Yarına tek bir soru kaldı ve sonra da benim yorumum olacak. Aslında o soru direk olarak beni ilgilendiriyor ve insanların alacağı yerler burada bitti sanırım. Attila Abi'ye teşekkürlerimi yarın yazacağım yazıda belirtirim. Sabredip okuyanlara minnetlerimi sunuyorum..
-Büyük bir Galatasaray taraftarı olduğunu biliyorum, seninle şu konuda da anlaşabilseydik hiçbir sorunumuz kalmayacaktı ama bu konuyu görmezden gelebiliriz. Abi senin için Galatasaray nedir? Benim için Fenerbahçe’nin büyük bir tutku olduğunu biliyorsun. Bu yönde çok fazla tepki alıyorum bazı arkadaşlarımdan, ailemden –ve tabii ki sevgili sevgilimden de-. Sence de böyle bir tutku yok mu? Bu çok ayrı bir şey değil mi? Buradan yola çıkarak spor olayına da girmek istiyorum. Ne bileyim basketbolu izler misin mesela ya da beni yine şaşırtıp kriket falan mı izliyorum diyeceksin?
-Galatasaray benim gözümde Don Kişot’tur. Hani hayallerinin peşinden giden, imkansızı kovalayan, dostluk, centilmenliği ve erdemleri hayat merkezi yapan, boyuna posuna bakmadan devasa dev yel değirmenlerine mızrağını çeken Don Kişot’tur. Neden ama? Bunun için bayağı yer işgal edeceğim.
6 yaşında bir velettim. Futbol denen güzelliği ilk kez o zaman duyumsadığımı hatırlıyorum. Köye gitmiştik. Köyün ağabeylerinde, gençlerinde heyecanlı bir bekleyiş vardı. İlk kez o zaman Galatasaray – Fenerbahçe diye bir şey duymuştum. Tabii daha çocuk olduğum için kafam bir türlü basmıyordu. Bunlar ne ola ki diye bön bön bakınıyordum çocuksu suratımla.
Köyde bir iki evde televizyon vardı. Bir eve topluca gitmiştik ve siyah beyaz ekrana bakınmaya başlamıştım. Koca koca adamlar beyaz bir topun peşinde koşturuyorlardı. Köyün gençlerinin tamamı Fenerbahçe midir nedir, öyle okunan bir takımı tutuyorlardı. O takımın yaptığı her atakta kendilerini paralıyorlar, kaçan bazı goller sonrası evin tahta döşemesini anlatılamaz bir celallenme ile yumrukluyorlardı. Çocukluğun getirdiği ruh hali ve bedenen minik oluşumuzun baktığımız her noktada bazı şeyleri devleştirmesi, o anki görünümleri bana büyük bir dev aynasında sunuyordu. Tahta döşemeyi yumruklayış, celallenmeler, sanki dünyanın en önemli şeyi sahneleniyormuş gibi televizyona kilitlenen bakışlar… Büyü gibi geliyordu her şey…
Tüm gençler Fenerbahçe denen şey için yırtınıyordu ama, siyah beyaz görüntülü televizyonda koyu renkli formayı taşıyan bir takım bana daha çekici geliyordu. Belki de o ortamda herkesin bir devi tuttuğunu hayal etmem ve devlere karşı savaşan Don Kişot’u benimsememden olsa gerek, ağabeylere karşı rakip takıma sempati duymaya başlıyordum. Ama bunun iç yüzünde çok farklı bir şey vardı. Bir anda, gizliden gizliye, oradaki haşin gençlere çaktırmadan, (işin ucunda dayak yemek olabilirdi) sempati duyduğum takım Galatasaray diye isimlendirilen Don Kişot’um oluyordu.
Tüm herkes Fenerbahçe için çıldırdığına göre, adı geçen Fener bir dev olmalıydı. Deve karşı savaşan takım Don Kişot olmalıydı. Ama ne hikmetse, dev devliğini gösteremiyordu. Don Kişot deve karşı çok iyiydi. Daha iyi olan açık ara Don Kişot’tu. Anlayamamıştım gerçekten. Hanidir o maçı 2-1 Don Kişot kazanmıştı. Adeta devi pataklamıştı. Köyün gençleri sinirden ve üzüntüden kafayı yerken, ben çaktırmadan içten içe seviniyordum. Madem Don Kişot’tuk, yel değirmenlerine hayalî saldırılarımız deplasmanda oynanan futbol tadında olacaktı.
Hayalperestliğimizin hayatımızın en büyük anlamlarından biri olduğu su götürmez bir gerçek. Bu hayal gücü değil miydi, daha da ilerisini hayal eden ve olmayanların olunmasını sağlayan? Don Kişot hayalperestliğinin, sanrılarının Galatasaray ile birebir örtüşmesi ve gelecek yıllarda hayalleri gerçekliğe dönüştürmesi ise şövalyemizi hayallerine kavuşturacaktı.
Futbol tutkusu, daha doğrusu tuttuğumuz takıma duyduğumuz sevgi ve tutkumuz nasıl değerlendirilebilir?
Aslında bir takımı sevmek çok farklı bir şey. Gizemli bir şey. Bu sevginin içerisinde öyle psikolojik süreçler yatar ki! Örneğin, işler yolunda gittiğinde, takım şiir gibi futbol oynadığında, takımdaşlık üst seviyede olduğunda ve sevdiğiniz takımın duruşuna uygun hareketler birbirini kovaladığında garip bir moral motivasyon içinde bulursunuz kendinizi. Böyle durumlarda takımınıza dair her şey çekicidir. Ona dair sürekli bir şeyleri takip etmek istersiniz. Okumak istersiniz. Okuduğunuz her şey sihirlidir. Hayata bakış açınızda sihirli bir şeyler vardır. Mutluluk pompalar ruhunuza. Bu duyguya yabancı olanların size nasıl bakacağı ve neler söyleyeceği bellidir: Ne anlıyorsun futboldan? Bazılarımızın başına gelmiştir değil mi?
Futbol sadece futbol değil. Bu noktalarda kesinlikle değil. Hayatın merkezi değildir belki ama hayatın anlamlarından biridir. Bazen mutluluk verir, bazen de üzüntü. Sizin bir parçanızdır. Ne mi anlıyoruz bu futboldan ya da kendi tutkum olan Galatasaray’dan? Aslında bir çok şeyi anlıyoruz. Bir insanın müziği çok sevmesi, sinemayı sevmesi, herhangi bir sanatı sevmesi gibidir futbolu sevmek. Futboldan ne anlıyorsun demek, sinemadan ne anlıyorsun, şu sanattan ne anlıyorsun, şu müzikten ne anlıyorsun demekle eşdeğerdir. İnsanoğlunun sahip olduğu bir hobiyi sorgulamaktan farksızdır. Bunu uzun uzadıya anlatamazsınız! Bana göre bir Galatasaray maçını izlemek, sevdiğim bir müzik grubunu canlı izlemekle eşdeğer. Ya da seni büyüleyen bir şeyi çıplak gözlerle izlemekle aynı şey. Daha ötesine gidecek şekilde nasıl anlatabiliriz ki?
Özelikle çocukken, daha fazla zamana sahipken takip ettiğim bir çok spor dalı vardı. Basketboldan voleybola, tenisten atletizme, olimpiyat oyunlarından kış sporlarına kadar. Hayranı olduğum bir çok sporcu vardı ve şu an kendilerini ansam bir çoğu hatırlanmayabilir. Zamanla hepsinden geriye kalmaya başladım. Çünkü zamanım bir türlü uyuşmuyordu. Günümüzde sadece futbol ile sınırlı kalmaya başladım ki o da Galatasaray sevgisi olsa gerek. En kötü anlarımızda bile Galatasaray’ı ne zaman izlesek heyecanlanıyor, ellerimiz buz bağlıyor arkadaş!
-Diyelim ki bir on sene daha geçti. Senin bu saçların hala böyle uzun mu olacak abi? Eheh şaka. Yaşlanmaktan korkuyor musun?ve şu ‘’yaşlanmak’’ konusu sence nedir? Ben seni 50 yaşında deri dükkanı açmış, tüm esnafla ahbap olmuş, arkada hafif rock müzik çalarken hayal ediyorum bana kızmazsın di mi? Senin bu konuda hislerin nedir? Hiç düşündün mü ne olacağım diye? Mümkünse eski yurdunu hatırla ve Pendik’e gel. Ben de yanına bir şeyler açarım artık ve müşteri olmadığı zamanlar şu sert parçalarını dinlemeyi de kabul ediyorum.
-Yaşlılık konusu kadın ve erkek fark etmeksizin insanoğlunun uzun süre sorguladığı bir yaradılış ve yaşam gerçeğidir. İnsanoğlunun yaşlılık denen bir gerçekliği sorgulamaması için manyak olması gerekir. Çünkü hayata dair tüm keskin değişimler üzerinde muhakkak konuşulması gereken bir virajdır. Tıpkı ergenliğe girmek, iş hayatına atılmak, evlenmek gibi. Yaşlılık, güzel ve güneşli geçen bir yılın ve kristal gibi parlayan ağaçların ardından yaprakları dökülmüş çorak bir ormana ve sonbahara adım atmış dünya mevsimine denk gelebilir. Sendromlarda başı çeken Pazartesi günü gibi hissettirir yaşlılık. Bu yönüyle nice edebi esere ve şaire de ilham kaynağı olmuştur. İçinde insanın olduğu her şey ilham kaynağıdır ve yaşlılık da bu gerçekliğin en önemli parçalarından biri.
Bu döneme girene kadar fiziksel olarak en güzel, enerjik, verimli zamanlarınızı yaşamışsınızdır. Yaşlılık bir nevi motoru yavaştan nüksetmeye meyilli olan araba gibidir. Artık eskisi gibi enerjik olamayacaksınızdır. Eskisi gibi öfkeli bir koşu tutturamayacaksınızdır.
Ben ise hiçbir zaman kendimi yaşlı hissetmedim. Bazı konularda yaşlılık hissetmişimdir ama olumlu anlamda. Yaşlılık fiziksel anlamda olumsuz bazı şeyleri akıllara getirebilir ama olgunluk, hayat tecrübesi, hayata bakış, olayları gözlemleme anlamında insana büyük katkılar yapar. Fiziksel olarak düşüş başlamıştır ama deneyim anlamında tavanlardasınızdır. Deneyim ve hayat düsturu anlamında dolulukla kapsanmışların, zihinsel olarak taşıdıkları güç ise fiziksel olarak güçlü olmak gibi hissettirir. İşte benim yaşlı hissettiğim noktalar genelde bu anlamdadır. Hayata bakış ve hayatı karşılayış anlamında. Veyahut gözlemler bazında.
Oldu olası, hayatım genelde zihinsel yaşam üzerine odaklanmıştır. Fiziksel anlamda hareketli olmamışımdır. Bunda sahip olduğum Charcot Marie Tooth Sendromu’nun da etkisi vardır. Hayatı daha çok zihinsel anlamda yaşayan, düzenli yaşayan, hayatı sorgulayan ve derinlikleri gözlemleyenler için yaşlılık denen şey o kadar korkutucu olamaz. Hayatınızı fiziksel anlamda üst düzey yaşamadıysanız, hayatın genel anlamını zihninizin içinden okuyup denge yönünüzü daha çok oraya kaydırmışsanız yaşlılık sizi o kadar da korkutmaz. Yaşlılıktan korkmanın başlangıç noktası demeyeyim de merkez noktası ölüme yaklaşmaktır zannedersem. Fakat ölümün ne zaman geleceği de bilinmiyor. 10 yaşındaki bir çocuğun uzun yıllar yaşayacağını kimse garanti edemez bu keşmekeş hayat ortamında.
Surattaki kırışıklık hayatın en olgun taraflarına yaklaşmaktır. İyisi ve kötüsüyle, her yönüyle sonuna kadar bir hayatın yaşandığının ve bir çok anının o çatallara kazındığı yol parçacıklarıdır o kırışıklıklar. Hiçbir zaman yaşımı göstermediğim (hep ufak göstermişimdir) ve Haziran’da ömrün yarısına erişecek olmama rağmen gözümün çevresinde en ufak bir kırışıklığa dahi sahip olmadığım için ve de hayatımda her daim çocuksuluklara, ufak şeylerden mutlu olmalara yer ayırdığım için yaşlanmaktan korkmak gibi bir şeyi düşünmedim.
İnsanların anlayamadığı şu. Daha 30’una girmeden 40 gibi gösterenler var. Daha ömrünün ortasına gelmeden hayatından bezmiş olanlar var. Bazıları için bazı mazeretler olabilir. Haklıdırlar da. Çünkü hayat hiç kolay değil. Çok yorucu ve zor. Ama elinde bir çok imkana sahip olup da hala mutsuz olanlar, hayattan bezmiş olanlar var. Ya da zor hayat şartlarına kapılıp ruhunu güzelliklere açmayanlar var. Ben hayata dair bir çok zorluğu yaşayabilirim ve eğer seve seve müzik dinlemek, bir şeyleri okumak, bir şeyleri izleyerek hayal gücümün içinde yolculuk yapabilmek gibi imkanlara sahipsem, hayat her türlü zorluğa karşı daha çekilir ve yaşanır bir hal alır. Çünkü bunlar hayatın parçacıkları. Ruhumuzu dinlendiren ve bizi günlük yaşamın stresinden uzaklaştıran ilaçlarıdır. Bana göre, misal müziğini büyük dolulukla seven ve anlamlı dinleyen bir insan diğer insanların her daim 1-0 önündedir, hayat mücadelesi maçında.
Hayatı önceden sezebilmek mümkün olmasa da bazı istediklerimiz değişmez. Hayata bakışımız, huyumuz, karakterimiz kolay olay değişmez. Hele ki ömrün yarısına gelmişseniz.. Trabzon’da üniversitede okurken arkadaşlarım uzun saçlarım, küpelerim ve farklı giyim tarzım nedeniyle yarın öbür gün mezun olduğunda ne yapacaksın, seni hiç takım kıyafetle göremeyecek miyiz diye sormuşlardı. Ben de hayır göremeyeceksiniz demiştim. 19 yaşımdan beri saçlarım uzun. İlk işe başladıktan sonra sadece bir kere iş değiştirdim. Her iki işe de ilk başladığım dönem hariç her zaman uzun saçlarla çalıştım. Şu an bulunduğum firmada uzun saçlarla, kulakta küpeyle, bazen Vikingler gibi örülmüş saçlarla yetkili bir çalışanım. Önemli olan nasıl bir insan olduğunuz ve şirkete neler verebildiğiniz. Sizi ne kadar sevdikleri ve ne kadar saygı duydukları. Sevgi ve saygıyı kazanmışsanız ne yapsanız yeridir anlayışı hakim bir nevi. Gerisi önemsiz bir konu oluyor iş hayatında.
50 yaşına geldiğimde nasıl olacağım ve hayatımı nasıl yaşayacağım konusunda bir müneccim olamasam da hala hevesle çalışıyor olacağım, hala uzun saçla dolanıyor olacağım (saçlar komple dökülmezse tabii), hala Heavy Metal dinliyor olacağım ve hala büyük bir hevesle sinema izliyor olacağım. Ve tahminen hala evlenmeyen bir adam olup çıkacağım. :) Ve hala kız kardeşime tapıyor ve onu öpücüklere boğuyor olacağım. Şu dünyada en sevdiğim varlık olan ve en çok içimin titrediği kız kardeşimi..
4 yorum:
valla atilla ustayı tanıdığın için çok şanslısın.keşke bu onura bende erişebilsem.bu arada fenere tutkun olduğunu öğrendik ama hiç futbol üzerine yazı yazmamışsın.neden acaba cidden merak ettim.
merhaba abicim ben tolga.atiila ustanın bloğunu bir kaç zaman öncesine kadar biliyordum bu sayede sana da rastladım.iyiki de rastladım.ben taparcasına galatasaraya aşık bir insanım abi.hatta hayatım galatasaray ve futboldan ibaret desem yeridir.zaten atiila abininn bloğunuda bu sayede tanıdım.röportaj vasıtasıyla senide tanımak nasip oldu iyiki de oldu.abi valla gecenin bir yarısı senin geçmiş yazılarını okuyorum ve sana olan hayranlığım her geçen dakika artıyor.yazıların çok güzel.zaten bir yazı kendini sıkmadan okutturuyorsa o yazı güzel ve okunmaya değerdir diye düşünüyorum.hayat hikayemiz ve düşünce tarzımız çok benziyor abi.bu yüzden seni çok daha fazla yakından tanımak istiyorum.sana soracağım birçok soru,sana danışmak istediğim birçok konu var.en önemlisi seni daha yakından tanımak var usta.o yüzden sen bana bilgisayar başında bulunduğun saatleri söyle o saatlerde irtibata geçelim mail yoluyla.lütfen usta beni kırma.şimdiden herşey için çok teşekkürler.
Bu bölümle futbolla ilgili uzunca ve güzelce verilen cevap çok hoşuma gitti (futboldan hiç anlamamama rağmen)
Ayrıca Eren sevgilinden bile tepki görüyorsan tahmin edemiyorum senin Fenerbahçe sevgini! :)
@tolga
ben 6-7den sonra müsaitim istediğin zaman mail atabilirsin.
http://lagencolari.blogspot.com da uzun süre yazdım. sarı-laci çubuklu'nun ana sayfasında en son yazıyordum. uzun süredir yazmıyorum kovulmuş olabilirim :) şu anda sportifcümleler'e ara sıra yolluyorum yazı. özel bir blog açacağım ama şimdi değil.
@Mia
Bence kadınlar futboldan anlamasın zaten, onlarla konuşulması gereken çok daha önemli konular var :)
Ve Fenerbahçe sevgim. Evet bayağı fazla severim kendisini, hayattaki ilk tutkumdur. Sonrası malumunuz :)
Yorum Gönder