Bazen bir kişiyi kendinize yakın bulursunuz, nedensiz güvenirsiniz, nedensiz paylaşırsınız, kendinize yakın bellersiniz. Atilla Abi öyle bir adam işte benim için, niye konuştuk, nasıl sevdim bu kadar bilmiyorum ama benim için çok önemli bir adamdır.. Bizim Atilla Abi'yle tanışmamız da çok garip oldu aslında. İlk röportajımın sahibi Can ile yazıyordum eskiden, ama...'da. Ama'yı evimiz olarak görüyor, sürekli site üzerinde çalışıyorduk. Biz öyle ''yorum gelmesin abi banane'' tavırlarında da olamıyorduk çok fazla. Hep yorum gelsin, hep okunalım istiyorduk ama bir sorun vardı, bizi kimse okumuyordu! Yahu güzel yazıyorduk işte, çoğu boş yazardan güzel yazıyorduk. Gerçi resmimizi koymamıştık, isimlerimiz yoktu ve her şeyden öte erkektir. Kime niye bizi okusun diye düşünüyorum şimdi.-Yazar burada hala daha laf sokuyor-
Neyse efendim zaman ilerledikçe ''Atilla Çelik'' girdi blog hayatımıza. Bize öyle şeyler yazdı ki biz kendimizi bir şey zannettik. Bize hep ''has çocuklar'' muamelesi yapardı, hep överdi ki daha fazla yazalım. Benim yazılarımın içinden öyle cümleler çekip, onları belirtip yorum yazardı ki ''Ulan ne yazmışsın be Eren'' derdim kendi kendime. Sonra günler geçti ve biz daha fazla yazar olduk. Ben bazı zamanlar ''En azından Atilla Abi bir şeyler yazar da konuşuruz'' diye yazı yazdığımı hatırlarım. Hatta bazen gidip bloguna yorum yazardım, ''Abi bu aralar gözükmüyorsun, hayırdır?'' derdim. Sırf gelsin de yorum yazsın, değerlendirsin diye. Zaman geçtikçe abimiz oldu çıktı işte. Bir şekilde mail adresini buldum msn'e ekledim. İlk gün o kadar çok şey konuştuk ki sanki yıllardır beni dinlemek için bekliyormuş orada. Sonra bu yazı işinde benim en büyük destekçim oldu çıktı. İlk yazılarıma bazen bakıyorum da, ''Acaba Atilla Abi gaz vermek için mi iyi diyordu yahu bunlara? Çok kötü bunlar, imlalar bile eksik'' diye kendime kızıyorum ama sanırım o daha çok içeriğine bakardı o sıralar.
Resmen bir şeyler başaracağıma inanarak arkamda durdu. Aslında normalde kimsenin ne düşündüğü pek umrumda değildir ama hayatımda nadir olarak desteğini almak istediğim adamlardan biriydi O ve aldım da. Şimdi de aldığım röportaj sözünü hallettik ve resmen bir kitap çıktı ortaya.
Biliyorum uzun yazıları sevmiyorsunuz. Parça parça yayınlıyorum tamam kızmayın!
Beni okumayı seven, beni seven veya benden nefret eden herkes bu yazıyı okusun lütfen. İçinde ben varım, Atilla Abi var, hayat var. Her şey var işte. Muhteşem bir yazı dizisi olacak bu. Fazla uzatmadan yazının ilk kısmı :
-Abi öncelikle hiçbir röportajın ilk sorusunu bu kadar zor hazırlayamamıştım. Senin kim olduğunu sormak çok zormuş yahu. Sen en iyisi kafana göre bana kim olduğunu, şu ana gelene kadar neler yaptığını ve şu an neler yapmakta olduğunu anlat, işin duygusal boyutuna diğer sorularda nasıl girebileceğimi çok iyi biliyorsun çünkü eheh
-Öncellikle bu röportaj ve bana verdiğin değer için sana çok teşekkür ederim. Bazen durup düşünürüm. Seninle hiç karşı karşıya gelmediğimiz halde verdiğin değerin büyüklüğü karşısında dehşete düşerim. Senin gibi kardeşlerim beni gerçekten şaşırtıyorlar. Farkında olmadan bir şeyler katabilmenin ince dokunuşları bunlar zannedersem.
Atilla Çelik aslında safkan Lazoğlu Laz bir adamdır. Şaka değildir bu. 30 Haziran 1976 yılında Rize’de doğmuştur. Ardeşenlidir. 6 yaşına kadar Rize’de yaşamış, sonrasında devlet memuru olan babasının İstanbul’a tayini çıkınca oraya taşınmış ve hayatının büyük bir kısmını orada yaşamıştır. Çocukken bir kedi olduğu söylenebilir. Sessiz, kendi halinde, saldırgan olmayan, misafirlikte bırakıldığı yerde kedi gibi uyuyan, içinde çakallık ve piçlik taşımayan, saf bir mahlukattı. Gerçi hala öyle! Tam bir zeytin delisiydi bebeyken. Annesi ile ne zaman misafirliğe gitse, ev sahipleri bir kase dolusu iri zeytini önüne koyarlardı.
İlkokula başlayana kadar okula gidenleri kıskanırdım. O kalemin beyaz sayfada bıraktığı iz, o silginin kokusu sarhoş ederdi beni. Okuma yazmayı çakmayan Atilla, annesine boş bir defter, silgi ve kalem aldırmıştı. O esnada okula giden büyük ağabeyinin herhangi bir kitabına bakarak aynısını yazar dururdu. Okuma ve yazmaya bu kadar hevesli olan bu çocuk, İstanbul’da ilkokula başladığı ilk gün, İstiklal Marşı ve öğrencilerin ettikleri yemini duyunca, bunları bilmediğinden ağlaya ağlaya gerisin geri koşarak eve dönmüştü.
Ortaokul ve Lise’yi de İstanbul’da okudum. Lise ise meşhur Pendik Lisesi’ydi. Zeki bir velettim. Her dönem belge getiren ineklerdendim. Özellikle 1990 yılında kulağıma çalınan bir tını hayatımı feci değiştirecekti. O tını, zamanın baba bir Metal grubu olan Sanctuary’den Future Tense parçasıydı. O günden sonra hayatıma Heavy Metal de nüfuz etmişti. Zamanla bu müziğe feci bağlanacak ve farklı bir bakış açısı güdecektim bu müziğe dair.
1995-99 yıllarında Karadeniz Teknik Üniversitesi İİBF Maliye Bölümü’nü dereceyle bitirdim. Trabzon’da hayatımın en deli dolu dört yılını yaşadım. Mükemmel arkadaşlık ortamı, yaptığımız delilikler, eğlence anlayışımız ve yaşanan bazı zorluklar hayatın en ilginç dokumalarından biriydi. Hepsi bir ders niteliğindeydi.
2000 yılında Türkiye’nin en önemli altyapı yatırım projelerinden olan Karadeniz Yol Projesi Çayeli-Hopa Yol Yapımı İnşaatı bünyesinde Cengiz – MAPA – Makyol İş Ortaklığı’nda işe başladım. Bu yüzden 3 yıl Rize’de yaşadım. 2003 yılının Haziran ayında Ankara’ya geldim. 2 ay sonra şu an hala çalıştığım petrol firmasında cari hesap sorumlusu olarak işe başlayıp her geçen zaman merdivenleri çıktım. Şu an yetkili finans sorumlusu ve bir nevi orta düzey yönetici olarak hayatımı devam ettiriyorum. Sorumluluk almak güzel. Parası da o bağlamda iyi ama her geçen zaman hayatınıza dair daha az zaman kalıyor, bazı şeylere daha az vakit ayırmak zorunda kalıyorsunuz. En büyük sorun bu.
Tüm bunlar yaşanırken beni en çok kapsayan şeylerden biri yazılarım olmuştur. Benim için müzik gibi, sinema gibi, hayatımın olmazsa olmazlarındandır. 7 yıl önce Japonya ve Samuray tarihi üzerine uzun uzadıya bir şeyler karalamıştım. Kitaplaştırmak için pek bir şey kalmamıştı ama belimi büken sorumluluklar ve hayat şartları derken onu kitaplaştırmakla pek ilgilenemedim. Bunun haricinde bazı müzik dergilerinde (örneğin Yuxexes) yazılarım yayımlandı. 1,5 yılı aşkın süredir hayatın her yönünden, edebiyattan, müzikten, sinemadan, felsefeden, kısacası hemen hemen bir çok şeyden bahsettiğim bir blogum var Kayıp Zamanın Peşinde isminde.
Bir hayat hikayesini bu daracık alana sığdırmak gerçekten zor. Zor bir yaşam, mücadele isteyen bir yaşam, büyük badireler atlatılmış ama hep dimdik kalınmış bir hayat. Fedakarca bir yaşam. Ufak parçacıklarla mutlu olmayı öğrendiğiniz bir yaşam öyküsü bu. Hala devam eden..
-Peki Atilla Çelik insan olarak nasıl biridir? Bir insandan istenilecek en zor şey kendisini tanıtması sanırım ama senden kendini anlatmanı istiyorum. Duygusal anlamda Atilla Çelik kimdir? Sevinci, üzüntüyü nasıl yaşar? Neyi seviyorsun, neyi sevmiyorsun diye sormayacağımı biliyorsun ama bana biraz müzikten bahset abi çünkü sen müzikten bahsedince ben sana biraz daha saygıyla bakıyorum. Müzik senin için nedir ve nasıl anlatılır? Biliyorum duygularını anlatmaktan sonra müzik sormak biraz saçma gibi gözüktü ama sen bunu anlamışsındır, izleyicilerden de şefkat bekliyoruz.
-Dediğin gibi bir insanın kendisini anlatması gerçekten zordur. Daha çok diğerleri tarafından değerlendirilmesi gerekir. İnsanların görünen ve görünmeyen tarafları vardır. Bir insanın topluluk içindeki tavırlarıyla kendi içine düştüğü zamanlardaki tavırları farklılık arz edebilir. İçinde ve dışında neyse her yerde aynı olmayı başarabilmiş insan olmak büyük bir başarıdır. Bu durum diğer insanlarca koşulsuz kabullenilmeyi gerektirir. Bunun adı da “herhangi birinin yanında inanılmaz rahat olmak” demektir.
Şimdi kendimi anlatmaya çalışmak biraz narsistçe kaçacak ama her insanın özünde minik de olsa bir narsistlik yatar. Atilla Çelik zannedersem çok sorumluluk sahibi ve merhametli bir insan. Eli çok açık olan, vicdanı nedeniyle başkaları için geleceğini rehin verebilecek bir insan. 11 yıldır içinde bulunduğu iş hayatı boyunca, kazandığı iyi paraya rağmen hala doğru düzgün birikim yapamamış bir insandır, ailesi ile ilgilendiği ve bir nevi onlara baktığı için. Bazılarına göre insan öncelikle kendisini düşünmeli ve kendisini garantiye almalıdır ama o bunu başaramadı. Çünkü vicdanı mantıktan önce gelmektedir. Öte yandan çok çabuk sinirlenebilir. Bazı anlar cinnet bile getirebilir. Bu anlarında tamamen tanınmaz biri olup çıkar. Karadenizli olmanın getirisi olsa gerek bu.
Yüzeyselliklerin bana çok bayat geldiğini, bir çok şeyi en ince parçacıklarına kadar derinlemesine gözlemlemeyi sevdiğimi, bunun için özel bir şey yapmayıp kendiliğinden benliğime üflenmiş bir özellik olduğunu söylemeliyim. Misal elinizde bir patates cipsi vardır. İnsanlar patates cipsi der geçer. Ama ben ona baktığımda hammaddesi patatesten başlayıp üretim aşamalarından ortaya çıkışına kadar derinlemesine bir şeyler düşünürüm hakkında. Tabii bu geniş düşünme durumu patates cipsi için değil. O sadece öylesine absürd bir örnek. Yaşamımızda yaşadığımız bir çok an, hisler, düşünceler ve duygular içindir bu düşünce biçimi.
Ahlak konusunda çok keskin düşüncelere sahip olduğumu düşünüyorum. Hani dışarıdan algılanan bir durum vardır. İşte bu adam Heavy Metal dinliyor, özgürlüğüne düşkün, rahatına düşkün, bazı konularda geniş düşünür diye düşünebilirler. Ama insanların başlangıçta düşünemeyecekleri şey herkesin aynı olamayacağı ve genelleme yapılamayacağıdır. Her insan kendi içinde özel ve benzersizdir. Örneğin bir çok evli arkadaşım vardır ve bazıları bir kadın gördüklerinde gözleri ateş gibi parlar. Hayatımı yaşama şeklimi bazen sorgularlar. Bu benim hiç hoşuma gitmez. Hayatımı kimsenin yargılayamayacağını düşünenlerdenim. Gözüm dışarıda olmadığı, çok ama çok affına sığınıyorum ama karşı cinsle sürekli düşüp kalkmadığım için sorgulanan bir insanım o kişilerce! Böyle garip bir dünyada yaşıyoruz. Halbuki benim kendime göre ahlak kurallarım var. Şehvetli bir kadına bakmak, onu kesmek, ona bakıp çakallık etmek gibi şeyler benden uzak olan şeyler. Nasıl ki kimsenin kız kardeşime o gözle bakmasını istemezsem, aynısını kendi içimizde taşımamız gerektiğini düşünüyorum. Zaten sorumluluk dolu yoğun bir yaşamla kapsanınca bazı saçmalıklara ayıracak zamanınız olmuyor. Hayatınızda hep fedakarlıklar yapmak zorunda kalmışsınızdır. Evlenmeden kendinizi anne, abi, yeğen ve kız kardeşinizle ilgilenirken bulmuş, onlara bakmak zorunda kalmış ve evlenmeden bir baba olmuşsunuzdur.
Misal sırada beklerken çaktırmadan araya girenler kadar nefret ettiğim insan modeli yoktur. Çakallık yaparak diğer insanların hakkını yiyen güruhtan nefret ediyorum. Ya da beni bu hayatta güçlü kılan, geçimimi sağlamamı sağlayan, ekmek teknem olan şirketime karşı sorumlu hissederim kendimi. Şirketin tüm parası benim elimden geçer. Şirketin parasını özel meseleleri için çaktırmadan kullanmak isteyenler gazabımdan tadar. Ya da yapılacak bir ödemeyi şişirecek olanların vay haline! Normal şartlar altında, çakalın teki olsaydım her ay 10-15 bin lirayı zimmetime geçirebilirim. Kimsenin ruhu bile duymaz. Çünkü patronlar tamamen bize bırakmışlardır bu konudaki işleri. Her şeyi biz kontrol ederiz. Hal böyle iken yapmayacağınız manyaklık olamazdı. Ama şirketin tek kuruşuna dahi dokunmam. Çünkü insanoğlu yediği kaba sıçmamalıdır. Bu adam olmanın ilk koşuludur. Size güvenenleri mahcup etmemek önemli bir erdemdir.
Sevinç ve üzüntüleri yaşamak konusunda iç dünyasını simasına yansıtabilen insanlardan değilim. Çok büyük sürpriz içeren hediye ile karşılaştığımda bile bunu mimiklerime dökemem. İçimde yaşarım. Bir konsere gittiğimde bile, beni inanılmaz saran konserlerde grup elemanlarına odaklanır, put gibi dururum. :) İçimde fırtınalar kopar. Duyguları surata yansıtmak açısından bir Dexter Morgan olduğum söylenebilir. Periyodik olarak feci tepki gösterebildiğim tek bir olay var. O da Galatasaray maçlarında Galatasaray’ın attığı gollerdir. İşte o zaman ne kadar sevindiğimi belli edebiliyorum. Bir de sinirlendiğimde.. Sevinç ve üzüntülerim ise plastik suratıma pek yansımayan bir süreç.
Dünyanın en sert ve agresif müziklerini dinlesem bile içimde hep bir kedi yaşar. Örneğin bir dizide ya da sinemada bazı anlarla karşılaştığımda göz yaşlarımı tutamam. O an dünyayı elimde tuttuğumu hissederim. Bir yengeç erkeğiyim ve çok duygusal olduğum söylenebilir. Bu duygusallıktan uzak, nemrut bir insan olsaydım, bu merhamet, vicdan ve fedakarlık dolu yaşamı kabullenmeyebilirdim. Duygusallık sadece aşkta olan bir şey değildir. Hayatın her alanında söz konusudur. İnsanlar nedense duygusallık deyince direkt aşktaki duygusallığı algılıyor ki, duygusallık denen şey bazen en sert Death Metal parçasını dinlerken bile inanılmaz güzel şeyler düşünüp tüylerin diken diken olması ve o yoğunluğun verdiği hazla gözlerin garip bir şekilde dolmasıdır.
Müzik bir çok insan için belki bir eğlencedir. Üzerinde o kadar durmazlar. Basarlar ‘oynat’ tuşuna ve sorgulamaksızın sadece eğlenceye bakarlar. Bu onları sorguladığım anlamına gelmesin. Bu bir seçim, algı ve kabullenme meselesidir. Benim için müzik eğlencenin ötesine giden, hayatın aydınlık ve karanlık yönlerini gösteren, bizi karşılayan ve bize bir şeyler veren hayattan ışıltılar saçan güçlü bir yoğunluktur. Hayatın gizemlerine ışık tutan, ruhumuzu dolduran ruhî bir dokunuştur. Aslında buna dair, bir yazımdan alıntı yapabilirim:
“İnsanoğlu duygularla var olan bir varlık. Nice medeniyetler, imparatorluklar kurmuş, dünyayı şekillendirmiş insanoğlu çok güçlü bir varlıktır. Her türlü güce sahip olsa da bir de duyguları vardır. Bu duyguların gün yüzüne çıkmaya ihtiyacı vardır. Bazen yazılarla, bazen de müzik yaparak insanoğlu ruhunun en yüksek noktalarına erişebilmekte ve Nirvana’ya ulaşabilmektedir.
Müzik insanların duygu ve düşüncelerini aktaran bir aracı olsa bile, çok daha büyük bir fonksiyonu vardır aslında. Bazen insanüstü, bu dünyanın ötesinde bir ruhu temsil eder. Belki Tanrı’ya yakınlaşmayı, bilinenin ötesindeki zerreciklere dokunabilmeyi ifade eder. Gerçek müzik ise, daha Tanrısal bir şeydir. İnsanları çevreleyen doğanın, dünyanın, yerdeki küçük bir karıncanın, yaprak ve rüzgar seslerinin, çevremizde olup biten ve bizi sarmalayan yüce bir ruhun tercümanlığını yapar. Evrensel bir dokunuşa sahiptir. İnsan ruhunun en üst seviyesini işaret eder. Yeri gelince de toplumun aynasını yüzümüze tutar. Salt eğlenceden değil, aynı zamanda büyük bir hazdan, hayatın kendisinden, iç dünyamızdan ve gerçekliklerden demetler sunar.
Tüm bunlar müzik için geçerlidir. Ama gerçek müzik için. Müzik, hayatın en derin noktalarına inebilmeli ve derin bir ruh taşımalıdır. Birden fazla enstrümanın bir araya gelerek muazzam bir harmoninin adeta cenneti ve cehennemi yaşattığı bir düzlemde, misal çello ve kemanın sesleri daha ulvi bir güce ışık yakar. Bu güç, günümüzde Beethoven, Mozart, Bach gibi isimlerin hala ölümsüz olmasına neden olur. Onların müziğini, yazdıkları çello ve keman partisyonlarını dinlerken Tanrı’nın bize dokunduğunu hissederiz. Bu dünyanın çok ötesinde bir yere gideriz. Artık burada değilizdir. Kimsenin olmadığı bir yerde, kendi başımıza, oldukça güçlü bir şekilde astral yolculuğa çıkmışızdır.
Bu ruh, 19. yüzyılda Paganini’nin keman partisyonlarına o kadar güçlü bir şekilde sinmiştir ki, zamanın insanları Paganini’nin ruhuna şeytanın girdiğini düşünüyorlardı. Onu lanetlemişlerdi bu yeteneği nedeniyle!”
Bu arada bugün öğrendim ki, Atilla Abi'yle aynı günde-30 Haziran- doğmuşuz, hiç şaşırmadım.. Soruları sanırım bir ya da iki tane ve her gün olacak şekilde koyacağım. Devamı yarın..
3 yorum:
Ne diyeyim ben sana şimdi be Eren'im! O nasıl bir girizgahdır? Cidden bazen sizin gibi kardeşlerimin sırf beni mahcup etmek için çaba sarf ettiğini düşünmeye başlayacağım. Boynuz kulağı geçer demişler ya, bunun tezahürünü sende de göreceğiz gibime geliyor.
Böyle bir röportaj imkanı sunduğun için teşekkür ediyorum. Aslında daha çok yazacak şeyim vardı burada ama işler beni bekler. Şu, beni yazı hayatımdan neredeyse koparacak olan şu işler. :)
Yaşasın Yengeç erkekliği!!!
:p
abi nasıl sözler bunlar, geçilecek boynuz var geçilmeyecek boynuz var değil mi?:)
beğendiysen ne ala ve sen ne olursa olsun bırakamazsın o yazıları, biz de bekleriz işte farketmez..
yaşasın duygusal erkekler! hahah
Bence her şey okuma yazma bilmezken boş bir defter üzerine abisinin yazdıklarının aynısını geçerken başladı.
Sonra İstiklal Marşı okunurken bilmiyorum diye ağlayarak eve giderken devam etti.
Ve hala devam ediyor ve ben röporajın diğer bölümlerini merakla okumaya devam ediyorum!
Yorum Gönder