursamazca ve güler yüzle konuşabilirmişim gibi hissettiğim bir an anladım.

Beni okuyanlar bilir; bir gece pencereyi açık bırakmamla başladı benim hikayem. Fonda çalan bir iki şarkı ile başladı. Metroya girmemle başladı, vapurdaki o çocuğa bir değil de, iki lira vermem ile başladı. -mış gibi'yi atmam ile başladı ama ben fışkiyenin önünden geçerken fark ettim. Işıldayan'ı bırakınca fark ettim.

Sorgulamaktan bahsederim hep. Hayatın getirdiği şeylere ''buymuş bahtıma düşen'' şeklinde bakamam. Olanları bir yere bağlayıp neden çıkartmak hayatta başarabildiğim nadir şeylerden birisidir. Bu yüzdendir ki uzun dönemler kötü bir insan olduğumu düşündüm. Mörfi, karma, kader her ne ise payıma düşen hiçbir şekilde düzgün işlemedi yani. İki, üç aylık suni mutluluk aralıklarım oldu ve sonrasında gelen uzun uzadıya bunalımlar. Ben şükretmeyi çok severim. İnsana elinde gerçekten de bir şeyler varmış hissi verir çünkü. Diğer türlü çıldırırsın. Yine de her mutluluğumun arkasında ufak bir soru işareti bırakma gereksinimi hissettim. On sekiz yaşımda, kendi kanımdan olan birisine, tüm ailenin önünde fırçayı basıp, yaptığı tüm şeyleri söyleyerek türk örf ve adetlerini delmişliğim de vardır ama ikili ilişkilerde doğal olmayı başaramadım hiç. Çünkü ben aklım erdiğinden beri yalnızlıktan korkan bir adam oldum. Vakti zamanında, Atatürk'ün de yalnızlıktan korktuğunu öğrenip gururlanmışlığım bile vardır. Sonuç olarak Atatürk'ün yalnız öldüğünü de aklım ermeye başlayınca öğrendim. Bunu bile bir yere bağlamış olabilirim. O derece hastalıklı bir kafam var. Her neyse, ne diyorduk? Doğal olmayı başaramadım. Ben nerede bir çift umut gördümse tuttum onu ''ulan belki de budur benim huzur noktam''a bağladım. İnsana her şeyin ''önceleri'' hoş gelir. Sonrasında da olayların oyun hamuru olmadığını anlarsın. Ne varsa elimde, bir şekilde istediğime dönüştürebileceğime olan inancım da uzun bir süre öncesine kadar devam ediyordu. Babam hep söyler, başıma ne gelirse bu gereksiz özgüvenimden gelir diye. Yani benim hayatım kahraman olmaya çalışmakla geçti. Bunu kendimin yapamayacağını eski evimizin yokuşunda, taksi durağının önünde anladım. Bütün dünya beni izliyordu.

Yirmi yaşını geçmiş ve çağımızda yaşayan ortalama bir genç kesin olarak büyük bir boşluğa düşüyor. Dünyanın etrafında döndüğü, yaşamsal faaliyetleri hariç etrafında olan hiçbir şeyin umrunda olmadığı ama ufak ama büyük bir dönem yaşıyor. Benim de etrafımda adam ölse, elimi uzatma eylemini beynime gönderemeyeceğim dönemlerim oldu. Gerçek olanın bu olduğunu da o zaman anlıyorsunuz işte. O adamın ölmesi senin için önemli değilse, elini de uzatmaman gerektiğini o zaman anlıyorsun. Toplumun yargılarının, senin kafandaki çatışmaların hepsinin boş olduğunu o zaman anlıyorsun. ''Ben de kötü bir insan olayım ulan o zaman'' da diyebilirsin pek tabii. Lisedeki felsefe hocamızın aralıksız bir şekilde ''kime göre? neye göre?'' cümlelerini söylemeleri geliyor aklıma. Hızlı trenin askerlik yaptığım birliğin yanından geçmeleri geliyor. Bir şekilde yine kesişebilmemiz geliyor. Hiçbir şey yapman gerekmiyor aslında iyi insan olabilmek için.

Zamandan bahsettiğim yazılarım olmuştu. Yazarken gerekli, gereksiz bir çok şeyden bahsettim zaten. Yazılarımda bile doğal olamadığım zamanlar olmuştu yine. Yirmiye yakın yorum alan yazılarımın neredeyse hepsi kurmacaydı mesela. Hüznü çok seviyordu insanlar, ben de öyle. Hüzün tutuyordu yani. Zamandan bahsettiklerim gerçekti ama. Bu da içinde bolca hüzün barındırıyordu. Zamandan, beklerken bahsetmiştim çünkü. Bekleyen bir insan için zamanın önemini herhangi bir saat anlatamazken bahsetmiştim ve gerçekten zamanın hiçbir şeyi düzeltemeyeceğini düşündüğüm yıllardı. Dünyanı kurtardığım çok afilli arkadaşlarım oldu. Onlarla bile hızlandıramadığımız dakikalarımız olmuştu. Onlarla bile içinden çıkamadığımız düğümler için bekledim. Beklemek eylemini tek kişilik sandığım günlerdi. Askerdeyken bir sabah kalkıp, hiç sırası değilken kırk satır umut mesajı okurken anladım tanımın aslını. Edirne'ye giden bir otobüste Ezginin Günlüğü çalmasını ve tam o sırada kafanda iki insanın hiç gereği yokken mutlu olmasını açıklayabilecek elle tutulur bir sebep aramadım hiç. Kendimle ne kadar çelişiyorum eğer gerekirse? İki farklı çizgide, aramın iki farklı şehir kadar uzak ama iki açık kol kadar paralalel olduğunu bildiğim için beklemişim. Bunu da Beşiktaş'ta yürürken anladım. Işıldayan orada doğmuştu. Siz bilemezsiniz.

Siz bilmezsiniz. Ben bir gece hiç beklemediğim bir ses ile uyandım. Çok geç yatmama ve telefonumu kendi hür irademle sessize almış olmama rağmen uyandım. Böyle nasıl anlatılır bilemediğim zamanlar olmuştu. Gerçek bir şeyi anlatmayalı o kadar uzun süre olmuşken, buna birazcık hakkım vardır belki. İşte o zamanlar, bahsettiğim herhangi bir başın omzuma düşmesi için yalvardığım zamanların, Allah'a dua ederken ''hala daha'' kelimesini kullanabilmenin karşılığını bir şekilde aldığım zamanlardı. O gün sanki yazdığım her şey boşa çıktı. Bunun nasıl büyük bir şaşkınlık olduğunu siz bilmezsiniz. Bir zaman sonra, kendi içinden, hakikaten gerçek olan bir şeylerin gelmesi için dua ettiğin ama bunu kendi içine bile inandıramadığın noktadayken, insan hayatı hep böyle devam edecekmiş gibi hisseder. Neredeyse Batman'in neredeysesini atarken bunu anladım. Siz hakikaten bilemezsiniz.

İşte siz yine bilmezsiniz, ben bir gün fışkiyenin yanından geçiyordum. Mevsim normallerinin altında bir sıcaklık vardı. Üzerime yeteri kadar kalın bir şey almamıştım. Ayağımda en sevdiğim ayakkabım, kulağımda en sevdiğim ses vardı. Karşıdan sarhoş bir adam geliyordu. Biraz ilerideki köşeden taksi çağırmışlığımız vardı. Bunu neden düşündüğümü hiç düşünmeden yürüyordum. Bir yandan da belki de, cidden, bir ihtimal, hakikaten iyi bir adam olabilmeyi başardığımı düşündüm. Belki bir dönem, belki bir dönem birisi için iyi bir şey yapmıştım ben.

''Ütopyalar güzeldi''r işte. Ben demiştim. Siz bilmezsiniz ama ben demiştim. Bir vapur dumanını, bir deli gibi beklerken demiştim.

Bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi cümlesini aldım. Sankisini attım, zamanını değiştirdim. Şimdi çok huzurluyum. Şimdi hiç olmadığım kadar huzurluyum.

Herkes için iyi insan olabilmek imkansız.

Yine de birisine göre iyi olabilmeli insan. Birisinin kahramanı olabilmeli.

--

Bu tablonun ne olduğunu siz bilmeseniz de olur ama yazıyı tekrar okuyacaksınız bu şarkıyı dinlemezseniz olmaz.

20 Mart 2014 Perşembe

Kör Sevgilim


''Tren yolları boyu düşündüm'' cümlesini ilk duyduğumda tren yolunun tam yanından geçiyordum. Tavukçu'nun karşısından. O zaman Tavukçu daha açılmamıştı. Yerinde de tavuk dönerci vardı. Bazen, çok fazla umursamadan hareket edebiliyorum. Tavuk döner almak için duran arkadaşımı görünce, ''Martı eti oğlum bunlar, başka yer mi bulamadın?'' dediğimde de solda oturan adamı umursamamıştım. Dükkan sahibi bakışını yakalar yakalamaz topuklamamla birlikte ''Ne demeye çalıştın lan sen?'' sesi ve sonrasında oluşan o pis utanç duygusu. Böyle ayrıntıları hatırlamak benim hayatımın cezası sanırım. Hemen ilerisindeki çiğ köfteci dükkanının yanında, kıza O'ndan hiç sıkılamadığımı söylemiştim çünkü. Çakıl taşları dökülmüş yoldan geçerken direğe çarpmaya çok az kalmıştı. Yanımdaki patates arabasında görece ucuz patates satılıyordu. Yağmur yağıyordu ve ben otobüsleri bombalamak istiyordum. Yeşil pardösülü kadın bütün halalarıma tek tek benziyordu. Midem bulanıyordu.

Müzik dinlerken hissettiğim duygu, kapşonlu bir şeyi giyerken hissettiğimle aynı. Her şeyi başaracakmışım gibi. İnsanlar hep benimle aynı paydada buluşuyormuş gibi. Bir adım daha atsam her şey güzel olacakmış gibi. Bir adım, her zaman için fazla mıdır? Bir adım daha atmak olağan bir şeyi zorlamak mıdır? Hayatın akışına müdahale etmek midir bir adım atmak? Olacağı  varsa, sen evinde otururken bile camdan gelip girebiliyor çünkü. Yine de bir adım daha atıyorum. Bir adım daha atıp yürüyorum iç kesimlere doğru. Hayatım boyunca yürüyorum. Nereye yürüdüğümü bilmeden yürüyorum. Bir an nefesleniyorum, her şey çok güzel oluyor. Her şey bazı anlarda çok güzel oluyor. Ben hep sabit kalmak istiyorum. Her şey neden bu kadar fazla değişiyor? Ben değişmemekten yanayım. Bütün toplum bir olup, değişmemek için yemin edelim istiyorum. İmzalar atılsın, yer yerinden oynasın istiyorum. Neden sürekli hareket etmek zorundayız? Neden sürekli yeni bir hayat için heveslenmek zorundayız? Neden etki, karşılığında yeterli bir tepki oluşturmuyor? Bütün fizik kanunlarına sövüyorum.

Sahile iniyorum sahile. Kaçıyorum yani. Benim gitmekten anladığım tek şey var. Sahile inmek. Yoksa kim nereye gidebiliyor ki günümüzde? Kendimi kandırmayı hiç beceremiyorum. Aklıma ufak oyunlar oynayıp, kendime gerekeni yapamıyorum. O yüzden de sadece karar alıyorum. Karar alıyorum ve o kadar güzel uygulayamıyorum ki, dışarıdan tam olarak vapurdaki ters kapıyı bekleyen çocuk olarak gözüküyorum. Tatlı çocuk diyerek yanağımı sıkacaklarmış gibi geliyor bana. İnsanlar ta içlerine nasıl dizgin vuruyorlar? Benim beynimde bir yankı başladığında, tüm bedenimi ele geçirmesi birkaç saati almıyor. Dışarıya karşı katı olduğum oranda, kendime karşı savunmasızım. Oysa burnum bile yamuktur çok yakından bakınca. Basketbol oynadığım dönemlerden kalma bu izden bile gurur duyan bir adamım ben. Her şeyi bu kadar özel kılacak ne vardı?

Banklarda oturup hiçbir şey okumuyorum. Banka oturup bir şeyler okusaydım, kendi kör sevgilimi bulabilir miydim acaba diye de düşünüyorum. Sahi, insanın kaç deneme hakkı var hayatta? Bankta otururken bile bekliyorum. Kör sevgilimi bekliyorum. Kör olduğu için herkes tarafından dışlanmış, hayatta tutunacak her dalı elinden şiddetle alınmış, oradan oraya dönüp dolaşmış, en son bana kalmış kör sevgilimi arıyorum. İnsanların hepsinden nefret etsin istiyorum. O'nun gözlüğü olmak istiyorum vesselam. Ben gidersem göremesin istiyorum. ''Bana mı kaldın gııı?'' diyeceğim kör sevgilimi arıyorum. En son seçenek olduğum için değil de, en son seçenek olmayı bekleyecek kadar gerizekalı olduğum için kör sevgilimi seviyorum. ''Hep denedim, hep yenildim bebek. Daha iyi yenilmeye var mısın?'' dediğim kör sevgilimi kaybediyorum.

''Seni keşke gözlerim varken sevebilseydim'' diyor bana. Bense onu karşıma alıp bayağı güzel beylik laflar ediyorum.

''Gel sana biraz zamandan bahsedeyim.'' diyorum. ''Bir şeylerin zamanı bizim elimizde değildir. Ben böyle inanıyorum. İçinin zamanı vardır mesela. İçin geçmiştir ya da gelecektir. Bunu sen isteyemezsin. Bunu sen ayarlayamazsın. Olacak olan şey, sadece, olur. Ve sen de çırpınmaya devam edersin çünkü aciz olduğunu sana sürekli olarak gösterirler. Sen de bunu bilerek, haddini bilirsin.'' diye ekliyorum. Ne acı, ben haddimi hiç bilmiyorum.

Ne zaman ki denize sırtımı veriyorum, üşüyorum. Yol gözümde hiç büyümüyor, kör sevgilimi her tren yolu kenarından tekrar buluyorum. Kör sevgilim bana bakıyor. Bana da böyle umutlusu yaraşırdı diyorum kendi kendime. Kör sevgilimin sırtından kendimi övüyorum. Kör sevgilim yanaklarımı sıkıyor. Tıpkı patates kızartması yedikten sonra, salondaki bütün koltukların başlarına basa basa atladığım o günlere dönüyorum. Yeşil pardösülü halamların burunlarına parmaklarımı sokup uyandırdığım günlere geri dönüyorum tekrar. Kedileri sevmeye başladığım için kendimden utanmıyorum.

''Sakallarını kesmişsin?'' diyor.

''Bu aralar çok sıkıntılıyım. Yazı yazabilmek için penceremden gözüken ve henüz çiçek açmış ağacın yeşermesini bekledim güzelim. Aradığım huzuru yeni evimizde buldum anlayacağın. Sana anlatacak o kadar çok hikayem var ki bilemezsin. Fakat ilk kez tanıştığın bir insana anlatacak çok hikayen olması gibi saf bir durum değil bu. Seni uyarmak isterim'' demek istiyorum ama diyemiyorum.

''Vazgeçtin demek?'' diye ekliyor.

''BEN YOK OLMAK İSTEMİYORUM ALLAH'IN KÖRÜ. BENİ SEVİYOR MUSUN? BENİ GÖRÜYOR MUSUN?'' diye bağırmak geliyor içimden. Sonra, insanlara böyle bir soru sormanın ne kadar büyük bir utanç kaynağı olacağı aklıma geliyor. Tavuk dönerci abinin verdiği utancı tekrardan yaşamamak için kaçıyorum.

''Ben vazgeçemem, bilirsin. Eylemlerimin söylediklerimi yakalayamadağı çok zamanlar olmuştur. CV için fotoğrafa ihtiyaç oldu, ondan mütevellit kestim. İnsanlar bu aralar ciddiyetten yanalar.'' diyorum koşarken.

Beni sadece sakallıyken sevebildiğini düşünüyorum. Sadece bir sakaldan nasıl da hayat özetimi çıkarttı ama diyerek gurur duyuyorum kör sevgilimle.

''Bu iş böyle olmaz'' diye bağırıyor arkamdan.

''Bu işin kuralı istediğinin olmaması ise eğer, ben de en azından devranın dediğini yapmayacağım. Sakallarımı tekrar uzattığımda kesişeceğiz.'' diye söz veriyorum içimden. Kör olmasından mütevellit duyu organları ziyadesiyle gelişmiş kör sevgilim beni duyuyor. İçten içe de gurur duyuyor. Bu kez ben biliyorum.

Utanmadan hala söz veriyorum.

--

tekrar okuyacaksanız: https://www.youtube.com/watch?v=PAu9-w68RJs

4 Şubat 2014 Salı

Yerlere Bir Elmadır Elimden Düşer


''ben tekrar pencereye çıkınca
bütün kuşlar havaya gidiyor''

İnsanın kendi başına dolaşması, fener'in -bana özel şeyleri küçük harfle yazarım- kazandığı bir haftaya denk. Genel olarak, pencereden baktığım akşamlar dışarıya çıkarım. Hayatımın uzun bir dönemini şişko bir adam olarak geçirirken bile yürüme eylemine üşenmezdim. Hem yürürken daha çok umut edersin. Her özel noktanın sadece sana özel alt anlamları olur ve her geçtiğinde yeniden canlanır. Hem bunlar yer değiştirebilir, gömülebilir ve tekrardan inşa edilebilir. Beyin çok geniş, kafam çok büyük.

Aşağıya inmek için -biz pendik çarşısına ''aşağı'' deriz- iki tane yol vardır. Polislerin seyyar cafeleri haline getirdikleri ve sonu köşede taksi durağı barındıran garip yola çıkan taraf yahut köpekli evler ve dede bakkalın -Ki burada üç dede vardır. Birisi eceliyle, birisi de o dönemler çok şaşırmama yol açacak şekilde, müzik sesi açılarak ve susturucuyla öldürülmüştür. Üçüncü adam dede falan değil. Babamdan küçük. Yaşıyor.- bulunduğu yokuştan inip, sağa dönerek ve yine köşedeki garip taksi durağına ulaşarak giden yol. Bu arada taksi durağı bir senedir falan orada. Eskiden hastanenin yakınlarındaydı. Yanında kebap dükkanı vardı. Şimdiki yerinde çiçekçi var. Güzel detay.

Dede bakkalın yanında çok fazla özendiğim iki abi vardı. Sadece yabancı filmlerde bulacağınız evleri ve bahçelerinde yarım basketbol sahası vardı. Potaları okuldakiler gibi sert değildi, turuncuydu. Bir de fileleri demirdendi. Her gece teke tek maç yaparlardı. O dönemler benden iki yaş büyük bir abim olmasını isterdim. Sonra benden on iki yaş küçük kardeşim oldu. Babalarının kırmızı bir Toyota'sı vardı. Dünya üzerindeki en temiz arabaydı. Böyle adamlar yaşamak için dünyaya getirilmiş gibi gelirdi bana hep. Her şeyleri en iyisi. Çocukları maç yaparken hep gülerdi. Birisinin saçı uzundu. O aralar benim saçımı Murat Abi keserdi ve insan içine çıkmaya utanırdım.

Ben son aylarda polislerin seyyar cafelerinin oradan geçip gitmeyi tercih ediyorum. Durak oraya daha yakın diye değil. Bu sefer nedensizce dede bakkalın oradan geçiyorum. Televizyon tamircisi ve aşırı dindar abi bakkalla kavga halinde. ''Utanmıyor musun dini yanlış yansıtmaya?'' demek istiyorum ama diyemiyorum. Lise yıllarında bana sorduğu ''Karı kız durumları nasıl lan?'' sorusuna, ''Sanane ulan -esaslı bir küfür-'' şeklinde cevap verdiğim için konuşamadığımız arkadaşımın eski evinin yanından geçiyorum. Bir ara emo olmuştu, onu hatırlıyorum. Emolar genelde gelecekte çok düzgün insanlar oluyorlar. Dibi görüp tekrar yükselmek gibi bir şey herhalde. Annesinin bana ''oğlum siz yakın arkadaşsınız, niye öyle yapıyorsun?'' dediği aklıma geliyor. Aynı şekilde anneme küfür ettiği için -bana da etmiş olabilir. problem değil- göbeğinin tam ortasına tekme attığım ilkokul arkadaşımın annesinin de buna benzer bir şey dediğini hatırlıyorum. Böyle saçma şeyleri niye hatırlıyorum? Tabii bu arada ilkokuldaki halim ve ortaokul halimdeki bu inanılmaz farkı anlayamıyorum. Hele lise ve sonrasını hiç bilemiyorum. Hayatım sürekli heyecanlı ve sakin birisi olarak değişmekte. Uzun süredir sakin tarafında kaldığımı fark ediyorum.

Yolun taksi durağına çıktığından bahsetmiştim. Ben okuduğum şeyleri çok acayip şekilde hatırlarım ama şiir gibi olan şeyleri hiç hatırlamam. Hepsini tekrardan okuyunca, tekrardan anlamlandırırım. Bazen iyi bazen kötü. Bazen de unutmamış oluyorum. Mesela taksi durağına adım attığım anda kafamda;

'sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur' beliriyor.
'sen beni öpersen belki de ben gansterleşirim. belki de şair olurum ve seni de aldırırım yanıma' da beliriyor. ''Ulan yavaş ol hayvan'' diyorum kendi kendime. Bu ne cüret?

Viyadükten geçerken orası adına yazdığım bir yazı geliyor aklıma. O dönemlerde kendimi beğeniyorum, ne yalan söyleyeyim. Viyadükten geçerken kendimi beğeniyorum. Çünkü o zaman garip yürümüyordum, dengeliydim. Çünkü o zaman aşağıya bakıyorduk. Çünkü o zaman boyum uzun idi diyorum kendi kendime. Kulaklığımı almadığım her gün kendi kendime bir şeyler diyorum. Kafam çok büyük ama olsun;

''çirkin olduğum için aynaya bakmazsam; güzelim''.

Aşağıda bir tam tur attıktan sonra -ve elbette dünyanın en iyi çiğ köftecisinin, içinde maydonoz yok, önünden geçtikten sonra- viyadüğün sağ tarafından yukarıya çıkıyorum. Mesela dengeli yürürken sol tarafından çıkıyordum. Buna kim karar veriyor? Ben. O yüzden de yine sağ taraftan çıkıyorum. Bir erkek yalnız yürürken paytak paytak yürüyormuş gibi geliyor bana. Belki de bana özeldir. Saat takmazsam da böyle geliyor. İki tane bomboş sallanan kol. Tabii ki dengesiz.

Tam viyadüğün bitişinde ''Benim kardeşime sarkmışsın -sarkmak ne demek lan?-'' diyerek -yüksek ihtimal canı çok sıkılmıştı- bana durduk yere sataşan çocuk geliyor aklıma. ''Gel lan bostana inelim, orada kapışalım'' deyip bostana indirmiştim çocuğu. Sonra da eve doğru koşmuştum. O yaştaki bir çocuk için güzel manevraymış. Sadece bu yüzden, benden adam olabilir. Bir de ''elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim'' dizesini bildiğim için.

İster istemez -illa ki ister- taksi durağından geçiyorum yine. Evimin yerini ben değil babam seçiyor. Ne yapabilirim?

''artık seni bir çiçeğin yerine kopartmak istiyorum sevgilim.
işte sahneden indim ve öpüyorum ağzından'' diyor yine hafızam. Tövbe estağfurullah. İyice içimizden geleni yapıyoruz bugünlerde diye düşünüyorum bu sefer de. Büyük terbiyesizlik yapıyoruz. Etikleri çiğniyoruz mazallah diyorum. Baya değişik hisler fark ediyorum kendimde. Fakat zamansızmış diyorlar. Öyle miymiş sahi? Kim karar veriyor? Bu sefer ben değil. Zamanı kim belirliyor? Ben her şeyin gerektiği zamanda olduğuna inanırım mesela. Diğer tarafta pozitif bir etki yaratsın diye yapmam bunu ama. Diğer taraf burada çift anlamlı oluyor bu arada. Hem kişi hem göreceğimiz yer. Babam şu satırları okusa benimle gurur duyardı diye düşünüyorum tam şu anda. Hala daha inanıyorum, cuma günleri biraz daha fazla.

Aradaki saçma tali yolu kullanarak -tali yol kelimesini ilk kez duyduğum ortaokul sınıfındaki konumumu da hatırlıyorum bu arada- dede bakkal yoluna sapmayı da ihmal etmiyorum. Kafam o gün ne kadar karışıkmış. İki kardeşi arıyor gözlerim. Pota yıkılmış. Berbat ve yeni bir çardak yapılmış yerine. Abilerin şu sıralar ne kadar mutsuz olduğunu düşünüyorum. Büyük olan kesin saçını bile kestirmiştir diyorum kendi kendime. Sakalım falan uzun bu arada, kendimi çok büyük bir şeymiş gibi hissediyorum. Abileri geçtim. Kırmızı Toyota gitmiş. Beyaz bir Toyota gelmiş yerine. Yeni model. Ve bahçeye park edilmiş. ''Orası abilerin yeriydi ulan'' diyesim geliyor. Tabii ki yine diyemiyorum. Zaten abileri yirmi dört yaşındalarmış gibi hatırlıyorum. Artık onlara abi falan demiyorum.

Bu eve son kez giriyorum. Babam taşınacağımızı söylüyor çünkü. Babaların sözü bugünlerde çok az dinleniyormuş. Bence sakıncası yok. O yokuştan bir daha çıkarsam yine,

''bak ben sana ay aldım al ay aldım bak ben sana'' demek istiyorum. İlerideki bir tarihte. Herhangi bir tarihte.

Kuvvetle muhtemel Sapanca'dan alınmış bir elma düşüyor yokuştan. Peşinde çocuk falan da yok.

''lülelitaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
sana sapanca'dan bir sepet elma almışım'' mı desem diyorum kendi kendime, yoksa şey mi desem diyorum. Şey. Hiçbirisini kendi kendime demiyorum. Henüz aklım yerinde.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Banliyö Trenleri Tekrar Açılmış


Bir ağaç ve benim aynı gün 'ilk kez' görülmüş olma olasılığımız nedir? Ya da bir ağaç ve benim aynı gün ilk kez görülmüş olma olasılığımızın benim yolumda bir değişiklik yapmasının olasılığı nedir? Yolumda olacak olan değişikliklerin olasılıkları nedir? Çok fazla düşündüğüm konusunda çok uzun süredir hemfikiriz. Çok da fazla olasılık hesaplarım. Tutup tutmamasıyla pek fazla ilgilenmeden. O gün de yine fazla şey hesapladım. Beynimin yanmasına çok az kala, çok saçma şeyler yaptım.

Sadece kendim için yürümeyeli çok fazla süre olmuştu. Bir şeyleri düşünmekten kaçarak yaşamaya çalıştığımız uzun bir süre. İnsan böyle zamanlarda kendi için bir şeyler yapmaktan çekiniyor. İnsanın kendi kendine çekinmesi ne garip. İşte öyle saçma bir anda gittim o banka. Onca senedir yürüdüğüm yolun üzerindeki herhangi bir bank. Herhangi birisiyle oturulabilecek herhangi bir bank. Herhangi bir bank olmasına rağmen, henüz denenmemiş herhangi bir bank. O gün konuşacak birisine ihtiyacım vardı ve oturdum.

Konuşacak birileri her zaman bulunur ama zeytinli poğaça sevmediğin halde, elinde gereğinden fazla zeytinli poğaça olmasını açıklayabileceğin insanlara ihtiyacın var. Ya da görür görmez baygın gözünü pörtleteceğin bir köpeğe. İşte böyle bir günde, bir ağaçla ilk kez kesişebilmenin olasılığı düşüktür. İnsanın hayatını değiştiren olayların hepsi ama hepsi düşük olasılıklardan oluşur. Hiç tahmin edemeyeceğin şeylerden. Çok düşük olasılıklardan. Belki hiç olmayacakmış gibi olanlardan. Büyük olasılıklar tatmin etmez. Oluştuğunu gördüğüm şeyler hoşuma gitmez. Hayatımı bu tür ufak olasılıklara sığdırmak ne kadar doğru bilmiyorum ama en azından kendi istediğim gibi yaşıyorum. Neyse, köpek diyorduk. O gün çok fazla köpek vardı. Kuduz olma olasılığı olan bir köpek tarafından ısırılmamın bir ayı henüz dolmuştu. Yine de, ben bankta otururken köpekleri değil, neyi düşündüğümü düşündüm.

Böyle anlarda çok alakasız sahneler aklıma gelir. Belki de alakalıdır, bilmiyorum. Beyin konusunda pek düşünme ve seçme hakkına sahip değiliz zaten. Üniversiteye gittiğim ilk yıllardı. Okulun yokuşunu çıkarken, dört erkek, bir kız iken ve konuşabilecek, abartılabilecek bir sürü şey varken neden birisi çıkıp da ''Hayattaki mottonuz nedir?'' diye sordu bilmiyorum. Sonuç olarak mühendislik okuyorduk ve konuşacak daha hakiki konular olmalıydı. Yani onların olmalıydı. Ben genelde mühendis gibi davranamazdım. Hala daha davranamıyorum. Ben o gün ilk kez şu meşhur ''tesadüf diye bir şey yoktur'' kalıbını kullanmıştım. Arabadakilerin hoşuna gitmiş olacak ki ''şansa da inanmam bu arada'' diye ekledim. Utanmadım. Genelde utanmam. Bir de unutmam. Unutmamak şu yönden iyi: Bu hikayeyi hatırlayacak herhangi birisi yok. Sadece ben biliyorum. Sadece sizin bildiğiniz şeyler iyidir.

Tam o sırada, zeytinli poğaça sevmediğim halde elimde gereğinden fazla zeytinli poğaça olmasını yadırgamayan, ''banliyö trenleri tekrar açılmış biliyor musun?'' dedi. ''O zaman gidilecek yer belli'' dedim. ''Senin hikayelerinin oluşum noktası hep buraya çıkmak zorunda mı?'' da diyebilirdi. Demedi. Daha güzel bir şey söyledi. Gittik, denizde yüzdük.

Yazdığım şeyleri tekrardan okumayı sevmem. Belki de çok değer verdiğimdendir. Ama kafamda gezdirmeyi çok severim. Banliyönun açıldığı gün, kafamda hep malum Kadıköy yazısı vardı. Malum parmaklıklar, malum şeyler. Fener'in maçı yoktu. Zaten kaçmaya da gerek yoktu. Yazının o kısmı saçmaymış. Bunları düşünürken, utanmadan yürümek zor olmalı. Ama olmuyor. Bir yandan da Metro'nun girişinden gelen şu şarkı var ki değmeyin keyfime. Yıllardır duyup da umursamadığım seslerin en birincisi. Bir şekilde, kafamın bir yerinde yer etmiş meret. Zaten düşünce olsam, ben de kesinlikle benim kafamda bulunmayı isterdim.

Zeytinli poğaça sevmediğim halde elimde gereğinden fazla zeytinli poğaça olmasını yadırgamayana bir sır verdim. ''Bir hayal kur, bitene kadar özgürsün'' dedim. ''Kafa karışıklığı ve umut aynı anda gelirler. Sen birisini seçersin.'' dedim. Köpek görmüş gibi pörtletti gözlerini. İki baygın, iki pörtlek bir normal yapar mı? Yapar.

Eve dönerken düşündüğüm tek şeyin periyodik tekrarlayan çat çat çat sesi olduğunu söylemek istiyordum. Çünkü bu salak ve güzel şeye benden başka takılan insanlar da olmalıydı. Bir durak boyunca kaç çat çat çat sesi çıkıyor? Bunu başka birisinin daha düşünme olasılığı nedir? Düşük. O yüzden de güzel.

Yağmuru seven iki insanın yağmurda yürümeyi hiç romantik bulmamaları da düşük olasılık ama oluyor. Bu da güzel. Böyle kesişen eylemler yaşama amacınızı arttırır. Ben yine de yalnız olarak yağmurda yürüdüğüm bir gün, hiçbir romantik eylem içermeyen herhangi bir filmi izlerken düşünebilirim kendimi. Çünkü o filmde benim beklenmedik düşük olasılığım var.

-Yarın kahvaltı yapalım mı?
-Hmm. Nerede yapıcaz?
-Ardahan'da.
-Ne? Ardahan mı?
-Hee. Gelmez misin?
-Babanın köyü olan?
-Evet.
-Tamam gidelim.

Gittik. Bir daha hiçbir şey aynı olmadı.

Şarkı. Yine aynıydı. Her yağmurlu gün, herhangi erkek adam, herhangi güzel bir kadına bu şarkıyı atmak zorundadır.

Çünkü, ''Kendin ol, başkalarının ne dediğini umursama'' diyor. Biraz fazla düşünürsek, güzel söz.

17 Kasım 2013 Pazar

Dedemin Cenazesinde But Yedim


Yabancıların 'homesick' dedikleri, bizde anlamının ne olduğunu tam olarak bilmediğim bir olay var. Bende bunun ufak bir versiyonu mevcut sanırım. İstanbul'dan her çıktığımda garip bir huzursuzluk hissediyorum. Yani İstanbul'da olunca her şey daha iyi olacakmış gibi. Bunun derininde çocukluğumun tüm yazlarının geçtiği Çıldır, yani Ardahan olabilir diye düşünürüm hep.

Hayatımın hiçbir evresinde yalnızlığı sevemedim. Belki de korku haline getirdim. Bu yüzden de arkadaşlarıma ve sevilenlere karşı çok sahiplenici hatta bunaltıcı bir adam oldum. Aklım çalışmaya başladığı yaşlardan itibaren Çıldır benim için çok büyük korkuydu. Arkadaş yok, bilgisayar yok, bisiklet yok. Anneannem ve dedem var. En fazla ne yapılabilir?

Oraya adımımı attığım ilk günü öyle net hatırlıyorum ki bazen ben bile şaşırıyorum. Köyümüzün Gürcistan sınırına yakın olmasından ötürü, jandarma kontrolünden geçerek girdiğim toprak yola ilk arabamızla geçişimizi ve babamın bana o malum evi gösterdiği virajı, açıyı, 'Kenarbel' köy tabelasını unutamam. Evin yanına gider gitmez, kare kare kesilmiş kahverengi ve çimen dolu bir yığın görmüştüm. Acayip düzenli ve önemli bir şeymiş gibi dizilmişti. Merak konusunda çocukluktan gelen dürtülerin ilk adımlarını o gün ailecek hissetmiştik. Kare kare kesilmiş o şeylere arabadan iner inmez basıp içine batmıştım. Sonra onların birer tezek olduğunu öğrenmiştim. Boktan sanat yapılması fikri ve bunun sonunda açığa ısı oluşturan bir şey çıkması durumu dedemi gözümde dünyanın en akıllı insanı yapmıştı.

Diğer gün mecburi arkadaşım olan teyzemin oğlu traktörün kasasından atlayıp burnunu kanattığında, ben de anneme ağlaya ağlaya burnuma iki pamuk tıktırmıştım. Günün sonunda 'burnun yamulur bak, biraz daha tutarsan koca burunlu olursun' demişti annem. O gün değil ama başka gün basket oynarken dirsek ile yamulmuştu. Sonra beni zorla, komşunun bir çocuğuyla tanıştırdılar. Onlar da bizim gibi yaz tatili için gelmişlerdi. Ekmeğe eppek, zeytine zeytun demiyordu. Gidek, kalak, oynayak da demiyordu. Bayağı şaşırmıştım. İsminin önemi yok, Ömer olsun.

Belki zorunluluktan, belki de farkında olmadan çok yakın arkadaş olmuştuk. Arkadaşlığımızın nişanı olarak da iki tane sokak kedisini edinmiştik. İki ay boyunca onları büyütüp, bir şekilde İstanbul'a götürmeyi kendimize hedef bellemiştik. Fakat kediler çok pisti. İkinci gün, kovaya su doldurup kedileri bir güzel yıkadık. Kedilere ne kadar iyi davrandığımızı düşündüğümüz sıralarda iki kedinin de öldüğünü öğrendik. Hayatıma dair tutmayan ilk planım budur. Sonrası çok daha kolay şekilde oldu. Benim açımdan kurma kısmı hiç değişmedi zaten.

Kediler gidince, biz de pek fazla konuşamaz olduk. O yaz bir çok şey yaptık yine de. Fazla üzüntü vermeyen bir ayrılık yaşadık.

Ergenliğe girer girmez, ''bananö yööö ben gelmiyorum köye falan'' moduna girmem de kaçınılmazdı. Çok uzun süreler köye gitmedim. Sonra birden bir şey oldu ve ben kendimi köyde buldum. Başka bir şeyler de olmuş olacak ki Ömer de orada oldu. Bir kere bahsetmiştim, eski bir dostla konuşmak tekrar aşık olmaya benziyor sanırım diye. Seni tanır mı tanımaz mı çekingenliği falan. Tanıdı, ilk önce o geldi hatta. İki büyük adam olarak malum toprak yoldan yürümeye başladık.

Bana ilk kez bir köpeğin saldırdığı, iki tarafı taşla örülü ilk sapaktan saptık. Top oynadığımız zaman kullandığımız en yüksek taş yığının üzerindeki bir iki taş dökülmüştü. Yosma Teyze hala daha bordo eşarbını başına bağlamayı ihmal etmiyordu. Sarı renk yeleği de aynı solgunlukta duruyordu. Değişmeyen şeyler nasıl da güzel. Kazların sayısı sanki hep yirmi gibiydi. Ben on yaşındayken de yirmiydi, şimdi de yirmi. Kola ve cips satmayan bakkalın yanından da geçtik. İlk duyduğumda nasıl şok olduğumuzu hatırlattı Ömer. Annemden bir hevesle aldığımız paralar cebimizde kalmıştı. Kola ve cipsi geçtim, herhangi markalı bir ürün de yoktu. Hala daha yok mu diye bakmadık. Belki de öyle kalsın istiyorduk. Çıldır'ın merkezine giden tek taşıma aracı yine her zamanki yerinde duruyordu. Hala daha sadece iki kişinin arabası vardı. Birisi de dayım oluyordu zaten. İneklerin su içtiği göl kenarında biraz durduk.

Ömer'in hafızası en az benim kadar iyidir. Babamın peşinden nasıl hevesle balık tutmaya gittiğimizi anımsattı. ''Hiç beceremezdin. İlk yarım saatten sonra suratın asık asık futbol oynamaya kaçardık'' dedi. ''Ne yapayım oğlum? Babama benzemek hayatım boyunca yapamadığım ve hep uğraştığım bir şey oldu işte'' dedim. Cidden de sevmem balık tutmayı. Hala daha öğrenmek isterim ama. Çünkü babamın yaparken en çok zevk aldığı şey o. İlla ki bir bildiği vardır. Yine de babamla balık tutmaya niyetlendiğimiz her günün sonu kendimi basketbol sahasında bulmayı ihmal etmem. Bir şeyler yapacak kadar boş zamanım varsa, kendi sevdiğim şeyleri yapmalıyım diye düşünürüm. Belki de büyümek ve ısrarla babaya benzeyememek bu olsa gerek.

Uzun bir yürüme eyleminin ardından eve girdik. İlk kez bir kızı sıkıştırdığım odaya geçtik Ömer ile. O'na anlatınca nasıl kahkahalar attığımızı hatırladım. Henüz on yaşında falandık. Kızla saklambaç oynarken ''televizyonda gördüğüm şeyleri yapalım mı?'' tarzı bir muhabbet geçmişti. Sonra annem bizi yakalamıştı. İsmi önemli değil, Esma olsun. Esma bir daha benim suratıma hiç bakmadı. Ben her gittiğimde O'nu görüp gıcık gibi baksam da O bana hiç bakmadı. Hatta bunu yirmi yaşında bile yaptım. Sonra da pis pis güldüm. Esma hiç tanımamış gibi bakmayı nasıl başarıyor diye de aklımdan geçirdim. Beni gerçekten tanımıyor olma olasılığını hiç düşünmedim. Sonuçta ilk utanmalarımızdı. Esma belki sonradan bir daha hiç utanmamıştır. Ne güzel hayat.

Ömer keyifli keyifli ''senin anneyle baba lise aşkıydı di mi lan?'' deyip güldü. Onaylayıp, devam ettim. Babamın yaptığı haylazlıkları, iki köy arasında annemi görmek için yürüdüğü malum yolu falan anlattım. Sonra aslında nasıl sevgisini çok da gösteremeyen bir adam olduğunu anlattım.

Bayağı bayağı sustuk. Garip bir hüzün kapladı. İlk kez orada kötü bir rüya gördüğümü hatırladım. Rüyamda babamın beni sevmediğini, evlatlık vermeye çalıştığını görmüştüm. Sabah kalkınca annemleri köy evinde bulamayınca ağlamıştım. Annem sonradan sorunca da yataktan düştüğümü falan söylemiştim. Aynı o duygu doldu içime. Ömer'e baktım. Bir şeyler saklıyormuş gibi hissettim.

''Bu işler niye böyle olmuyor be abicim?'' dedi.

''Bak Ömer'' dedim. ''Ben babamı, annemi çok fazla seviyorum lan'' dedim. ''Ben on yaşında bile annecim, babacım diyememiş adamım oğlum.'' dedim. ''Ben gösteremem. Onlara duyduğun sevgi gösterilmez zaten. Sanki öyle olmalıymış gibi. Mesela kardeşim oldu. Her şeyden fazla sevdiğimden öyle çok sahiplendim ki en ufak şeyine bile fazla tepki veriyorum. Sanki ben uyarmazsam kötü yetişecekmiş gibi geliyor'' dedim.

''Bizim gibi büyüyen adamlarda bu hep böyle olur zaten. Senin suçun değil.'' dedi.

''Sonra, senin soruna geliyorum. Bu sevgi var ya, birikip birikip içinde gizli bir yerde depolanıyor. Sen onu evirip çevirip garip hallere getiriyorsun. Sonra birisini buluyorsun, zavallı. Tüm o içindekini O'na kusuyorsun. Beklenen, özlenen, açığa çıkan yapıyorsun O'nu. Seni doğurmamış, sana para vermemiş, seninle aynı odada yatmamış birisine gösteriyorsun her şeyi. Tabii ki garip karşılar. Kim dayanır oğlum buna? Kim kaldırır bu yükü? Manyak mısın sen?'' dedim.

''Neyden bahsediyorsun kardeşim sen?'' demedi. Bu işlerin hangi işler olduğunu ikimiz de iyi biliyorduk. Her konuşmanın sonu, her yazının noktası bir şekilde bu işlere geliyordu zaten.

Annem bizi sesledi. Tavuk yapmışlardı. Hayatım boyunca en çok sevdiğim akrabam olan dedemi hatırladım. O'nun cenazesinde tam 12 tane tavuk budunu tek başıma yediğim zaman nasıl rahatladığımı hatırladım. O gün hiç ağlayamamıştım.

''Ben but alayım. Başka bir yerinden verme.'' dedim anneme.

''Eppek yeyin oğul, doymazsınız.'' dedi anneannem.

Ömer güldü. Biliyordu.

Ben biraz üzüldüm.