Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2013 Pazar

Dedemin Cenazesinde But Yedim


Yabancıların 'homesick' dedikleri, bizde anlamının ne olduğunu tam olarak bilmediğim bir olay var. Bende bunun ufak bir versiyonu mevcut sanırım. İstanbul'dan her çıktığımda garip bir huzursuzluk hissediyorum. Yani İstanbul'da olunca her şey daha iyi olacakmış gibi. Bunun derininde çocukluğumun tüm yazlarının geçtiği Çıldır, yani Ardahan olabilir diye düşünürüm hep.

Hayatımın hiçbir evresinde yalnızlığı sevemedim. Belki de korku haline getirdim. Bu yüzden de arkadaşlarıma ve sevilenlere karşı çok sahiplenici hatta bunaltıcı bir adam oldum. Aklım çalışmaya başladığı yaşlardan itibaren Çıldır benim için çok büyük korkuydu. Arkadaş yok, bilgisayar yok, bisiklet yok. Anneannem ve dedem var. En fazla ne yapılabilir?

Oraya adımımı attığım ilk günü öyle net hatırlıyorum ki bazen ben bile şaşırıyorum. Köyümüzün Gürcistan sınırına yakın olmasından ötürü, jandarma kontrolünden geçerek girdiğim toprak yola ilk arabamızla geçişimizi ve babamın bana o malum evi gösterdiği virajı, açıyı, 'Kenarbel' köy tabelasını unutamam. Evin yanına gider gitmez, kare kare kesilmiş kahverengi ve çimen dolu bir yığın görmüştüm. Acayip düzenli ve önemli bir şeymiş gibi dizilmişti. Merak konusunda çocukluktan gelen dürtülerin ilk adımlarını o gün ailecek hissetmiştik. Kare kare kesilmiş o şeylere arabadan iner inmez basıp içine batmıştım. Sonra onların birer tezek olduğunu öğrenmiştim. Boktan sanat yapılması fikri ve bunun sonunda açığa ısı oluşturan bir şey çıkması durumu dedemi gözümde dünyanın en akıllı insanı yapmıştı.

Diğer gün mecburi arkadaşım olan teyzemin oğlu traktörün kasasından atlayıp burnunu kanattığında, ben de anneme ağlaya ağlaya burnuma iki pamuk tıktırmıştım. Günün sonunda 'burnun yamulur bak, biraz daha tutarsan koca burunlu olursun' demişti annem. O gün değil ama başka gün basket oynarken dirsek ile yamulmuştu. Sonra beni zorla, komşunun bir çocuğuyla tanıştırdılar. Onlar da bizim gibi yaz tatili için gelmişlerdi. Ekmeğe eppek, zeytine zeytun demiyordu. Gidek, kalak, oynayak da demiyordu. Bayağı şaşırmıştım. İsminin önemi yok, Ömer olsun.

Belki zorunluluktan, belki de farkında olmadan çok yakın arkadaş olmuştuk. Arkadaşlığımızın nişanı olarak da iki tane sokak kedisini edinmiştik. İki ay boyunca onları büyütüp, bir şekilde İstanbul'a götürmeyi kendimize hedef bellemiştik. Fakat kediler çok pisti. İkinci gün, kovaya su doldurup kedileri bir güzel yıkadık. Kedilere ne kadar iyi davrandığımızı düşündüğümüz sıralarda iki kedinin de öldüğünü öğrendik. Hayatıma dair tutmayan ilk planım budur. Sonrası çok daha kolay şekilde oldu. Benim açımdan kurma kısmı hiç değişmedi zaten.

Kediler gidince, biz de pek fazla konuşamaz olduk. O yaz bir çok şey yaptık yine de. Fazla üzüntü vermeyen bir ayrılık yaşadık.

Ergenliğe girer girmez, ''bananö yööö ben gelmiyorum köye falan'' moduna girmem de kaçınılmazdı. Çok uzun süreler köye gitmedim. Sonra birden bir şey oldu ve ben kendimi köyde buldum. Başka bir şeyler de olmuş olacak ki Ömer de orada oldu. Bir kere bahsetmiştim, eski bir dostla konuşmak tekrar aşık olmaya benziyor sanırım diye. Seni tanır mı tanımaz mı çekingenliği falan. Tanıdı, ilk önce o geldi hatta. İki büyük adam olarak malum toprak yoldan yürümeye başladık.

Bana ilk kez bir köpeğin saldırdığı, iki tarafı taşla örülü ilk sapaktan saptık. Top oynadığımız zaman kullandığımız en yüksek taş yığının üzerindeki bir iki taş dökülmüştü. Yosma Teyze hala daha bordo eşarbını başına bağlamayı ihmal etmiyordu. Sarı renk yeleği de aynı solgunlukta duruyordu. Değişmeyen şeyler nasıl da güzel. Kazların sayısı sanki hep yirmi gibiydi. Ben on yaşındayken de yirmiydi, şimdi de yirmi. Kola ve cips satmayan bakkalın yanından da geçtik. İlk duyduğumda nasıl şok olduğumuzu hatırlattı Ömer. Annemden bir hevesle aldığımız paralar cebimizde kalmıştı. Kola ve cipsi geçtim, herhangi markalı bir ürün de yoktu. Hala daha yok mu diye bakmadık. Belki de öyle kalsın istiyorduk. Çıldır'ın merkezine giden tek taşıma aracı yine her zamanki yerinde duruyordu. Hala daha sadece iki kişinin arabası vardı. Birisi de dayım oluyordu zaten. İneklerin su içtiği göl kenarında biraz durduk.

Ömer'in hafızası en az benim kadar iyidir. Babamın peşinden nasıl hevesle balık tutmaya gittiğimizi anımsattı. ''Hiç beceremezdin. İlk yarım saatten sonra suratın asık asık futbol oynamaya kaçardık'' dedi. ''Ne yapayım oğlum? Babama benzemek hayatım boyunca yapamadığım ve hep uğraştığım bir şey oldu işte'' dedim. Cidden de sevmem balık tutmayı. Hala daha öğrenmek isterim ama. Çünkü babamın yaparken en çok zevk aldığı şey o. İlla ki bir bildiği vardır. Yine de babamla balık tutmaya niyetlendiğimiz her günün sonu kendimi basketbol sahasında bulmayı ihmal etmem. Bir şeyler yapacak kadar boş zamanım varsa, kendi sevdiğim şeyleri yapmalıyım diye düşünürüm. Belki de büyümek ve ısrarla babaya benzeyememek bu olsa gerek.

Uzun bir yürüme eyleminin ardından eve girdik. İlk kez bir kızı sıkıştırdığım odaya geçtik Ömer ile. O'na anlatınca nasıl kahkahalar attığımızı hatırladım. Henüz on yaşında falandık. Kızla saklambaç oynarken ''televizyonda gördüğüm şeyleri yapalım mı?'' tarzı bir muhabbet geçmişti. Sonra annem bizi yakalamıştı. İsmi önemli değil, Esma olsun. Esma bir daha benim suratıma hiç bakmadı. Ben her gittiğimde O'nu görüp gıcık gibi baksam da O bana hiç bakmadı. Hatta bunu yirmi yaşında bile yaptım. Sonra da pis pis güldüm. Esma hiç tanımamış gibi bakmayı nasıl başarıyor diye de aklımdan geçirdim. Beni gerçekten tanımıyor olma olasılığını hiç düşünmedim. Sonuçta ilk utanmalarımızdı. Esma belki sonradan bir daha hiç utanmamıştır. Ne güzel hayat.

Ömer keyifli keyifli ''senin anneyle baba lise aşkıydı di mi lan?'' deyip güldü. Onaylayıp, devam ettim. Babamın yaptığı haylazlıkları, iki köy arasında annemi görmek için yürüdüğü malum yolu falan anlattım. Sonra aslında nasıl sevgisini çok da gösteremeyen bir adam olduğunu anlattım.

Bayağı bayağı sustuk. Garip bir hüzün kapladı. İlk kez orada kötü bir rüya gördüğümü hatırladım. Rüyamda babamın beni sevmediğini, evlatlık vermeye çalıştığını görmüştüm. Sabah kalkınca annemleri köy evinde bulamayınca ağlamıştım. Annem sonradan sorunca da yataktan düştüğümü falan söylemiştim. Aynı o duygu doldu içime. Ömer'e baktım. Bir şeyler saklıyormuş gibi hissettim.

''Bu işler niye böyle olmuyor be abicim?'' dedi.

''Bak Ömer'' dedim. ''Ben babamı, annemi çok fazla seviyorum lan'' dedim. ''Ben on yaşında bile annecim, babacım diyememiş adamım oğlum.'' dedim. ''Ben gösteremem. Onlara duyduğun sevgi gösterilmez zaten. Sanki öyle olmalıymış gibi. Mesela kardeşim oldu. Her şeyden fazla sevdiğimden öyle çok sahiplendim ki en ufak şeyine bile fazla tepki veriyorum. Sanki ben uyarmazsam kötü yetişecekmiş gibi geliyor'' dedim.

''Bizim gibi büyüyen adamlarda bu hep böyle olur zaten. Senin suçun değil.'' dedi.

''Sonra, senin soruna geliyorum. Bu sevgi var ya, birikip birikip içinde gizli bir yerde depolanıyor. Sen onu evirip çevirip garip hallere getiriyorsun. Sonra birisini buluyorsun, zavallı. Tüm o içindekini O'na kusuyorsun. Beklenen, özlenen, açığa çıkan yapıyorsun O'nu. Seni doğurmamış, sana para vermemiş, seninle aynı odada yatmamış birisine gösteriyorsun her şeyi. Tabii ki garip karşılar. Kim dayanır oğlum buna? Kim kaldırır bu yükü? Manyak mısın sen?'' dedim.

''Neyden bahsediyorsun kardeşim sen?'' demedi. Bu işlerin hangi işler olduğunu ikimiz de iyi biliyorduk. Her konuşmanın sonu, her yazının noktası bir şekilde bu işlere geliyordu zaten.

Annem bizi sesledi. Tavuk yapmışlardı. Hayatım boyunca en çok sevdiğim akrabam olan dedemi hatırladım. O'nun cenazesinde tam 12 tane tavuk budunu tek başıma yediğim zaman nasıl rahatladığımı hatırladım. O gün hiç ağlayamamıştım.

''Ben but alayım. Başka bir yerinden verme.'' dedim anneme.

''Eppek yeyin oğul, doymazsınız.'' dedi anneannem.

Ömer güldü. Biliyordu.

Ben biraz üzüldüm.

4 Ekim 2013 Cuma

Ah Ulan Maviş


İnsan hafızası biraz saçma. En azından benimki öyle. Herhangi bir tarih ya da numarayı aklımda tutamam. Herhangi birisinin doğum günü aklımda yok. Kimden ne zaman ayrıldım, hangi gün tekme yemiştim, ne zaman mezun olmuştum hatırlamam. Ezbere bildiğim numara sayısı 3, yazıyla üç. Okuduğum, yaşadığım ve duyduğum şeylerin ise çoğunluğunu unutamıyorum.  Buraya kadar yazdığım cümlelerin hiçbirisinde abartma unsuru yok. Ciddi şekilde yaşadığım anı hatırladığım zaman, üzerimde ne vardı, o an ne yapıyordum gibi şeylerin hepsi canlanır. Bana söylenen herhangi bir şey de aynı şekilde. Verdiğim, tutamadığım sözlerin hepsi aklımda. Avantaj mı yoksa dezavantaj mı bu yaşıma kadar karar veremedim. Bana getirdiği tek nokta, çok ufak şeylere bile anlam yükleyebilme yeteneğim oldu. Hatırlamaktan en şaşkınlık duyduğum anlar ise çocukluk anılarım olmuştur.

Çocukluğuma dair hatırladığım anların genelinde ise Maviş var. Hatırlamaya başladığım anılar Maviş'in herhangi bir gün evimize dahil olmasıyla başlamıyor. Üzerimde yeşil bir kazak varken hatırlamaya başlıyorum her şeyi. Lacivert kafesi içinde, mavi tüylü muhabbet kuşum Maviş. Maviş fena halde hayatıma benziyor. Çok paralel gidiyoruz. Ya da ben yine herhangi bir şeye anlam yüklüyorum. Maviş ilk geldiği anlarda benim için büyük bir korku unsurundan başka bir şey değildi. Kafesine parmağımı uzatıp uzatıp çeker, kendimce eğlenirdim. Canlıları uyuz etmeye o günlerde başladım. Öyle her şeyden korkan bir çocuk değildim ama korktuğum şeylerden de esaslı korkardım. Hakkını verirdim yani.  Maviş'e güvenmem uzun zaman aldı. Sonrasında ise beni öpmesine falan izin verir oldum. Bir kaç kez ısırmıştı, umursamadım. Zamanımın çoğu Maviş ile geçiyordu.

Gelir düzeyi düşük, tek eğlencesi binanın önünde bulunan garajın üzerinde sıcak ev ekmeği yemek olan bir mahallede büyüdüm ben. O ekmeğin içerisinde eritilen yağın tadını bir daha hiçbir şeyde alamadım. Bana ilk ve son kez orada Eren değil de Tolga denildi. Tam olarak dışarıya çıkıp, yaşıtlarımla oynamaya başladığım dönemler de o sıralara denk geliyor. Maviş'i biraz ihmal ettiğim dönemler. Genel olarak misket ve futboldan oluşan bir çocukluğum oldu. Bir gün her şey değiştiğinde oraya mavi bmx bisikletimi ekledim. O günden sonra neler olduğunu kontrol edemedim zaten. Her şey çok hızlıydı.

Maviş'in kayboluş hikayesi burada başlıyor. Zaman geçirme aralıklarımız çok değişken olmakla birlikte, Maviş artık bizim evin en önemli simgesi olmuştu. Bir sabah, hiçbir şey yokken kafesini açıp gitmesi salak hayatımda anlayamadığım ilk şey oldu. Babama ''Neden gitti?'' diye sorduğumu hatırlıyorum. ''Öyle olması gerekiyormuş'' tadında bir cevap aldım. Çok küçüktüm, çok üzüldüm. Bu denklem hep doğru orantılı olarak büyüdü.

''Ah ulan Maviş, çok alışmıştım''. 

Alışmak berbat bir şey çünkü güçsüzlüğün dünya üzerindeki en geniş tanımı alışmaktır. Ben dünyanın en çabuk alışan insanı oldum çıktım. Şimdilerde, ''Burçlara mı inanmaya başlasam?'' diyorum. Ne de olsa dalga geçtiğim her şeyi yapabildiğim bir dünyada yaşıyorum.

Şimdi oturup düşündüğümde, babamla hiçbir zaman aynı olamayacağımızı o gün anlayabilmeyi çok istediğimi fark ettim. Ben hep nedenleri arayan ve ancak bulamayacağına ikna olduğunda pes eden bir çocuk -ve sonrasında genç- oldum. O pes hep çok şiddetli oldu. Üzerimdeki tüm etkilerini yırtıp, atıp pes ettim. Her olay için geçerli bir şey bu. Pes etmelerim hep çok sesli olmuştur. Yakıp, yıkmak şeklinde. Babam ise tam aksine kafasını eğmeyi severdi. Hala daha da sever. Korkarım ki hiçbir zaman O'nun kadar ''inançlı'' olamayacağım.

Maviş'in gidişine tam anlamıyla alışamadan -veya pes edemeden- geri gelişine alışmak zorunda kaldım. Saçma sapan bir şekilde Maviş kafesine geri dönmüştü. Çok üzüldüğüm için hayal gördüğümü falan düşündüm ama evdeki sevinç ortamı da yalan olamazdı. Bu sefer de ''Nasıl geldi?'' diye sordum. ''Bilmiyorum oğlum. Ne güzel işte'' cevabını aldım. Çocukluğumun en büyük boşluğu; Maviş, böylece oluştu. Yokluğuna alışabileceğim bir şeyi sevebilmek hala daha saçma geliyor. Maviş'i eskisi kadar sevdim mi bilmiyorum ama ölüşüne, gidişi kadar üzülemediğimi itiraf etmem gerek. O iki senelik arada büyümüş olabilme olasılığım da var ama denklemin doğru olduğuna inanırım. Kesinlikle daha fazla üzülebilirdim.

Maviş'ten sonra mutlu günlerim oldu. Babamın eve beyaz renk bir Doğan ile geldiği günler. Annemin babamın şöförlüğüne güvenmediği, sürekli dalga geçtiği günler. ''Sen ne anlarsın araba sürmekten?'' derkenki söyleyiş tonunu bile hatırlıyorum. Her gün aynı korku, her gün aynı gülmeceler. Babamın bir şeyler yapabildiğini görmek her zaman için mutluluk vericiydi. Arabanın sahibi, müdürünü sırf bu yüzden sevebilirdim. Sonraları kendi arabalarımız da oldu ama yine o tadı alamadım. Annem, babamın araba kullanabildiğine ikna olmuştu çünkü.

Geçmişin pek puslu olmayan o senelerinden aklımda kalan en güzel anım Maviş değildi. Bir gün gri, kareli pijamalarım ve hiç değişmeyen baygın, kendinden emin gözlerimle uyandığımda malum gözleri gereğinden fazla açtığımı hatırlıyorum. Odanın ortasında sadece Almancı çocukların bindiği bisikletlerden birisi duruyordu. Mavi Bmx bisikletim. Çocukluğumun 'gerçek' kahramanı. Yokluğuna alışamadığım. Dolma tekerlim.

O yaşlarda bile sevincini ifade edebilen bir çocuk değildim. Yine de en çok o gün sevinmiştim. Bence çok abartılıydı, anneme sorsak hatırlamaz bile. Benim sevinmelerim bu kadardır zaten. Şaşırmak gibi bir özelliği yansıtamıyorum. Bir de insanların anlamasını bekliyorum. Babam o gün illa ki anlamıştır. Bisikleti merdivenlerden aşağıya indirirken arkasında sırıtarak inen dana boyutlarındaki erkek çocuk muhakkak ki mutluluk kaynağıdır.

Garajın yanındaki merdivenlerden inerken burnuma o harika koku geliyordu yine. Yeni kızarmış ev ekmeği. Bmx'ime rağmen aklım orada kalmıştı. -Belki de bu yüzden kendimi 'ruhu şişman' olarak adlandırıyorum.- Son basamağa gelmeye yakın Ayhan Abi'yi gördüm. O'nu çok severdim. Beş yaşlarındayken, -her zaman olduğu gibi insiyatif almaya erken başlamışken- elime meyve bıçağı alıp, iki parmağımın arasındaki o deriyi kestiğimde beni Ayhan Abi kurtarmıştı. O güne dair bir tek O'nu ve ağladığımı hatırlıyorum. Gerisi silinmiş. O yüzden Ayhan Abi'yi çok severdim. Bana karpuz sattığı dönemlerde verdiği bedava karpuzlarla bir alakası yok. Ayhan Abi'ye bazen çok üzülürdüm. Bunun da O'nun kanser olduğunu öğrendiğim günle ve hayatımda duyduğum ilk ölümcül hastalığa sahip olmasıyla da bir alakası yok. O'nun oğlunun benim ilk 'hırsızlık arkadaşım' olmasıyla hiç alakası yok. O'nun oğlu yüzünden babamın bana ilk ve tek kez tokat atmasıyla da hiç alakası yok. Ayhan Abi'nin ölmesiyle belki alakası vardır. Ne ile alakası olduğunu tam olarak bilmiyorum ama Ayhan Abi'ye çok üzülür ve severdim işte. Bu duyguların hepsini hatırlamak güzel. Bisiklete bindiğim ilk dakikayı hatırlamak güzel. Babamın yüzüne bakarak başardığım ilk şeyi hatırlamak çok güzel.

Sonrasında o bilmese de yardımcı tekerlerin birini çıkarttım. Derken, ikincisini de çıkarttım. Babama söylemediğim her şeyde olduğu gibi, o dönemlerde de kötü şeyler yaşadım. Bisiklet ile ilk ciddi ölüm tehlikemi atlattığım günlerden bahsediyorum. Bir süre alıştıktan sonra ise babama çift tekerli bisikleti denemeye başlamamız gerektiğini söyledim. Biraz karşı çıktıktan sonra kabul etti. Hala daha aynı şeyler oluyor. Babam ilk önce karşı çıkar, en fazla iki saat sonra kabul eder. Önceden yaptığım şeyi tekrar ettim ve babama başarabildiğimi gösterdim. Dünya üzerinde en sevdiğim duygu bu olabilir. Bir kaç tane daha var ama bilinmesi gereken bu.

''Ah ulan Maviş, insan alışıyor işte. Yokluğuna da alışıyor. Bu da bir tür alışmak. O yüzden alışmalar güçsüzlüktür, bazen de gücün kendisidir. Bu da seni ilgilendirmez.''


Mavi bisikletimi hala daha unutmadım. Hala daha bir yerlerden çıkar diye umuyorum. En sevdiğim renk mavi. Ben büyüdükten sonra hiç gerçek bir mavi bisikletim olmadı. Umudumun kaynağı belki de budur. Binemesem bile evin bodrumunda bir bisiklet bulunduruyorum. Bindiğim anlarda bana hala daha huzur veriyor ama maviye boyayamıyorum. Gelecek zamanlarda bir muhabbet kuşu almayı düşünüyorum. Mavi tüylü bir kuşun ismini Maviş koymamak istiyorum. Belki de çok sevilen ve klasik şeyleri bu yüzden sevemiyorum. Geleneksel bir 'içi' olan, gelenekleri hiç sevmeyen bir adam olmam -yine- belki de bu yüzden.

.
.
Diyorum ya; ''Ah ulan Maviş''.

--

yazıyı bir daha okursanız, bunu dinleyerek okuyun: http://www.youtube.com/watch?v=cIlWezHfMow