-Şimdi sana ve tüm okurlara bir şey söyleyeceğim: ‘Bence’ tüm röportaj yapanlar röportaj yaptıkları kişinin, kendisiyle ve oluşumuyla ilgili düşüncelerini merak ediyorlar ve benim bu konuda ne kadar yüzsüz olduğumu herkes bilmeli. Abi, ‘’Eren’’ nedir? Eren’i geçtikten sonra, ‘’Eren’in yazıları’’ nedir, nasıldır? Her ne kadar eskisi kadar okumasan da-tamam işlerin var biliyorum eheh- beğenilerin, tavsiyelerin nedir?
Sizinle tanışmam, tabii burada sizinle derken nezaketi kastetmiyorum, sen ve Can’ı kastediyorum, bir nevi Sportif Cümleler’den Burak Eren’in sayesinde oldu. Eğer o olmasaydı değil oluşumunuzdan, sizden bile haberdar olamayacaktım. Kader denen şey böyle bir şey. Tek bir insan sayesinde umulmadık birilerini karşımıza getirebiliyor. Başlangıçta Can ile birlikte ‘Ama..’da yazıyordunuz, röportajın başında da dediğin gibi. Sizi o zaman takip etmeye başlamıştım. Özellikle Penceremden çalışması ve de hayat, insan ilişkileri ve de karşı cinsle ile olan iletişim konularındaki yazıların çok dikkatimi çekiyordu.
Benim gözümde, o başlangıç anlarında yaramaz, afacan kumrular gibiydiniz. Hani iki tane küçük kardeşi aklına getir, sevimli bir afacanlıkları vardır ve de açtırlar. Yazmaya, bir şeyler paylaşmaya, hatta sevgiye, gerçek saf sevgiye ve de paylaşımlarının değerlendirilmesine. O esnalarda söylediklerim, yazılarınız üzerine yorumlarımın nedeni gerçekten çok iyi yazıyor olmanızdı. Sonrasında yollarınız ayrıldı. Sen Penceremden’e ve diğer güzel eserlerine devam ettin.
Senin yazılarını takip ederken aslında kendimden büyük parçalar buluyorum. Olayları değerlendirme, gözlemleme konularında benzerlikler buluyorum. Şey gibi hissettiriyor. Hani aslında hep içinizde olan sesler vardır. Bazen dışarı yansıttığınız, bazen söylemediğiniz. Eren işte bunu yapıyor. Aslında Eren’in yaptığı en büyük iş şudur: Duygularımıza tercüman olmak.. Sana atfedebileceğim ilk özellik budur. Yazılarından herkes kendinden bir parça bulacaktır. İnanılmaz bir benzerlik bulacaktır. Kendi hayatlarına ve düşüncelerine dair. Tabii senin gibi duygusal olamayanların aynı şeyi hissedip hissedemeyecekleri bilinemez.
Eren’in yazıları büyük bir sevgiyle büyütülüp saflıkla aktarılmış söylemlerdir. İçinde büyük bir güç yatar. Bir edebi eseri yaratmanın büyük bir güç olduğu söylenir. Bu yüzden kendi içinde çok güçlü bir birey olduğu söylenebilir başlangıç itibariyle ama yüreğinde geçen şeyler bu güç ile tam tezat olabilecek bir kırılganlık ve hassasiyet taşır. Çünkü Eren gibiler eğer kalplerinde bir kırılganlık ve hassasiyet taşımazsa bu ürünleri ortaya koyamazlar. Yazılarının öznesi insansa, geçmişin ve şu an yaşadığı yaşamın ruhuna dokunuşlarını kaleme döküyorsa, içinde mutluluklar ve kırgınlıklara fazlasıyla yer olacaktır. Bu hassasiyetten müzik bile payını alır. Laf olsun diye dinlenmez onun nezdinde müzikler. Direkt yüreğine işler. Sevdiği şarkıların her melodisi ve söylemlerini en ufak hücrelerine kadar hazmeder. Sonuna kadar hisseder.
Eren iflah olmaz bir yengeç erkeği sonuçta. Tıpkı benim gibi. Büyük ortaklıklarımız söz konusu bir çok anlamda. Hatta aynı gün doğmuşuz. Aynı gün dünyaya gelen iki insanın bir çok noktadaki benzerlikleri ilginçtir. Aradaki tek fark birinin daha fazla yaşamış olması ve deneyim kazanmasıdır. Bu yüzden ileride bir zamanda boynuzun kulağı geçmeyeceğini kimse söyleyemez?
Eren’i ilk tanıdığımda yazılarının bana hissettirdiği ilk şey bir şeylere kırgın olması gibiydi. Böyle hissettiriyordu bana. Sanki büyük bir saflıkla kalbinde büyüttüğü sevgisi hakkını alamamış gibiydi. Sanki bundan şikayetçi oluyordu. Adaletin, hakkın ve hukukun bu olmadığını düşünüyor gibiydi. İnsanoğlu sever. İçten sever. Büyük bir saflıkla sever. Ama bu sevgisinin diğerlerince kendisine dönüşü aynı saflıkta ve değerde olmayabilirdi. Öncelikle bilmesi gereken şey ise duygular ve sevgi konusunda adalet, hak ve hukuk diye bir şeyin asla söz konusu olamayacağıydı. Çünkü duygular adı üstünde mantığın üzerine çıkabilen şeyler. Bazen ne kadar mantıklı olursanız olun, duygularınızı yenmekte güçlük çekersiniz. Bunun reva olmadığını, öyle bir durumu hak etmediğinizi düşünürsünüz. Doğrudur, hak etmemişsinizdir ama duyguların kaypaklığını her daim aklında tutması lazımdır. Çünkü kimse kimseye sadakat yemini edemez. Senin gibi gerçekten duyumsayanlar haricinde.
İnsan ruhu ve derinliklerinin başarılı bir şekilde yansıtıldığı yazılarda öneri seçeneğini kullanamam maalesef. Bir insanın duygusu ve ruhu bazen düzeltilme gereği duymaz. Ya da daha iyi olması için gaza getirme gereği duyulmaz. Bunlar naif ve içten duygular. Bu içten duygular üzerine şunu yapma, bunu yap diyemem. O zaman sen olamazsın! Eğer akademik bir çalışma yapıyor olsaydın, çalışmaların bizzat bilgi aktarma amaçlı bilimsel bir yazı olsaydı belki o zaman öneriler denen bir seçenekten bahsedilebilir ama bana göre oldukça güçlü bir ruhtan ve edebi ilhamdan yol alan yazılara öneride bulunmak gereksizdir.
Sana tek bir tavsiyem var. Bir yengeç erkeği olarak okudun mu bilmiyorum ama Marcel Proust’un meşhur Kayıp Zamanın İzinde isimli yedi kitaplık serisini elde edip okumandır. Orada kendini görmenin ötesinde muazzam güzellikler bulacaksın. Ve bu dünyaya çok daha farklı gözlerle bakacaksın.
Son olarak böyle bir röportaja imkan tanıdığın için gerçekten çok teşekkür ediyorum. İnanılmaz zevk aldım cevaplarken. Beni nereden vuracağını çok iyi bulmuşsun. Yakalamışsın da. Sevgiler ve saygılar benden..
---
Beni takip edenler bilecektir, birçok spor adamıyla, birçok kişiyle röportaj yaptım ama bunu hazırlarken ve cevaplarını alırken yaşadığım tatmin duygusu hiçbirinde olmamıştı. Atilla Abi'ye bugüne kadar verdiği tüm desteği ve şu harika cevapları için teşekkür ediyorum. Kocaman yürekli bir adamsın sen, hep böyle kal.
Ve geliyorum benimle ilgili verdiği cevaba. Zaten röportajın başından beri kendimle konuşuyorum gibi hissediyorum. ''Ben de bunu derdim, hmm evet aynen öyle, aaa'' gibi tepkilerle okudum her satırını. Doğum günümüz aynı çıktı vs vs..
Ne yalan söyliyeyim en çok da son soruyu bekliyordum, en geç onu attı.
İlk satırından itibaren resmen duygulanarak okudum. Henüz beni görmemiş birisinin beni bu kadar iyi anlatmasının tek bir nedeni olabilir diye düşündüm. Beni gerçekten hissederek okumuş. Gerçekten isteyerek okumuş çünkü kendisinin de söylediği gibi ben hissiz bir yazar olamadım asla. Üzgünsem üzgün yazarım, mutluysam mutlu. Aşıksam hep O'ndan bahsederim. Gelmiyor başka bir şey arkadaş, ne yapayım? Yazma penceresini açıyorum, normal bir yazı yazacak olsam bile bir şekilde sürekli mesaj veresim geliyor. ''Yeter arkadaş, biraz normal yaz, bundan sonra sürekli duygusal şeyler bahsetmeyeceksin'' diye karar alıyorum. Yazı bitiyor ve bir bakıyorum yine her taraf duygu. Yani ben buyum, bu şekilde yazmaya başladım, bu şekilde yazacağım. Asla duygusuz olamayacağım ve sanırım, ''Çünkü Eren gibiler kalplerinde bir kırılganlık ve hassasiyet taşımazlarsa bu ürünleri ortaya koyamazlar'' lafı tamamen doğru. Üzülmeden veya mutlu olmadan içime sinen şeyler yazamıyorum. Hayatım da hiç ortalama seyirde gitmiyor şükürler olsun ki. Mutluysam şu an olduğu gibi dibine kadar mutluyum. Üzgünsem beni ilk tanıdığında olduğu gibi üzgünüm işte.
Evet doğrudur. Atilla Abi'nin de dediği gibi hayatımın belli bir dönemi, sevgi vermek ve karşılığında çok şey alamamakla geçti. Bunu hemen ''sevgili'' sıfatına koymaya çalışanlar olacaktır ama beni tanıyanlar sıfata sokmayı sevmediğimi de bilir. Aslında her ikili ilişkide bu böyleydi, istisnalar tabii ki vardı. Çok mutlu değildim, aslında yine kendimi kandırıyorum. Mutlu değildim ama asla umutsuz olmadım. Bence umutsuz olmak insanın işleyebileceği en büyük suçlardan biridir ve ben bu suçu hiç işlemedim.
Uzatmadan ve sonuca bağlayarak konuşursak ben hem hayattan, hem bu röportajdan iki büyük ders çıkardım :
-''Öncelikle bilmesi gereken şey ise duygular ve sevgi konusunda adalet, hak ve hukuk diye bir şeyin asla söz konusu olamayacağıydı.''
-''Bazen ne kadar mantıklı olursanız olun, duygularınızı yenmekte güçlük çekersiniz. Bunun reva olmadığını, öyle bir durumu hak etmediğinizi düşünürsünüz. Doğrudur, hak etmemişsinizdir ama duyguların kaypaklığını her daim aklında tutması lazımdır. Çünkü kimse kimseye sadakat yemini edemez. Senin gibi gerçekten duyumsayanlar haricinde.''
Eğer röportajı ve yazının sonunu sıkılmadan okuduysanız ve kendinizden bir şeyler bulduysanız ne mutlu bana. Umarım sizi gerçekten duyumsayan insanların.. ya da durun bu imkansız bir şey. Sizi gerçekten duyumsayan bir insanın olduğu bir hayat yaşarsınız..
Ne yalan söyliyeyim en çok da son soruyu bekliyordum, en geç onu attı.
İlk satırından itibaren resmen duygulanarak okudum. Henüz beni görmemiş birisinin beni bu kadar iyi anlatmasının tek bir nedeni olabilir diye düşündüm. Beni gerçekten hissederek okumuş. Gerçekten isteyerek okumuş çünkü kendisinin de söylediği gibi ben hissiz bir yazar olamadım asla. Üzgünsem üzgün yazarım, mutluysam mutlu. Aşıksam hep O'ndan bahsederim. Gelmiyor başka bir şey arkadaş, ne yapayım? Yazma penceresini açıyorum, normal bir yazı yazacak olsam bile bir şekilde sürekli mesaj veresim geliyor. ''Yeter arkadaş, biraz normal yaz, bundan sonra sürekli duygusal şeyler bahsetmeyeceksin'' diye karar alıyorum. Yazı bitiyor ve bir bakıyorum yine her taraf duygu. Yani ben buyum, bu şekilde yazmaya başladım, bu şekilde yazacağım. Asla duygusuz olamayacağım ve sanırım, ''Çünkü Eren gibiler kalplerinde bir kırılganlık ve hassasiyet taşımazlarsa bu ürünleri ortaya koyamazlar'' lafı tamamen doğru. Üzülmeden veya mutlu olmadan içime sinen şeyler yazamıyorum. Hayatım da hiç ortalama seyirde gitmiyor şükürler olsun ki. Mutluysam şu an olduğu gibi dibine kadar mutluyum. Üzgünsem beni ilk tanıdığında olduğu gibi üzgünüm işte.
Evet doğrudur. Atilla Abi'nin de dediği gibi hayatımın belli bir dönemi, sevgi vermek ve karşılığında çok şey alamamakla geçti. Bunu hemen ''sevgili'' sıfatına koymaya çalışanlar olacaktır ama beni tanıyanlar sıfata sokmayı sevmediğimi de bilir. Aslında her ikili ilişkide bu böyleydi, istisnalar tabii ki vardı. Çok mutlu değildim, aslında yine kendimi kandırıyorum. Mutlu değildim ama asla umutsuz olmadım. Bence umutsuz olmak insanın işleyebileceği en büyük suçlardan biridir ve ben bu suçu hiç işlemedim.
Uzatmadan ve sonuca bağlayarak konuşursak ben hem hayattan, hem bu röportajdan iki büyük ders çıkardım :
-''Öncelikle bilmesi gereken şey ise duygular ve sevgi konusunda adalet, hak ve hukuk diye bir şeyin asla söz konusu olamayacağıydı.''
-''Bazen ne kadar mantıklı olursanız olun, duygularınızı yenmekte güçlük çekersiniz. Bunun reva olmadığını, öyle bir durumu hak etmediğinizi düşünürsünüz. Doğrudur, hak etmemişsinizdir ama duyguların kaypaklığını her daim aklında tutması lazımdır. Çünkü kimse kimseye sadakat yemini edemez. Senin gibi gerçekten duyumsayanlar haricinde.''
Eğer röportajı ve yazının sonunu sıkılmadan okuduysanız ve kendinizden bir şeyler bulduysanız ne mutlu bana. Umarım sizi gerçekten duyumsayan insanların.. ya da durun bu imkansız bir şey. Sizi gerçekten duyumsayan bir insanın olduğu bir hayat yaşarsınız..
5 yorum:
Röportajı zaten sıkılmadan okumuştuk ama üstüne bir de senin güzel teşekkür bölümün geldi.
Senin cümlelerini özlemiştik.
Ayrıca O çok şanslı bence. Hem evet neysen osun, mutluysan mutlu, mutsuzsan mutsuz aşıksan aşık..
Bu halini çok seviyoruz.
Ve umarım hep böyle mutlu ve aşık olursun :)
bence -ik eki kullanmana gerek yok çünkü gene bir tek sen okudun sanırım eheh neyse bildiğim kadarıyla ilk olmayı seviyorsun :P
O ne kadar şanslıysa ben de o kadar şanslıyım.
Ben hep böyle olacağına eminim, sen de hep öyle olursun umarım :)
Teşekkürler.
Böyle güzel bir çalışma ve güzel sözlerin için teşekkür ederim Erenciğim.
Yeni bir laptop aldığım için son zamanlarda pek bakınamamıştım, onu yükle, bunu yükle derken bir yandan işler bana yüklüyordu :))
Umuyorum ki herkes kendisinden bazı parçacıkları yakalamıştır. Tıpkı senin de en basit bir olayı anlatırken bile herkesin kendisini bulabildiği anlar gibi.
Öperim..
birden atilla ilhan diye okudum,herhalde dalgınlıktan olsa gerek:):)
belki de bir işarettir bu :P röportajı oku bence tamamen..
Yorum Gönder