12 Şubat 2014 Çarşamba

küçük harf


bir şeyler okuduğum zaman, inanılmaz bir şekilde bir şeyler yazasım gelir. şükür etmek gerek sanırım, bu şeyi becerebildiğimi düşündüğüm için. düşündüğüm için diyorum çünkü okuduğum şey 'gerçek' üzerineydi. bir sürü şey yazmışlar, gereksiz. ben bir tek 'gerçek kendi gördüğündür' kısmını aldım ya da 'gerçek aynadır' kısmını. ne fark eder? ben becerebildiğimi düşünüyorsam bu benim için yeterli. içine atmayı hiç sevmeyen insanların içine attıklarını çıkartabilme yoludur yazmak, yahut küfür etmenin süslü ve beğenilen bir yolu da olabilir. yine, ne fark eder? 

'ne fark eder?' bugünlerde en çok düşündüğüm şey. bir güç beni 'her şey olacağına varır' fikrine inanmam için kuvvetli bir şekilde itiyor. fakat ben kaderci bir insan olmama rağmen hayatım boyunca buna göre yaşayamadım. çünkü söylemiştim size, din öğretmenim bana 'kaderinizi kendiniz çizersiniz' demişti. yahu, bu kadar büyük olduğuna inandığımız bir güç bizim elimiz kolumuz bağlı oturmamızı ister miydi ya resulullah? peki bunca ayrıntı neden var? ben bunca ayrıntıya takılamayacaksam neden varlar? ayrıntılara takılan insanları sevin. ayrıntılar hikayenin bütünü oluşturur ve hikayenin bütünü oluşabilmek için ayrıntılara mecburdur. herkes ayrıntılara mecburdur. hayatı perspektiften yaşayabilmek gerizekalı mühendislerin işidir. türkiye'de işler böyle yürüyor mesela. üniversitede de böyle yürüyordu. ayrıntıların hiçbir önemi yoktur. o yüzden de pek bir şey bilmeden mühendis olabilirsiniz. ben de buna güveniyorum sanırım. mesela bu şekilde konudan konuya atlama konusunda bir dünya markası olmamın da belli başlı sebepleri vardır ama onu da ben umursamıyorum. herkesin umursamama hakkı var elbet ama nerede kullanacağınızın da önemi var. yani diyorum ki; ayrıntıları sevin.

ayrıntıları sevin çünkü içini bilmediğiniz şeyler canınızı yakar. eğer ayrıntıları bilmezseniz kendi kafanızdaki ayrıntılara inanırsınız. misal, bu yazının başlığına bakacak bir adam bu yazının dil bilgisi içeren bir yazı olduğunu düşünebilir. başlıklara çok takılmasak keşke. çünkü diyorum ya, başlıklara takılırsak yazının içini biz oluşturmak zorunda kalıyoruz. böyle durumlarda da kafamızdaki gerçeğe inanıyoruz. ve bir insan kendi aynasına düşmüşse onu kurtarmak dünyanın imkansıza yakın tek işidir. lise sıralarına 'never say never' yazmış bir nesilden bahsediyoruz. aynalardan uzaklaşabilsek keşke. belki de bu yüzden okuldan mezun olmadan önce 'never say never kalıbının önüne birkaç never daha ekleyebildiğimizi gördük. 'never say never say never' her never anlamı değiştiriyor. yemin ediyorum resmen hayat gibi. bunu ilk gördüğümde çok şaşırmıştım. çünkü fark etmek uyanmaktır. 

uyanmak da dünyanın en zor işidir. maviye mi griye mi uyanacağını sen seçemezsin. yine de hayatında belirli bir denge kurmak senin elindedir. zaten kendimizi kandırmaya gerek yok, her zaman hayırlısı ne ise o olmuyor. çünkü acayip hayırsız işlere hayırlı demek benim içimden gelmiyor. olayın içinde bizim için bir hayır elbet vardır fakat hayır, ben bunu kabul edemiyorum. yani diyeceğim şu ki, durduğumuz yerde hayat bize hiçbir şey getirmiyor. zaman akıyor, zaman geçiyor, biz bir şeyler için çırpınıyoruz ve aslında bir şeyler için çırpınmaya başlamamızın asıl sebebi kendi kendine olgunlaşıyor. ama sen, onun olgunlaşması için bir şeyler yapmaya devam etmek zorundasın. ve sadece, illa ki sadece sonucu görebiliyorsun. peki bu işten ne anlamalıyız? ben de bilmiyorum lan. bildiğim tek şey, sürekli olarak bir şeyler yapmak zorunda olduğum hissi. sürekli olarak çırpınmak hissi. geçenlerde yazmıştım, okyanusun içindeki gövel bir ördek gibi. o an'a özel bir tanımlama değildi bu. genel hayat çizgimdi. beni havuza çıkartmak isteyen her türlü kötü ayrıntıdan kaçma isteğim de bu yüzdendir, belki de çok sevdiğim bir arkadaşımın bana 'insanın kaderi genel olarak belirli bir çizgide oluyor, spesifik şeyleri değiştiremiyorsun' demesindendir. ben buna da çok bozulmuştum. tabii ki söylemedim.

bir şeyler yapayım. kararlar alayım. sürekli bir şeyler yaparken kendimi kaybetmemeyi de başarabilsem keşke. dışarıdan bakabilme şansım olsa kendim olmadığımı rahatça görebileceğim şeyleri yaptıran garip şeyi çözebilsem keşke. geceleri de sabah düşünebildiğim kadar aristokrat havada gezinebilsem keşke. 'hmm hmm tabii, mantıklı' havam anında 'fakat o iş öyle olmuyor' tadına bürünmese keşke.

şu okuduğumu da hiç unutmasam keşke:

''kızgındım, hem de çok. sadece o'na değil her şeye, herkese kızgındım artık. galiba en çok da kendime. bir sürü karar aldım ve yavaşça hayata geçiriyorum bunları. bu kararların en önemlisi de şuydu: artık ne ailemin, ne çevremin, ne sevgilimin, ne de başka birinin ya da başka bir şeyin istediği gibi değil, kendi istediğim gibi bir ''erkek'' olacaktım. hatasıyla sevabıyla..''

yazdığıma göre, unutma şansım da kalmadı artık. bir de anımsadım tabii. ben de bir ara bayağı fazla karar aldım. ilk aldığımda hiç uygulayamayacağımı sandım. işte adam olamama korkusu da buralara dayanıyordu. sonra bir şeyler oldu ve kendime inandım. bir şeyler hep bir şeyler olsun diye oluyor demek ki. ve tıpkı böyle, yavaş yavaş yaptım. karakterime hiç uymayacak şekilde, yavaş yavaş yaptım. yine olsun, yine yaparım.

zaten yine karar aldım, kendime özel yazılarımı küçük harf ile yazacağım. ne fark eder?

4 Şubat 2014 Salı

Yerlere Bir Elmadır Elimden Düşer


''ben tekrar pencereye çıkınca
bütün kuşlar havaya gidiyor''

İnsanın kendi başına dolaşması, fener'in -bana özel şeyleri küçük harfle yazarım- kazandığı bir haftaya denk. Genel olarak, pencereden baktığım akşamlar dışarıya çıkarım. Hayatımın uzun bir dönemini şişko bir adam olarak geçirirken bile yürüme eylemine üşenmezdim. Hem yürürken daha çok umut edersin. Her özel noktanın sadece sana özel alt anlamları olur ve her geçtiğinde yeniden canlanır. Hem bunlar yer değiştirebilir, gömülebilir ve tekrardan inşa edilebilir. Beyin çok geniş, kafam çok büyük.

Aşağıya inmek için -biz pendik çarşısına ''aşağı'' deriz- iki tane yol vardır. Polislerin seyyar cafeleri haline getirdikleri ve sonu köşede taksi durağı barındıran garip yola çıkan taraf yahut köpekli evler ve dede bakkalın -Ki burada üç dede vardır. Birisi eceliyle, birisi de o dönemler çok şaşırmama yol açacak şekilde, müzik sesi açılarak ve susturucuyla öldürülmüştür. Üçüncü adam dede falan değil. Babamdan küçük. Yaşıyor.- bulunduğu yokuştan inip, sağa dönerek ve yine köşedeki garip taksi durağına ulaşarak giden yol. Bu arada taksi durağı bir senedir falan orada. Eskiden hastanenin yakınlarındaydı. Yanında kebap dükkanı vardı. Şimdiki yerinde çiçekçi var. Güzel detay.

Dede bakkalın yanında çok fazla özendiğim iki abi vardı. Sadece yabancı filmlerde bulacağınız evleri ve bahçelerinde yarım basketbol sahası vardı. Potaları okuldakiler gibi sert değildi, turuncuydu. Bir de fileleri demirdendi. Her gece teke tek maç yaparlardı. O dönemler benden iki yaş büyük bir abim olmasını isterdim. Sonra benden on iki yaş küçük kardeşim oldu. Babalarının kırmızı bir Toyota'sı vardı. Dünya üzerindeki en temiz arabaydı. Böyle adamlar yaşamak için dünyaya getirilmiş gibi gelirdi bana hep. Her şeyleri en iyisi. Çocukları maç yaparken hep gülerdi. Birisinin saçı uzundu. O aralar benim saçımı Murat Abi keserdi ve insan içine çıkmaya utanırdım.

Ben son aylarda polislerin seyyar cafelerinin oradan geçip gitmeyi tercih ediyorum. Durak oraya daha yakın diye değil. Bu sefer nedensizce dede bakkalın oradan geçiyorum. Televizyon tamircisi ve aşırı dindar abi bakkalla kavga halinde. ''Utanmıyor musun dini yanlış yansıtmaya?'' demek istiyorum ama diyemiyorum. Lise yıllarında bana sorduğu ''Karı kız durumları nasıl lan?'' sorusuna, ''Sanane ulan -esaslı bir küfür-'' şeklinde cevap verdiğim için konuşamadığımız arkadaşımın eski evinin yanından geçiyorum. Bir ara emo olmuştu, onu hatırlıyorum. Emolar genelde gelecekte çok düzgün insanlar oluyorlar. Dibi görüp tekrar yükselmek gibi bir şey herhalde. Annesinin bana ''oğlum siz yakın arkadaşsınız, niye öyle yapıyorsun?'' dediği aklıma geliyor. Aynı şekilde anneme küfür ettiği için -bana da etmiş olabilir. problem değil- göbeğinin tam ortasına tekme attığım ilkokul arkadaşımın annesinin de buna benzer bir şey dediğini hatırlıyorum. Böyle saçma şeyleri niye hatırlıyorum? Tabii bu arada ilkokuldaki halim ve ortaokul halimdeki bu inanılmaz farkı anlayamıyorum. Hele lise ve sonrasını hiç bilemiyorum. Hayatım sürekli heyecanlı ve sakin birisi olarak değişmekte. Uzun süredir sakin tarafında kaldığımı fark ediyorum.

Yolun taksi durağına çıktığından bahsetmiştim. Ben okuduğum şeyleri çok acayip şekilde hatırlarım ama şiir gibi olan şeyleri hiç hatırlamam. Hepsini tekrardan okuyunca, tekrardan anlamlandırırım. Bazen iyi bazen kötü. Bazen de unutmamış oluyorum. Mesela taksi durağına adım attığım anda kafamda;

'sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur' beliriyor.
'sen beni öpersen belki de ben gansterleşirim. belki de şair olurum ve seni de aldırırım yanıma' da beliriyor. ''Ulan yavaş ol hayvan'' diyorum kendi kendime. Bu ne cüret?

Viyadükten geçerken orası adına yazdığım bir yazı geliyor aklıma. O dönemlerde kendimi beğeniyorum, ne yalan söyleyeyim. Viyadükten geçerken kendimi beğeniyorum. Çünkü o zaman garip yürümüyordum, dengeliydim. Çünkü o zaman aşağıya bakıyorduk. Çünkü o zaman boyum uzun idi diyorum kendi kendime. Kulaklığımı almadığım her gün kendi kendime bir şeyler diyorum. Kafam çok büyük ama olsun;

''çirkin olduğum için aynaya bakmazsam; güzelim''.

Aşağıda bir tam tur attıktan sonra -ve elbette dünyanın en iyi çiğ köftecisinin, içinde maydonoz yok, önünden geçtikten sonra- viyadüğün sağ tarafından yukarıya çıkıyorum. Mesela dengeli yürürken sol tarafından çıkıyordum. Buna kim karar veriyor? Ben. O yüzden de yine sağ taraftan çıkıyorum. Bir erkek yalnız yürürken paytak paytak yürüyormuş gibi geliyor bana. Belki de bana özeldir. Saat takmazsam da böyle geliyor. İki tane bomboş sallanan kol. Tabii ki dengesiz.

Tam viyadüğün bitişinde ''Benim kardeşime sarkmışsın -sarkmak ne demek lan?-'' diyerek -yüksek ihtimal canı çok sıkılmıştı- bana durduk yere sataşan çocuk geliyor aklıma. ''Gel lan bostana inelim, orada kapışalım'' deyip bostana indirmiştim çocuğu. Sonra da eve doğru koşmuştum. O yaştaki bir çocuk için güzel manevraymış. Sadece bu yüzden, benden adam olabilir. Bir de ''elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim'' dizesini bildiğim için.

İster istemez -illa ki ister- taksi durağından geçiyorum yine. Evimin yerini ben değil babam seçiyor. Ne yapabilirim?

''artık seni bir çiçeğin yerine kopartmak istiyorum sevgilim.
işte sahneden indim ve öpüyorum ağzından'' diyor yine hafızam. Tövbe estağfurullah. İyice içimizden geleni yapıyoruz bugünlerde diye düşünüyorum bu sefer de. Büyük terbiyesizlik yapıyoruz. Etikleri çiğniyoruz mazallah diyorum. Baya değişik hisler fark ediyorum kendimde. Fakat zamansızmış diyorlar. Öyle miymiş sahi? Kim karar veriyor? Bu sefer ben değil. Zamanı kim belirliyor? Ben her şeyin gerektiği zamanda olduğuna inanırım mesela. Diğer tarafta pozitif bir etki yaratsın diye yapmam bunu ama. Diğer taraf burada çift anlamlı oluyor bu arada. Hem kişi hem göreceğimiz yer. Babam şu satırları okusa benimle gurur duyardı diye düşünüyorum tam şu anda. Hala daha inanıyorum, cuma günleri biraz daha fazla.

Aradaki saçma tali yolu kullanarak -tali yol kelimesini ilk kez duyduğum ortaokul sınıfındaki konumumu da hatırlıyorum bu arada- dede bakkal yoluna sapmayı da ihmal etmiyorum. Kafam o gün ne kadar karışıkmış. İki kardeşi arıyor gözlerim. Pota yıkılmış. Berbat ve yeni bir çardak yapılmış yerine. Abilerin şu sıralar ne kadar mutsuz olduğunu düşünüyorum. Büyük olan kesin saçını bile kestirmiştir diyorum kendi kendime. Sakalım falan uzun bu arada, kendimi çok büyük bir şeymiş gibi hissediyorum. Abileri geçtim. Kırmızı Toyota gitmiş. Beyaz bir Toyota gelmiş yerine. Yeni model. Ve bahçeye park edilmiş. ''Orası abilerin yeriydi ulan'' diyesim geliyor. Tabii ki yine diyemiyorum. Zaten abileri yirmi dört yaşındalarmış gibi hatırlıyorum. Artık onlara abi falan demiyorum.

Bu eve son kez giriyorum. Babam taşınacağımızı söylüyor çünkü. Babaların sözü bugünlerde çok az dinleniyormuş. Bence sakıncası yok. O yokuştan bir daha çıkarsam yine,

''bak ben sana ay aldım al ay aldım bak ben sana'' demek istiyorum. İlerideki bir tarihte. Herhangi bir tarihte.

Kuvvetle muhtemel Sapanca'dan alınmış bir elma düşüyor yokuştan. Peşinde çocuk falan da yok.

''lülelitaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
sana sapanca'dan bir sepet elma almışım'' mı desem diyorum kendi kendime, yoksa şey mi desem diyorum. Şey. Hiçbirisini kendi kendime demiyorum. Henüz aklım yerinde.

31 Ocak 2014 Cuma

Karakter?

Bazen şey diyorum, şey. Bir sürü şey söylemek istediğim zamanlarda şey diyorum. Bir de ''tamam.' diyorum. Bunu da yeni öğrendim. Yirmi üç yaşımdan sonra tamam diyebilmeyi öğrendim. Bu dönem içerisinde sabır etmek ile bile sınanıyorum. Düşününce, son yıllarım sabır edebilmeye çalışmakla geçti. Sonra sabır etmeyi öğrenmekle. İnsanların bu tarz şeyleri karaktere bağlamasını da anlamlandıramıyorum. Karakter bu kadar değişken bir şey değildir diye düşünüyorum. Karakter daha belirgin olmayan şeyler olmalı mesela.

Karakter diye adlandırdığınız şeyler genel olarak korkular ya da alışkanlıklar aslında. Ya da ben öyle görmek istiyorum. Sonuç olarak benim görmek istediğim şey benim açımdan daha önemli. Benim çok fazla konuşmam ve bunun yanı sıra kendimi yanlış ifade etmekten bu kadar korkmam bir karakter olmamalı. Ya da sözümün kesilmesini hiç sevmemem. Birden çok şey söylediğim zamanlarda, söylediğim ilk şeylerin üçüncü ya da dördüncü şey yüzünden umursanmayacağından korkmam asla karakter olmamalı mesela. Veyahut hislerin tepkilerini ya da hissettirdiklerini görmek istemek karakter olmamalı. Bir şey kafamın içinde dönüp dururken, onu durdurmadan hayatıma hiçbir şey yokmuş gibi devam edememek karakter olmamalı. Bunlar insanlık görevi olsun mesela. Karakter olmasınlar. Karakter olmasınlar çünkü karakter insanların her olaydan kaçmak için kullandıkları en basit silah. Ben basit şeyleri sevmiyorum. Silahlarla ilgili bir fikrim yok. Nerede kullanıldığına göre değişir.

Bu gibi şeyleri neden düşünüyorum? Çünkü ben hep düşünüyorum. Bu da karakter mi? Yoksa şu malum ayın bulunduğu konum ve doğum günümüz ile mi ilgili? Ya da belki kaderdir. Her neyse, çok yoran bir şey. Belki de değiştirilemeyen şeyler yoruyordur, bilmiyorum. Genel olarak bilmiyorum.

Mesela karamsarlık ve umutlu olma durumunu da karaktere bağlıyorum bazen. Sonra kendime kızıyorum. Çok karamsar olanlara da kızıyorum, biliyorsunuz. Benim umudum çoğu zaman diğerlerinin karamsarlığını kapsamıyor. Rahatsız oluyorum bazen. Böyle zamanlarda da çok az şey yaşamış gibi olan adama dönüşüyorum. Basit adam. Kendi kendime adam diyorum, pek tabii asla değilim.

Ben aslında sadece şey yazmak için gelmiştim. Bir yokuşu çıkarken, bir kapıdan geçerken yahut hiçbir şey yokken mırıldandığım bir şey var. Tepkisizlik karakter değildir. Olamaz. Olsa olsa es geçmektir, görmezden gelmektir, belki yorgunluktur. Hep, bir ucu da bir nebze umursamazlıktır. Ya da umursayamamaktır. Bilmiyorum. İnsan en çok, umursadığı kadar umursanmadığını düşündüğü anlarda neyi umursuyorsa ona sarılır gibi geliyor. Yine bilmiyorum.


6 Ocak 2014 Pazartesi

Banliyö Trenleri Tekrar Açılmış


Bir ağaç ve benim aynı gün 'ilk kez' görülmüş olma olasılığımız nedir? Ya da bir ağaç ve benim aynı gün ilk kez görülmüş olma olasılığımızın benim yolumda bir değişiklik yapmasının olasılığı nedir? Yolumda olacak olan değişikliklerin olasılıkları nedir? Çok fazla düşündüğüm konusunda çok uzun süredir hemfikiriz. Çok da fazla olasılık hesaplarım. Tutup tutmamasıyla pek fazla ilgilenmeden. O gün de yine fazla şey hesapladım. Beynimin yanmasına çok az kala, çok saçma şeyler yaptım.

Sadece kendim için yürümeyeli çok fazla süre olmuştu. Bir şeyleri düşünmekten kaçarak yaşamaya çalıştığımız uzun bir süre. İnsan böyle zamanlarda kendi için bir şeyler yapmaktan çekiniyor. İnsanın kendi kendine çekinmesi ne garip. İşte öyle saçma bir anda gittim o banka. Onca senedir yürüdüğüm yolun üzerindeki herhangi bir bank. Herhangi birisiyle oturulabilecek herhangi bir bank. Herhangi bir bank olmasına rağmen, henüz denenmemiş herhangi bir bank. O gün konuşacak birisine ihtiyacım vardı ve oturdum.

Konuşacak birileri her zaman bulunur ama zeytinli poğaça sevmediğin halde, elinde gereğinden fazla zeytinli poğaça olmasını açıklayabileceğin insanlara ihtiyacın var. Ya da görür görmez baygın gözünü pörtleteceğin bir köpeğe. İşte böyle bir günde, bir ağaçla ilk kez kesişebilmenin olasılığı düşüktür. İnsanın hayatını değiştiren olayların hepsi ama hepsi düşük olasılıklardan oluşur. Hiç tahmin edemeyeceğin şeylerden. Çok düşük olasılıklardan. Belki hiç olmayacakmış gibi olanlardan. Büyük olasılıklar tatmin etmez. Oluştuğunu gördüğüm şeyler hoşuma gitmez. Hayatımı bu tür ufak olasılıklara sığdırmak ne kadar doğru bilmiyorum ama en azından kendi istediğim gibi yaşıyorum. Neyse, köpek diyorduk. O gün çok fazla köpek vardı. Kuduz olma olasılığı olan bir köpek tarafından ısırılmamın bir ayı henüz dolmuştu. Yine de, ben bankta otururken köpekleri değil, neyi düşündüğümü düşündüm.

Böyle anlarda çok alakasız sahneler aklıma gelir. Belki de alakalıdır, bilmiyorum. Beyin konusunda pek düşünme ve seçme hakkına sahip değiliz zaten. Üniversiteye gittiğim ilk yıllardı. Okulun yokuşunu çıkarken, dört erkek, bir kız iken ve konuşabilecek, abartılabilecek bir sürü şey varken neden birisi çıkıp da ''Hayattaki mottonuz nedir?'' diye sordu bilmiyorum. Sonuç olarak mühendislik okuyorduk ve konuşacak daha hakiki konular olmalıydı. Yani onların olmalıydı. Ben genelde mühendis gibi davranamazdım. Hala daha davranamıyorum. Ben o gün ilk kez şu meşhur ''tesadüf diye bir şey yoktur'' kalıbını kullanmıştım. Arabadakilerin hoşuna gitmiş olacak ki ''şansa da inanmam bu arada'' diye ekledim. Utanmadım. Genelde utanmam. Bir de unutmam. Unutmamak şu yönden iyi: Bu hikayeyi hatırlayacak herhangi birisi yok. Sadece ben biliyorum. Sadece sizin bildiğiniz şeyler iyidir.

Tam o sırada, zeytinli poğaça sevmediğim halde elimde gereğinden fazla zeytinli poğaça olmasını yadırgamayan, ''banliyö trenleri tekrar açılmış biliyor musun?'' dedi. ''O zaman gidilecek yer belli'' dedim. ''Senin hikayelerinin oluşum noktası hep buraya çıkmak zorunda mı?'' da diyebilirdi. Demedi. Daha güzel bir şey söyledi. Gittik, denizde yüzdük.

Yazdığım şeyleri tekrardan okumayı sevmem. Belki de çok değer verdiğimdendir. Ama kafamda gezdirmeyi çok severim. Banliyönun açıldığı gün, kafamda hep malum Kadıköy yazısı vardı. Malum parmaklıklar, malum şeyler. Fener'in maçı yoktu. Zaten kaçmaya da gerek yoktu. Yazının o kısmı saçmaymış. Bunları düşünürken, utanmadan yürümek zor olmalı. Ama olmuyor. Bir yandan da Metro'nun girişinden gelen şu şarkı var ki değmeyin keyfime. Yıllardır duyup da umursamadığım seslerin en birincisi. Bir şekilde, kafamın bir yerinde yer etmiş meret. Zaten düşünce olsam, ben de kesinlikle benim kafamda bulunmayı isterdim.

Zeytinli poğaça sevmediğim halde elimde gereğinden fazla zeytinli poğaça olmasını yadırgamayana bir sır verdim. ''Bir hayal kur, bitene kadar özgürsün'' dedim. ''Kafa karışıklığı ve umut aynı anda gelirler. Sen birisini seçersin.'' dedim. Köpek görmüş gibi pörtletti gözlerini. İki baygın, iki pörtlek bir normal yapar mı? Yapar.

Eve dönerken düşündüğüm tek şeyin periyodik tekrarlayan çat çat çat sesi olduğunu söylemek istiyordum. Çünkü bu salak ve güzel şeye benden başka takılan insanlar da olmalıydı. Bir durak boyunca kaç çat çat çat sesi çıkıyor? Bunu başka birisinin daha düşünme olasılığı nedir? Düşük. O yüzden de güzel.

Yağmuru seven iki insanın yağmurda yürümeyi hiç romantik bulmamaları da düşük olasılık ama oluyor. Bu da güzel. Böyle kesişen eylemler yaşama amacınızı arttırır. Ben yine de yalnız olarak yağmurda yürüdüğüm bir gün, hiçbir romantik eylem içermeyen herhangi bir filmi izlerken düşünebilirim kendimi. Çünkü o filmde benim beklenmedik düşük olasılığım var.

-Yarın kahvaltı yapalım mı?
-Hmm. Nerede yapıcaz?
-Ardahan'da.
-Ne? Ardahan mı?
-Hee. Gelmez misin?
-Babanın köyü olan?
-Evet.
-Tamam gidelim.

Gittik. Bir daha hiçbir şey aynı olmadı.

Şarkı. Yine aynıydı. Her yağmurlu gün, herhangi erkek adam, herhangi güzel bir kadına bu şarkıyı atmak zorundadır.

Çünkü, ''Kendin ol, başkalarının ne dediğini umursama'' diyor. Biraz fazla düşünürsek, güzel söz.

8 Aralık 2013 Pazar

Vapurdaymış Gibi


Din öğretmenleriminden iki tanesini çok severdim. Birisi lisedeydi, belediye başkan adayı oldu. Birisi de ilkokuldakiydi. Benim ilk kez düşünmemi sağlayan adam olduğunu bilseydi ne hissederdi diye de merak ederim. ''Kaderinizdeki yolu kendiniz seçersiniz'' demişti. Ben o güne kadar kafamda planladığım her şeyi çöpe atmıştım. Benim anladığım, her şeyin belirli bir şekilde olduğuydu. Bize iş düştüğünü bilmiyordum.

Sonra gördüm ki, her şey bir seçime dayanıyor. Ailen ve ismin hariç. İlk okulların, belki orta okulların da senin elinde değil pek. Sonra sesin kalınlaşıp, süzüldüğün dönemler seçim yapmaya başlıyorsun. Ailenin hayatını ya da kendi hayatını yaşamayı seçiyorsun. Seni olduğun gibi kabullenmelerini ya da onların istediği gibi olmayı seçiyorsun. İnsanların sevdiklerini sevmeyi ya da kendi istediklerini sevmeyi seçiyorsun. İçinden geleni ya da doğru olanı seçiyorsun. Sevdiğin kızı seçemiyorsun. Sıcak bir sonbahar akşamında pencereyi açık bırakmayı ya da açık unutmayı seçiyorsun.

O gece de pencereyi açık bıraktım. İçeriye Işıldayan girdi. Işıldayan, bildiğiniz ışıldayan işte. Ama özel ismi olan, insan gibi. Ben birden uyanınca pek mantıklı konuşamam. Zaten uykudan uyanınca da sinirli olurum. Bir iki saat bulaşmamak iyidir dedim. Dedim de dinletemedim. Benim nasıl bir adam olduğumdan bahsetti. Neler yapmam gerektiğini söyledi bana. Hayatta en sevmediğim şeyin bu olduğunu söyleyemedim ama en büyük korkumdan falan bahsettim ben de. Bir insanın bana yakın olmasını istersem en büyük korkumdan bahsederim genelde. Bir erkeğin en savunmasız olduğu an en ideal andır. Bir de en sakat an. Savunmasız olmak erkeğe uymaz çünkü. Yine de, ''en güzeli olmasını istiyorsan, savunmasız olacaksın''. Işıldayan'a kızdım biraz. Bende yetiştiriliş tarzıma pek aykırı olan bir asilik olduğunu anlattım. ''Beni böyle kabul ettiler ama. Babam bile alıştı.'' dedim. Işıldadı. Sanki sadece ben görüyormuşum gibi ama. Böyle olunca ben çok etkileniyorum. Kendi kendime etkileniyorum genelde. Sonra nasıl oluyorsa ortak bir duygu haline geliyor. Ayrıca, böyle karşındaki her bir şeyi bilince konuşmak çok zevkli olmuyormuş da dedim. İlk yalanımı orada söyledim. Çok güçsüz olmanın manası yok diye düşünürken ilk yalanınızı söylersiniz. Devamı gelir ya da gelmez. Seçim yapmak tabii ki senin görevin. Işıldayan benim yeni uyanmış halim buysa, olgunlaşmış halim nasıldır diye düşünürken O'na çok büyük bir sır verebilmeyi istedim. Sonra alışmalara gelemeyen halim bunu sevmez diye düşündüm. Tam geç kaldığınızı anladığınız o ufak an vardır ya, hamle yapsan hamle bitmez, beklesen yüreğin el vermez. O sırada gitti. Sesini bırakıp gitti. ''Sesini duymayaydım iyiydi'' diye bağırdım. Duymuştur. Bazen olur öyle, geçen yazıda da söylemiştim. 

''Ulan ne gerizekalı bir adamım ben'' isimli kitabımı cebime koyup, Kadıköy'e doğru geçme kararını çok acil aldım. Gerizekalı bir adam olmak, benden adam olmaz umutsuzluğundan çok daha güzel bir seçim. Sonuçta içinde yine de bir çıkış var. Hem gerizekalı olmak eğlenceli. Olanlar bilecektir, sadece olanların anladığı muhteşem bir histen bahsediyorum. Bu tür hisler genelde iyi satar. Boşboğazlık, sakarlık ya da yukarıdaki tanım ile aklınıza gelen ilk şey gibi.

Kadıköy'e gitmek mutlak bir çıkış. Sonrası tamamen doğaçlama olur bende. Çünkü sonrasında seçmek gerekir. Vapur mu? Yer altı mı? Ter kokmak mı? Seçmek gerekir. Genelde seçmek gerekir.

Ben hep vapuru seçerim. Yani aslında ''vapurdaymış gibi'' olmayı seçerim. Vapura girerken kendimi çok büyük bir adam gibi hissederim. Herkesin yüzüne tek tek bakarım. Muhakkak ilk önce dışarıya çıkarım. Taraf veya Sol okuyanlara daha garip bakarım. Nedenini de hiç merak etmem. Karikatür dergisi okuyanların kız düşürmeye çalıştığını düşünürüm. Ben genelde karikatür dergisi okurum. Bir de kitap okursam, altını çizme ihtiyacı olur diye cebimden kalem çıkartırım. Acaba çok mu kız düşürmeye çalışıyormuşum gibi gözüküyor diye de düşünürüm. Orada bile gereğinden fazla düşünürüm. ''Çok çabuk yaşlanacağız'' derler. Yaşlanalım anasını satayım derim. Yaşayacak şeyler illa ki yaşanıyor zaten. Bir süre geçip kıçım donduktan sonra, erkekliği bir kenara koyup muhakkak içeriye geçerim. Ek olarak, vapurda çay içmem. Çay içersem bile, illaki küçük bardak ile içerim. Kulağımda illaki -illaki birleşik yazılır- kulaklık olur. Kapşonum varsa muhakkak kapatırım. Çok müthiş gözüktüğümü düşünürüm. Çünkü kapşonu olan ve müzik dinleyen erkekler müthiş gözükür.

İnmeye az kala, herkesten önce kapıya yönelirim. Sol kapı mı, sağ kapı mı diye seçmek zorunda olduğumu da çok iyi bilirim. Ben bazen basamağın önünde bekleyen ve arkasındakilerin onu beklemesi gereken adamım. Bazen de sağ yerine sol kapıyı seçip, arkasında bekleyen insanların olduğunu düşünen gerizekalıyım. Bunların arasındaki denge de yaşamak oluyor sanırım. Ben genelde dengesizliği severim. Belki de kendi içimdeki dengesizlikten ötürüdür. Ben bilemem.Zaten normal olmak da kimseye bir yarar getirmez. Aslında herhangi bir kimseyi umursadığım da söylenemez. 

İşte bazen dengem şaşıyor. Umursuyorum. Sonra diğer bir dengesizlik gelene kadar bir süre geçiyor. Her şeyi ilk kez yaşamış bir cahil edasıyla yaşadığım her olaydan değişik bir koku alıyorum. Hepsini ayrı ayrı seviyorum. Ben de böyle mutlu oluyorum. Zaten gerizekalılık da bunu gerektirir.

Ve muhakkak -ve ile başlayan cümlelerin dayanılmaz çekiciliğinden bahsetmiş miydim?- vapurdan inerken Işıldayan'ı görüyorum. O'na dönüyorum. Sadece ben gülümsediğini görüyorum.

''Ben büyüyünce Batman olcam Işıldayan'' diyorum.

Herkesin göreceği şekilde gülümsüyor. Feci kızıyorum.

--

bir daha okuyabilmek için: http://www.youtube.com/watch?v=MpAKi9WjxVs

17 Kasım 2013 Pazar

Dedemin Cenazesinde But Yedim


Yabancıların 'homesick' dedikleri, bizde anlamının ne olduğunu tam olarak bilmediğim bir olay var. Bende bunun ufak bir versiyonu mevcut sanırım. İstanbul'dan her çıktığımda garip bir huzursuzluk hissediyorum. Yani İstanbul'da olunca her şey daha iyi olacakmış gibi. Bunun derininde çocukluğumun tüm yazlarının geçtiği Çıldır, yani Ardahan olabilir diye düşünürüm hep.

Hayatımın hiçbir evresinde yalnızlığı sevemedim. Belki de korku haline getirdim. Bu yüzden de arkadaşlarıma ve sevilenlere karşı çok sahiplenici hatta bunaltıcı bir adam oldum. Aklım çalışmaya başladığı yaşlardan itibaren Çıldır benim için çok büyük korkuydu. Arkadaş yok, bilgisayar yok, bisiklet yok. Anneannem ve dedem var. En fazla ne yapılabilir?

Oraya adımımı attığım ilk günü öyle net hatırlıyorum ki bazen ben bile şaşırıyorum. Köyümüzün Gürcistan sınırına yakın olmasından ötürü, jandarma kontrolünden geçerek girdiğim toprak yola ilk arabamızla geçişimizi ve babamın bana o malum evi gösterdiği virajı, açıyı, 'Kenarbel' köy tabelasını unutamam. Evin yanına gider gitmez, kare kare kesilmiş kahverengi ve çimen dolu bir yığın görmüştüm. Acayip düzenli ve önemli bir şeymiş gibi dizilmişti. Merak konusunda çocukluktan gelen dürtülerin ilk adımlarını o gün ailecek hissetmiştik. Kare kare kesilmiş o şeylere arabadan iner inmez basıp içine batmıştım. Sonra onların birer tezek olduğunu öğrenmiştim. Boktan sanat yapılması fikri ve bunun sonunda açığa ısı oluşturan bir şey çıkması durumu dedemi gözümde dünyanın en akıllı insanı yapmıştı.

Diğer gün mecburi arkadaşım olan teyzemin oğlu traktörün kasasından atlayıp burnunu kanattığında, ben de anneme ağlaya ağlaya burnuma iki pamuk tıktırmıştım. Günün sonunda 'burnun yamulur bak, biraz daha tutarsan koca burunlu olursun' demişti annem. O gün değil ama başka gün basket oynarken dirsek ile yamulmuştu. Sonra beni zorla, komşunun bir çocuğuyla tanıştırdılar. Onlar da bizim gibi yaz tatili için gelmişlerdi. Ekmeğe eppek, zeytine zeytun demiyordu. Gidek, kalak, oynayak da demiyordu. Bayağı şaşırmıştım. İsminin önemi yok, Ömer olsun.

Belki zorunluluktan, belki de farkında olmadan çok yakın arkadaş olmuştuk. Arkadaşlığımızın nişanı olarak da iki tane sokak kedisini edinmiştik. İki ay boyunca onları büyütüp, bir şekilde İstanbul'a götürmeyi kendimize hedef bellemiştik. Fakat kediler çok pisti. İkinci gün, kovaya su doldurup kedileri bir güzel yıkadık. Kedilere ne kadar iyi davrandığımızı düşündüğümüz sıralarda iki kedinin de öldüğünü öğrendik. Hayatıma dair tutmayan ilk planım budur. Sonrası çok daha kolay şekilde oldu. Benim açımdan kurma kısmı hiç değişmedi zaten.

Kediler gidince, biz de pek fazla konuşamaz olduk. O yaz bir çok şey yaptık yine de. Fazla üzüntü vermeyen bir ayrılık yaşadık.

Ergenliğe girer girmez, ''bananö yööö ben gelmiyorum köye falan'' moduna girmem de kaçınılmazdı. Çok uzun süreler köye gitmedim. Sonra birden bir şey oldu ve ben kendimi köyde buldum. Başka bir şeyler de olmuş olacak ki Ömer de orada oldu. Bir kere bahsetmiştim, eski bir dostla konuşmak tekrar aşık olmaya benziyor sanırım diye. Seni tanır mı tanımaz mı çekingenliği falan. Tanıdı, ilk önce o geldi hatta. İki büyük adam olarak malum toprak yoldan yürümeye başladık.

Bana ilk kez bir köpeğin saldırdığı, iki tarafı taşla örülü ilk sapaktan saptık. Top oynadığımız zaman kullandığımız en yüksek taş yığının üzerindeki bir iki taş dökülmüştü. Yosma Teyze hala daha bordo eşarbını başına bağlamayı ihmal etmiyordu. Sarı renk yeleği de aynı solgunlukta duruyordu. Değişmeyen şeyler nasıl da güzel. Kazların sayısı sanki hep yirmi gibiydi. Ben on yaşındayken de yirmiydi, şimdi de yirmi. Kola ve cips satmayan bakkalın yanından da geçtik. İlk duyduğumda nasıl şok olduğumuzu hatırlattı Ömer. Annemden bir hevesle aldığımız paralar cebimizde kalmıştı. Kola ve cipsi geçtim, herhangi markalı bir ürün de yoktu. Hala daha yok mu diye bakmadık. Belki de öyle kalsın istiyorduk. Çıldır'ın merkezine giden tek taşıma aracı yine her zamanki yerinde duruyordu. Hala daha sadece iki kişinin arabası vardı. Birisi de dayım oluyordu zaten. İneklerin su içtiği göl kenarında biraz durduk.

Ömer'in hafızası en az benim kadar iyidir. Babamın peşinden nasıl hevesle balık tutmaya gittiğimizi anımsattı. ''Hiç beceremezdin. İlk yarım saatten sonra suratın asık asık futbol oynamaya kaçardık'' dedi. ''Ne yapayım oğlum? Babama benzemek hayatım boyunca yapamadığım ve hep uğraştığım bir şey oldu işte'' dedim. Cidden de sevmem balık tutmayı. Hala daha öğrenmek isterim ama. Çünkü babamın yaparken en çok zevk aldığı şey o. İlla ki bir bildiği vardır. Yine de babamla balık tutmaya niyetlendiğimiz her günün sonu kendimi basketbol sahasında bulmayı ihmal etmem. Bir şeyler yapacak kadar boş zamanım varsa, kendi sevdiğim şeyleri yapmalıyım diye düşünürüm. Belki de büyümek ve ısrarla babaya benzeyememek bu olsa gerek.

Uzun bir yürüme eyleminin ardından eve girdik. İlk kez bir kızı sıkıştırdığım odaya geçtik Ömer ile. O'na anlatınca nasıl kahkahalar attığımızı hatırladım. Henüz on yaşında falandık. Kızla saklambaç oynarken ''televizyonda gördüğüm şeyleri yapalım mı?'' tarzı bir muhabbet geçmişti. Sonra annem bizi yakalamıştı. İsmi önemli değil, Esma olsun. Esma bir daha benim suratıma hiç bakmadı. Ben her gittiğimde O'nu görüp gıcık gibi baksam da O bana hiç bakmadı. Hatta bunu yirmi yaşında bile yaptım. Sonra da pis pis güldüm. Esma hiç tanımamış gibi bakmayı nasıl başarıyor diye de aklımdan geçirdim. Beni gerçekten tanımıyor olma olasılığını hiç düşünmedim. Sonuçta ilk utanmalarımızdı. Esma belki sonradan bir daha hiç utanmamıştır. Ne güzel hayat.

Ömer keyifli keyifli ''senin anneyle baba lise aşkıydı di mi lan?'' deyip güldü. Onaylayıp, devam ettim. Babamın yaptığı haylazlıkları, iki köy arasında annemi görmek için yürüdüğü malum yolu falan anlattım. Sonra aslında nasıl sevgisini çok da gösteremeyen bir adam olduğunu anlattım.

Bayağı bayağı sustuk. Garip bir hüzün kapladı. İlk kez orada kötü bir rüya gördüğümü hatırladım. Rüyamda babamın beni sevmediğini, evlatlık vermeye çalıştığını görmüştüm. Sabah kalkınca annemleri köy evinde bulamayınca ağlamıştım. Annem sonradan sorunca da yataktan düştüğümü falan söylemiştim. Aynı o duygu doldu içime. Ömer'e baktım. Bir şeyler saklıyormuş gibi hissettim.

''Bu işler niye böyle olmuyor be abicim?'' dedi.

''Bak Ömer'' dedim. ''Ben babamı, annemi çok fazla seviyorum lan'' dedim. ''Ben on yaşında bile annecim, babacım diyememiş adamım oğlum.'' dedim. ''Ben gösteremem. Onlara duyduğun sevgi gösterilmez zaten. Sanki öyle olmalıymış gibi. Mesela kardeşim oldu. Her şeyden fazla sevdiğimden öyle çok sahiplendim ki en ufak şeyine bile fazla tepki veriyorum. Sanki ben uyarmazsam kötü yetişecekmiş gibi geliyor'' dedim.

''Bizim gibi büyüyen adamlarda bu hep böyle olur zaten. Senin suçun değil.'' dedi.

''Sonra, senin soruna geliyorum. Bu sevgi var ya, birikip birikip içinde gizli bir yerde depolanıyor. Sen onu evirip çevirip garip hallere getiriyorsun. Sonra birisini buluyorsun, zavallı. Tüm o içindekini O'na kusuyorsun. Beklenen, özlenen, açığa çıkan yapıyorsun O'nu. Seni doğurmamış, sana para vermemiş, seninle aynı odada yatmamış birisine gösteriyorsun her şeyi. Tabii ki garip karşılar. Kim dayanır oğlum buna? Kim kaldırır bu yükü? Manyak mısın sen?'' dedim.

''Neyden bahsediyorsun kardeşim sen?'' demedi. Bu işlerin hangi işler olduğunu ikimiz de iyi biliyorduk. Her konuşmanın sonu, her yazının noktası bir şekilde bu işlere geliyordu zaten.

Annem bizi sesledi. Tavuk yapmışlardı. Hayatım boyunca en çok sevdiğim akrabam olan dedemi hatırladım. O'nun cenazesinde tam 12 tane tavuk budunu tek başıma yediğim zaman nasıl rahatladığımı hatırladım. O gün hiç ağlayamamıştım.

''Ben but alayım. Başka bir yerinden verme.'' dedim anneme.

''Eppek yeyin oğul, doymazsınız.'' dedi anneannem.

Ömer güldü. Biliyordu.

Ben biraz üzüldüm.

4 Ekim 2013 Cuma

Ah Ulan Maviş


İnsan hafızası biraz saçma. En azından benimki öyle. Herhangi bir tarih ya da numarayı aklımda tutamam. Herhangi birisinin doğum günü aklımda yok. Kimden ne zaman ayrıldım, hangi gün tekme yemiştim, ne zaman mezun olmuştum hatırlamam. Ezbere bildiğim numara sayısı 3, yazıyla üç. Okuduğum, yaşadığım ve duyduğum şeylerin ise çoğunluğunu unutamıyorum.  Buraya kadar yazdığım cümlelerin hiçbirisinde abartma unsuru yok. Ciddi şekilde yaşadığım anı hatırladığım zaman, üzerimde ne vardı, o an ne yapıyordum gibi şeylerin hepsi canlanır. Bana söylenen herhangi bir şey de aynı şekilde. Verdiğim, tutamadığım sözlerin hepsi aklımda. Avantaj mı yoksa dezavantaj mı bu yaşıma kadar karar veremedim. Bana getirdiği tek nokta, çok ufak şeylere bile anlam yükleyebilme yeteneğim oldu. Hatırlamaktan en şaşkınlık duyduğum anlar ise çocukluk anılarım olmuştur.

Çocukluğuma dair hatırladığım anların genelinde ise Maviş var. Hatırlamaya başladığım anılar Maviş'in herhangi bir gün evimize dahil olmasıyla başlamıyor. Üzerimde yeşil bir kazak varken hatırlamaya başlıyorum her şeyi. Lacivert kafesi içinde, mavi tüylü muhabbet kuşum Maviş. Maviş fena halde hayatıma benziyor. Çok paralel gidiyoruz. Ya da ben yine herhangi bir şeye anlam yüklüyorum. Maviş ilk geldiği anlarda benim için büyük bir korku unsurundan başka bir şey değildi. Kafesine parmağımı uzatıp uzatıp çeker, kendimce eğlenirdim. Canlıları uyuz etmeye o günlerde başladım. Öyle her şeyden korkan bir çocuk değildim ama korktuğum şeylerden de esaslı korkardım. Hakkını verirdim yani.  Maviş'e güvenmem uzun zaman aldı. Sonrasında ise beni öpmesine falan izin verir oldum. Bir kaç kez ısırmıştı, umursamadım. Zamanımın çoğu Maviş ile geçiyordu.

Gelir düzeyi düşük, tek eğlencesi binanın önünde bulunan garajın üzerinde sıcak ev ekmeği yemek olan bir mahallede büyüdüm ben. O ekmeğin içerisinde eritilen yağın tadını bir daha hiçbir şeyde alamadım. Bana ilk ve son kez orada Eren değil de Tolga denildi. Tam olarak dışarıya çıkıp, yaşıtlarımla oynamaya başladığım dönemler de o sıralara denk geliyor. Maviş'i biraz ihmal ettiğim dönemler. Genel olarak misket ve futboldan oluşan bir çocukluğum oldu. Bir gün her şey değiştiğinde oraya mavi bmx bisikletimi ekledim. O günden sonra neler olduğunu kontrol edemedim zaten. Her şey çok hızlıydı.

Maviş'in kayboluş hikayesi burada başlıyor. Zaman geçirme aralıklarımız çok değişken olmakla birlikte, Maviş artık bizim evin en önemli simgesi olmuştu. Bir sabah, hiçbir şey yokken kafesini açıp gitmesi salak hayatımda anlayamadığım ilk şey oldu. Babama ''Neden gitti?'' diye sorduğumu hatırlıyorum. ''Öyle olması gerekiyormuş'' tadında bir cevap aldım. Çok küçüktüm, çok üzüldüm. Bu denklem hep doğru orantılı olarak büyüdü.

''Ah ulan Maviş, çok alışmıştım''. 

Alışmak berbat bir şey çünkü güçsüzlüğün dünya üzerindeki en geniş tanımı alışmaktır. Ben dünyanın en çabuk alışan insanı oldum çıktım. Şimdilerde, ''Burçlara mı inanmaya başlasam?'' diyorum. Ne de olsa dalga geçtiğim her şeyi yapabildiğim bir dünyada yaşıyorum.

Şimdi oturup düşündüğümde, babamla hiçbir zaman aynı olamayacağımızı o gün anlayabilmeyi çok istediğimi fark ettim. Ben hep nedenleri arayan ve ancak bulamayacağına ikna olduğunda pes eden bir çocuk -ve sonrasında genç- oldum. O pes hep çok şiddetli oldu. Üzerimdeki tüm etkilerini yırtıp, atıp pes ettim. Her olay için geçerli bir şey bu. Pes etmelerim hep çok sesli olmuştur. Yakıp, yıkmak şeklinde. Babam ise tam aksine kafasını eğmeyi severdi. Hala daha da sever. Korkarım ki hiçbir zaman O'nun kadar ''inançlı'' olamayacağım.

Maviş'in gidişine tam anlamıyla alışamadan -veya pes edemeden- geri gelişine alışmak zorunda kaldım. Saçma sapan bir şekilde Maviş kafesine geri dönmüştü. Çok üzüldüğüm için hayal gördüğümü falan düşündüm ama evdeki sevinç ortamı da yalan olamazdı. Bu sefer de ''Nasıl geldi?'' diye sordum. ''Bilmiyorum oğlum. Ne güzel işte'' cevabını aldım. Çocukluğumun en büyük boşluğu; Maviş, böylece oluştu. Yokluğuna alışabileceğim bir şeyi sevebilmek hala daha saçma geliyor. Maviş'i eskisi kadar sevdim mi bilmiyorum ama ölüşüne, gidişi kadar üzülemediğimi itiraf etmem gerek. O iki senelik arada büyümüş olabilme olasılığım da var ama denklemin doğru olduğuna inanırım. Kesinlikle daha fazla üzülebilirdim.

Maviş'ten sonra mutlu günlerim oldu. Babamın eve beyaz renk bir Doğan ile geldiği günler. Annemin babamın şöförlüğüne güvenmediği, sürekli dalga geçtiği günler. ''Sen ne anlarsın araba sürmekten?'' derkenki söyleyiş tonunu bile hatırlıyorum. Her gün aynı korku, her gün aynı gülmeceler. Babamın bir şeyler yapabildiğini görmek her zaman için mutluluk vericiydi. Arabanın sahibi, müdürünü sırf bu yüzden sevebilirdim. Sonraları kendi arabalarımız da oldu ama yine o tadı alamadım. Annem, babamın araba kullanabildiğine ikna olmuştu çünkü.

Geçmişin pek puslu olmayan o senelerinden aklımda kalan en güzel anım Maviş değildi. Bir gün gri, kareli pijamalarım ve hiç değişmeyen baygın, kendinden emin gözlerimle uyandığımda malum gözleri gereğinden fazla açtığımı hatırlıyorum. Odanın ortasında sadece Almancı çocukların bindiği bisikletlerden birisi duruyordu. Mavi Bmx bisikletim. Çocukluğumun 'gerçek' kahramanı. Yokluğuna alışamadığım. Dolma tekerlim.

O yaşlarda bile sevincini ifade edebilen bir çocuk değildim. Yine de en çok o gün sevinmiştim. Bence çok abartılıydı, anneme sorsak hatırlamaz bile. Benim sevinmelerim bu kadardır zaten. Şaşırmak gibi bir özelliği yansıtamıyorum. Bir de insanların anlamasını bekliyorum. Babam o gün illa ki anlamıştır. Bisikleti merdivenlerden aşağıya indirirken arkasında sırıtarak inen dana boyutlarındaki erkek çocuk muhakkak ki mutluluk kaynağıdır.

Garajın yanındaki merdivenlerden inerken burnuma o harika koku geliyordu yine. Yeni kızarmış ev ekmeği. Bmx'ime rağmen aklım orada kalmıştı. -Belki de bu yüzden kendimi 'ruhu şişman' olarak adlandırıyorum.- Son basamağa gelmeye yakın Ayhan Abi'yi gördüm. O'nu çok severdim. Beş yaşlarındayken, -her zaman olduğu gibi insiyatif almaya erken başlamışken- elime meyve bıçağı alıp, iki parmağımın arasındaki o deriyi kestiğimde beni Ayhan Abi kurtarmıştı. O güne dair bir tek O'nu ve ağladığımı hatırlıyorum. Gerisi silinmiş. O yüzden Ayhan Abi'yi çok severdim. Bana karpuz sattığı dönemlerde verdiği bedava karpuzlarla bir alakası yok. Ayhan Abi'ye bazen çok üzülürdüm. Bunun da O'nun kanser olduğunu öğrendiğim günle ve hayatımda duyduğum ilk ölümcül hastalığa sahip olmasıyla da bir alakası yok. O'nun oğlunun benim ilk 'hırsızlık arkadaşım' olmasıyla hiç alakası yok. O'nun oğlu yüzünden babamın bana ilk ve tek kez tokat atmasıyla da hiç alakası yok. Ayhan Abi'nin ölmesiyle belki alakası vardır. Ne ile alakası olduğunu tam olarak bilmiyorum ama Ayhan Abi'ye çok üzülür ve severdim işte. Bu duyguların hepsini hatırlamak güzel. Bisiklete bindiğim ilk dakikayı hatırlamak güzel. Babamın yüzüne bakarak başardığım ilk şeyi hatırlamak çok güzel.

Sonrasında o bilmese de yardımcı tekerlerin birini çıkarttım. Derken, ikincisini de çıkarttım. Babama söylemediğim her şeyde olduğu gibi, o dönemlerde de kötü şeyler yaşadım. Bisiklet ile ilk ciddi ölüm tehlikemi atlattığım günlerden bahsediyorum. Bir süre alıştıktan sonra ise babama çift tekerli bisikleti denemeye başlamamız gerektiğini söyledim. Biraz karşı çıktıktan sonra kabul etti. Hala daha aynı şeyler oluyor. Babam ilk önce karşı çıkar, en fazla iki saat sonra kabul eder. Önceden yaptığım şeyi tekrar ettim ve babama başarabildiğimi gösterdim. Dünya üzerinde en sevdiğim duygu bu olabilir. Bir kaç tane daha var ama bilinmesi gereken bu.

''Ah ulan Maviş, insan alışıyor işte. Yokluğuna da alışıyor. Bu da bir tür alışmak. O yüzden alışmalar güçsüzlüktür, bazen de gücün kendisidir. Bu da seni ilgilendirmez.''


Mavi bisikletimi hala daha unutmadım. Hala daha bir yerlerden çıkar diye umuyorum. En sevdiğim renk mavi. Ben büyüdükten sonra hiç gerçek bir mavi bisikletim olmadı. Umudumun kaynağı belki de budur. Binemesem bile evin bodrumunda bir bisiklet bulunduruyorum. Bindiğim anlarda bana hala daha huzur veriyor ama maviye boyayamıyorum. Gelecek zamanlarda bir muhabbet kuşu almayı düşünüyorum. Mavi tüylü bir kuşun ismini Maviş koymamak istiyorum. Belki de çok sevilen ve klasik şeyleri bu yüzden sevemiyorum. Geleneksel bir 'içi' olan, gelenekleri hiç sevmeyen bir adam olmam -yine- belki de bu yüzden.

.
.
Diyorum ya; ''Ah ulan Maviş''.

--

yazıyı bir daha okursanız, bunu dinleyerek okuyun: http://www.youtube.com/watch?v=cIlWezHfMow