31 Aralık 2010 Cuma

2011



Ne hayattan tüm dileklerim gerçekleşmiş olacak, ne de ben hayal etmeyi bırakacağım.
Ne her şey istediğim şekilde ilerleyecek, ne de ben hiç sinirlenmeyeceğim..
Ne bu sene okulum iki sene daha atlayacak, ne de ben çok çalışkan bir öğrenci olacağım.

Sadece tek fark olarak ''O''nunla dolu bir yıl olacak ve bu bile beni heyecanlandırmaya yetiyor.

Verdiğim sözleri tutabildiğim bir yıl ol sadece, senden de bunu istiyorum, bak ilk defa bu kadar az şey istiyorum. Tüm yük benim omzumda zaten, sen çıkıntılık yapma yeter.

Ve sevgili takipçilerim;

Umarım istediklerinizin makul kısmının gerçekleştiği bir yıl olur, en azından yüzünüz gülsün biraz heheh.

Size şarkılar hazırladım : http://www.youtube.com/watch?v=aD4JNno3fMo

Resimdeki gibi hepinize birer yeni dünya da dileyebilirdim ama dilemiyorum.

Mutlu yıllar, Serdar Ortaç'a selam.

30 Aralık 2010 Perşembe

Penceremden #18


-Pencere açılsın

-Çok fazla ara vermeden penceremleri yazıyor olmak beni çok mutlu ediyor, sizi bilmem..

-Hep eski şarkılardan bahsederdik eskiden. Bir süredir yapmıyordum bu işi ama bugün birden Kazım Koyuncu damarım tuttu. Beni takip edenler az çok bilir, Trabzon'u, o yörede yapılan müzikleri çok severim.. Belki de köyümüze gidip gelirken, oralardan geçmemizin yarattığı hayranlıklardan ötürü olabilir bilmem ama severim işte. Kazım Koyuncu'yu da çok severim. Bugün son videolarını izledim, o ayaktayken yerinde duramayan, elini kolunu sürekli sallayan adam oturarak şarkı söylüyor.. Üzüldüm tabii, şimdi O'nun anısına bir şarkı paylaşacağım ben, bu köşeyi de tekrardan böyle başlatmış oluruz belki. Ben Seni Sevdiğimi

-Ben hep bahsettim şişko bir adamım diye. Bunun baş sorumlusunu buldum geçen gün.. Şu büfelerdeki dolgun hamburger resimleri var ya, heh onlar. Onlara ulaşmak için her gittiğim yerde yeni bir hamburger ve yeni bir hamburger daha yedim. Hiç bulamadım o içi marullumu, hiç bulamadım o içi dört köftelimi..

-Bu büfe konusunu düşünürken tam Caddebostan'dan geçiyordum. Anadolu Yakası'nın en gözde mekanı sanırım, yani öyle düşünüyorum. ''Ulan'' dedim kendi kendime, ''Acaba tam şu caddenin ortasında, sarı sarı izleri bulunan portakal sıkma şeysine sahip, dönerin 2 lira, patsonun 2.5 lira olduğu bir dükkan açsam ne olur?''. Acaba yerli halk ayaklanıp gece taşlarlar mı dükkanı? Vallahi düşündüm, hastayım ben.

-Anlaşılması zor birisin ama seninle anlaşabilmek de bu yüzden güzel lafını övgü olarak alabilecek garip bir kafa yapısına sahibim.

-Pendik'ten Sakarya'ya gelmek için en pratik yol tren. Otobüs servisi bekle, git bi daha oradan servise bin falan derken geriliyorum ben. Hem de harcamam için daha fazla para bırakıyor bana tren. Ben de hep bu yolu seçiyorum doğal olarak ama tren bazen dolu oluyor. Yani ayakta gidiyorsunuz. ''Ayakta yolcu taşıyan tren mi olur?'' demeyin zira bunu diyen de oldu.. Oluyor işte, ne yapalım? Neyse efendim bilirsiniz benim hislerim çok kuvvetlidir-bilmiyorsanız da şu an öğrendiniz-. Ben o dolu trende kendime uygun bir yer buldum ve orada beklemeye başladım. Başka şansım yok, ya tam önümdeki koltuk boşalacak oraya oturacağım ya da öyle ayakta bekleyeceğim koridor boşalana kadar. Neyse bu arada seçtiğim yere baktım ve bir abi gördüm. Cam kenarında oturuyor ve dışarıdan baksanız neden yaşadığını bile anlayamazsınız. O derece garip giyinmiş. Yani eski ya da pis anlamında değil, uyumsuz ve garip fakat adam Vınn modeme ve bir adet laptopa sahip. Bu da yetmez gibi içinde bir hayli damar şarkıların bulunduğu bir Media Player listesi de var ve abimiz tahmin edeceğiniz üzere bunu bize dinletmekten utanmıyor. İlk başlarda kimse ses çıkarmadı. Hafiften radyo havası görüyordu ama abi gidip mezdekeyi açınca ve sesi de iyice yükseltince tüm vagon ne olduğunu şaşırdı. Şimdi böyle anlatınca olmuyor, yaşamanız lazım.. Neyse önemli olan nokta burası değil aslında. Bu benim lanet olası hislerim yine doğru çıktı ve tam abinin yanındaki çocuk yirmi dakika sonra falan kalktı. Yine beni takip edenler bilecektir ki ben yanımdaki birisi yanlış bir şey yaparsa O'ndan fazla bu olayla ilgili üzüntü duyan, yıllarca utanan birisiyim.. Abinin yanına oturduk ve millet homurdanmaya başladı. ''Ay insan var burda, medeni davranın biraz'', ''Kardeşim kulaklığın yok mu? Tak onunla dinle'' falan filan derken hepsini tek tek ben yedim sanki.. Suratıma suratıma vurdular. Keşke oturmayaydım da o hakaretleri duymayaydım.


-Ersin Karabulut'un ilk ''Sandık İçi'' yazılarını okudum da.. Ne kadar içten ve ne kadar güzelmiş yahu. Ben başlarda okumazdım ve sonradan okumaya başladığım için hep bi soğukluk vardı bu adama karşı. Pek bi sevimsiz gelirdi bana. He şimdi çok mu sevdim? Hayır iyice nefret ettim. Bu adam ne kadar değişmiş yahu? Bir de şey diyor : ''İlk yazılarıma bakıyorum da.. Şimdiki halim olsa büyük ihtimal onlarla dalga geçerdim''. Bir kaç duygusal ve durgun cümle hiçbir zaman kötü değildir, 'bence'.

-Bize yetecek kadar beyaz peynir ve bayatlamayan ekmek bulursanız eğer bir adada ölene kadar yaşarız. Her öğün Burger King'ten yemek olasılığı da olabilir ama aralarda sulu yemek şart, o yüzden peynir canandır.. Gerekirse suyuna eppek bandırıp yerim ben onu, çok tatlı..

-Bak Umut Sarıkaya'ya. Adam gibi adam.. Benim şu meşhur Faruk anlattı. Arkadaşıyla Uykusuz'un binasına gitmişler, arkadaşı Yumurtalar'da çiziyormuş vs vs.. Adam araba almış kendisine. Araba kırmızı Doblo. Sanırsın bakkalı var.. Böyle munis bi adam Umut Sarıkaya. O adamları çizemiyor, o kafaları hep yamuk yumuk çiziyor ya ben O'ndan çok mutlu oluyorum o an. ''Ohh be, beceriksize bak, sadece saçmalıyor, çizmekten bi' haber'' diyorum kendi kendime. Kendimi buluyorum vallahi..

-İyice ''Uykusuz Analizi'' sayısına döndük ama Oky'den de soğudum. Yeter abicim, çizme şu Saftirikler'i, yeter. En azından şu yakın kız arkadaşına aşık olan çocuğu falan çiz, Çarpışma'yı çizmeyeceksen. Ne harika bir seriydi o, ne güzel bir hikayeydi. Devam ettirmeyeceksen şu aptal sifon muhabbetini de kes artık. Vallahi çok sinirliyim bu konuda.

-Kendimi Uykusuz konusunda yazmaktan alamıyorum, o kadar dolmuşum ki sevgili okur, kusura bakılmasın..

-Bu arada farkettiniz mi bilmiyorum ama Mahsun Kırmızıgül'ün ''Sarı Sarı'' klibinde değişeceğini anlayabiliyoruz. Bu şarkıyı söylediğinden bin pişman.. Saçları artık eskisi gibi değil, yele gibi maşallah. O gözlerden pişmanlığı, 'ne yapıyorum ben'i seçebiliyorsunuz değil mi? He büyük ihtimal şu sıralar da ''Ne yapıyorum ben?'' diyordur ama olsun, toplumsal bir çözüm bu klip, bir milat, bir trajedi.. Link koymayacağım, çok üşendim.

-Finallere bir kaç gün kaldı ve ben okulu bir dönem uzatmaya karar verdim, öyle istedi canım. Hıh.

-Sizlere yarın öyle bir yılbaşı mesajı yazacağım ki daha önce okuduğunuz tüm mesajlardan soğuyacaksınız, söz veriyorum.

-Kapatırken Van Halen Can't Stop Loving You çalıyorum, çalıyorum, çalıyorum, çaldım. Frenlemek iyi değildir ve bazen de bunu başaramazsınız.

-Bu arada, Fizy'e o kadar laf ettim ki kapattılar, çok severler beni sağolsunlar.

-Pencere kapansın.

-Saygı benden.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Hıı Hıı


-...
-Eee?
-Ya ben aslında çok konuşurum böyle olduğuma bakma
-E neden konuşmuyorsun o zaman?
-Hani konu sen olunca konuşamıyorum ben, çünkü neden? Seni dinlemeyi çok seviyorum. O kadar güzel cümleler kuruyorsun ki kendimi biraz beceriksiz hissediyorum.
-Kendine haksızlık etme, kurduğun cümlelerin farkında değilsin..
-Öyle mi?
-Hıı hıı
-İşte bak, sadece ''hıı hıı''larınla saatlerce konuşabilirim mesela.
-Öyle mi?
-Hıı hıı..

Blog Hakkında

Saygı vitrini köşesini sık sık değiştirmek üzere koymuştuk ama hep bir aksilik oldu ve eski halinde kaldı. Şimdi bir değişiklik yaparak Dostoyevski'yi koyduk.

Sitenin en üst, en sağ kısmına yani girişte direk karşımıza gelen kısma ise sansür hareketine karşı olduğumu kendi dilimce anlatmaya çalıştığım bir şey koydum. Umarım herkes elinden geleni yapar, biz bir şeyler yapmazsak kimse bir şey yapmayacak çünkü.

Cemal Süreya'nın sözlerinin yazdığı kısma da bir iki şey daha ekledim, kendime sadece..

Akşam üzerine Pencerem'in yeni sersini yazmayı planlıyorum.

Her şey güzel gidiyor bu aralar. Dünya hala daha benim etrafımda dönüyor.

''Beni bekleyin anacığıım.''

27 Aralık 2010 Pazartesi

İşin Garibi..


İşin garibi;

Ben çokca zamandır böyleydim..
Yani tedirgin
Yani korkak
Yani çekingen
Yani ayakları yere basan..
Sonra bir rüzgar vurdu suratıma ve dedi ki,
Biraz hareketlen, bak geliyor..
Derken, ben garipsedim..
Önce şöyle bir durdum düşündüm ki, anladım..
Düşünemiyorum.
Şu bildiğiniz garip adam
Artık aceleci
Artık duramıyor
Artık ayakları basacak bir yer bulamıyor
Ve çıkarıp atmış tüm saatlerini
Orada dönen bir şeyler var, iki tane çubuk
Ama dönmüyorlar ki bunlar resmen uçuyorlar..
Ne biçim bir şey bu böyle?
Zaman neden bu kadar hızlı?
Her şey neden bu kadar garip?
ve İstanbul neden bu kadar anlamlı?

Neden?

diyecek oluyorum ki bir şiir görüyorum, eskilerden. Saklamışım, işte bu aralar hep ''O'nu'' söylüyorum :

Önce bir ellerin var
Yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi, ağzına kadar..
Sonra yüzün,
Ardından gözlerin dudakların
Sonra her şey çıkıp geldi
Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üzerine koydum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce


Cemal SÜREYA

22 Aralık 2010 Çarşamba

Umudunuzu Yitirmeyin..


İstanbul'un İstanbul denilemeyecek yerlerinden birinde büyüdüm ben. Şu an kısım kısım düzelmiş olsa da çocukluk yıllarımda, köyden umutlarla gelmiş, iş kapısı arayan, hayata bir şekilde tutunmaya çalışan insanlarla doluydu. Özellikle oturduğum yerde uzun süreli buralarda yaşayıp, büyümüş tek bir kişi bile yoktu.

Peki tabii benim annem babam da İstanbul doğumlu değil. Daha önce de bahsettiğim gibi Türkiye'nin garip bir köşesinde, garip bir çocukluk sevgisi atmış onları İstanbul'a. Onlar umutlarına, hedeflerine gelmişler.

Eğitim durumları mı? Babam üç kere üniversite kazandı. Birinde annesi, birinde babası öldü, ikisinde de gitmedi. Birinde kardeşi yüzünden okulu bıraktı. Dedim ya ikisi de köy yerinde büyüdü ve babam da şu küçük yaşlarda büyük olan adamladan..

Annem bir kere üniversiteye girdi, bir kere kazandı ama okuyamadı. Derinlerine inmeye gerek yok, ben O'nun dünyanın en zeki insanlarından biri olduğunu biliyorum bu yeterlidir ki annem her şeyden öte bir öğretmen. Zamanında el işiyle ilgili de olsa insanlara bir şeyler öğretmiş, bir şeyler anlatmış bir kadın.

İkisi tutup İstanbul'a gelmişler işte. Ne bir diplomaları, ne bir kaynakları ne bir gelecekleri varmış o gün.

Yukarıdaki de bazen ''Yürü ya kulum'' dermiş ya, bu da biraz dolaylı bir cümle aslında ama öyle demiş. Tabii babam oturup ''Ne yapacağız?'' demekten çok bir şeyler yapmaya çalışmış. Oraya, buraya gitmiş, bir şeyler yapmış ve sonunda bir akrabamız vesilesiyle girmiş şu an bulunduğu fabrikaya.

Pek tabii şu anki konumuyla almadılar babamı. ''Gerekirse çay getirdim, gerekirse her şeye atladım'' diye anlatır ilk günlerini. Babamın birimi sevkiyata dayanıyor. İşe girdikten bir kaç hafta sonra irsaliye ve hesapları tutmaya yardımcı olmaya başlamış. Bir kaç paragraf sonra bahsedeceğim üzere babam inanılmaz disiplinli ve düzenlidir. Böyle bir adamın orada yükselememe gibi bir şansı yok zaten. Bu işe girdikten bir kaç hafta sonra terfi etmemiş merak etmeyin.. Senelerce o şekilde çalıştıktan sonra bölüm şefinin müdürlüğe yükselmesiyle babamı çağırmışlar ve sen buranın şefisin bundan böyle demişler. Saatlerce mesaiye kalmış, bir kaç gün eve gelmediği olmuş vs vs.. Anlatması ne kadar kolay değil mi? İlk geldikleri gün sadece bir yatak varmış ellerinde, film gibi ama öyle.

Babam şimdi yaklaşık 25 senedir bulunduğu yerde. Metalurji ve Malzeme Mühendisliği okuyan birisinin yaptığı işleri yapıyor ve ailemizi tek başına geçindirebiliyor öyle ya da böyle. Üç sene önce gönderdiği bir malın kaç ton olduğunu, kime gönderildiğini hatırlayacak kadar garip bir hafızası var, işine o derece bağlı. Gün boyu telefon elinden düşmez, ben yanına gidince O'ndan fazla yoruluyorum. Bir fabrikanın içine, bir odasına girip çıkmasından ötürü göremiyorum bile doğru düzgün. Şu 'işte aslan, dışarıda çalışanlara dost' tanımına tam olarak uyan bir adam ayrıca. İlk girdiği günden beri yakın arkadaşı olan birisine bastığı fırçayı görünce anlamıştım bunu, asla taviz vermeyen bir adam.

İşte ben bu adama bazen bozuluyorum. Neden bana bu kadar baskı yapıyor, neden bazen beni anlamıyor diye..ama sonra düşünüyorum da bana ne dese yeridir. Ben asla O'nun tam olarak istediği çocuk olmadım. Özellikle eğitim konusunda bir dönem çok fazla eziyet çektirdim onlara. Bir iki sene kadar aksilik ve asiliğimle hayatı dar ettim ikisine de..

Bir sene öncesine kadar da aramız pek iyi sayılmazdı ama ne zaman ki ben biraz kafamı yerine topladım, oturup konuştuk o zamandan beri yine o çocukluğumdaki kahramı tanımaya ve hayran olmaya devam ettim ve babamın benim içimdeki insanı çok sevdiğini biliyorum. En azından kararlılığıma ve evin içinde sürekli şaklabanlık yapan, umutlu görünen halime duyduğu sevgiyi biliyorum ikisinin de. Görüşlerimizin çoğu uymaz, benden çok daha iyi bir adam ayrıca, benden çok daha fazla disiplinli, en az benim kadar mükemmeli isteyen bir adam.. Yoktan, çıktığı yerleri görünce de insanın oturup düşünesi geliyor, ben bu adama çok haksızlık yaptım diye..

Ve bizimkileri her gördüğümde diyorum ki : ''İnsan neden umut etmesin ki?'', ''İnsan neden iyi yerlere gelmesin ki?''. Ben canlı bir örnekle büyüdüm bugüne kadar.. Belki de o yüzden hep ''Umut etmek önemli'', ''Öyle düşünme, biraz daha dene'' diyen adam oldum. Belki de o yüzden hep kendime mutlu oldum, toparlanmayı bildim. Hep bunlardan bahsettim, hep bunları yazdım.

Sürekli bunları söylüyorum diye de birisi eleştri yapmış bana ayrıca : ''Sizin hayalleriniz ev, araba ve kadınlardan ibaret, konuşmak ne kadar kolay'' diye. İsmi lazım değil bir sitede.

Ne de güzel tanımış beni değil mi? Benim hayallerimi anlayamayacak kadar düz mantık ve kapalı bir adamın beni ya da bizi anlayamaması da çok doğal ve güzel aslında.

Babam, annem ve ben toplumuz, toplumun özetiyiz bu yazıda.. Toplumun 'bence' en büyük gözlemcisi, en büyük denetleyicisi Dostoyevski ise bu konuda şöyle der : ''Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.''

Niye yazdım bunca şeyi biliyor musunuz?

Bence, siz de ne olursa olsun umudunuzu yitirmeyin..

20 Aralık 2010 Pazartesi

2 = 1

Kim o, deme boşuna…
Benim, ben.
Öyle bir ben ki gelen kapına;
Baştan başa sen.

Özdemir ASAF

Dönemsel şiir zamanlarından birisi daha, bazen söyleyeceklerini birisi söylemiştir zaten, heh işte o yüzden. Çok fazla şey söylemeye gerek yok yine, bir şey yazmadan yayına sokmak istemiyorum bunu da o yüzden yazıyorum, öyle işte.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Penceremden #17


-Pencere açılsın

-Nerede gördüm, duydum hatırlamıyorum ama şu sözü hiç unutmuyorum : ''Pencere; beşinci yol demek, dört duvara çarpanlara. ''Bu köşeyi neden yazıyorsunuz?'' derlerse eğer, başka cevap vermeyeceğim bundan sonra.

-Bir kadın çıkmış ekranlara Aydilge diye, böyle kırmızı yana doğru saçları var, tipi mipi garip, ısınamadım ben. Klibini izliyorum, sabırla dayandım, dayandım bir de ne göreyim? Klibin ortasında telefonu çalan arkadaşımızın telefonunda erkek arkadaşı ''Takıntım'' diye kayıtlı. Var mı böyle sapkın bir ilişki? Ulan bu klipleri çekerken hiç mi izlemiyorsunuz? Yoksa nesiniz siz? Vallahi anlayamıyorum.. Klip burada, bu arada : Tık

-Hayatımın en kötü eğitim performansını bu sene gösterdim sevgili okur. Lise 2'de ceketimi çıkarmamla beraber bıraktığım ders çalışma olayı, üniversitenin ikinci senesinde beni artık yerin dibine doğru soktu. İlk dönem adına kurtarılabilecek pek bir şey yok gibi, hepsini bıraktık, net. Bir sıçrayış yaşamamıza yarar umarım.

-Hayatta hiçbir şeyden nefret etmedim sulu kardan nefret ettiğim kadar.. Kar mısın, yağmur mu? Ortada kalmış şeyleri hiç sevmem ve yine geldi kendileri. ''Bugün kar yağacakmış'' umutlarımı yıktı geçti. Sadece o yağdı yine ve kar falan göremedim hala.

-Yarışma programlarının 'bence' en önemli unsuru kenarda oturan akrabalar. Böyle etkileyici bir güç yok. Melun melun bakıyor, kabul ettirmiyor, gülücükler saçıyor, kabul ettiriyor. Hayır insan öyle bir ikileme düşüyor ki, O'nun dediğini yapsan o haklı çıkacak, O'nun demediğini yapsan, ola ki tutmadı yandın. Ben geriliyorum o insanlar yerine..

-Bir de hepsi bir ağızdan aynı şeyi mi söyler a dostlar? ''Buraya kendi şansınla geldiiiin, vallaaa sen bilirsin canııım'' Pii Allah belanızı.. Öyle bakmıyacaksın o zaman umutsuz umutsuz, sinirlendim şu an.

-Hani alınan hediye anlatılmaz genelde ama lisedeki bir arkadaşımıza aldığımız hediye çok iyiydi, anlatmak istedim. Bu arkadaşımıza dört sene boyunca ''Aurelio'' dedik, benimsedik. Bilen bilir, bir dönem Fenerbahçe, şu anda da Beşiktaş forması giyiyor. Tam son sene yanılmıyorsam benim aklıma bir fikir geldi-emin değilim, üstüme kalmasın-. Okulumuzun, Beden Eğitimi öğretmeni Fenerbahçe'de de çalışıyordu ve Aurelio henüz takımdan ayrılmamış. Toplandık, formayı aldık. Öğretmenle de konuştuk, anlaştık. Formayı Aurelio'ya imzalatıp, doğum gününde arkadaşa verdik. O anki suratını görmeden tepkiyi anlayamazsınız. Bence çok iyiydi yahu, şimdi düşününce iyice hoşuma gitti bak.

-Her zaman, her yerde, her şekilde ayrı yazılan ''şey''in ''bişey'' olunca birleşik yazılması beni son günlerde çok rahatsız ediyor.

-Zeynep Casalini adında bir şarkıcı var. İki senedir televizyonlarda sadece iki tane klbini gördüm ve ikisini de izlerken içimi kasvetler bağladı, köşeye çekilip ağladım.. Hep bir yalnızlık teması, hep bir terkedilmişlik hali, hep bir yaşamın kıyısında durumu. Ablacım bi toparlan be, vallahi üzüyorsun bizleri. Buyrun linkleri de burada : Bir İki

-Ben Türkiye'de yaşayıp, kendi dilinde şarkı dinlemeyen insanı anlayamıyorum. Yargılamıyorum da ama anlamıyorum yani. Dinlediğiniz şeyleri ben de seviyorum, ben de dinliyorum eyvallah ama MFÖ'yü son bir kez dinlemeden ölmek istemem mesela, Redd'in son albümü 'bence' çok iyidir mesela. Bunları söyleyince gözünüzdeki değerim biraz düşüyor mu? Bırakın düşsün keh keh.

-Av Mevsimi'ne gidin. Yavuz Turgul'un en iyi filmi değil, Şener Şen inanılmaz oynamamış. Senaryo belki eksik gibi gelecek çoğunuza ama Cem Yılmaz isimli adamı, bu filmde izlemeden ölmeyin. Ben çok iyi bir performans bekliyordum, kabul ama bu kadar da olmaz arkadaş. İnanılmaz oynamış hani hakikaten bu kez güldürmedi yani..

-O kadar muhabbetini yaptık, kapatırken MFÖ'den çalalım. Tam Ortasındayım Yolun.

-Bu arada her gün fizy'e sallıyorum şarkılar yavaş doluyor falan diye ama yine oradan paylaşıyoruz işte, alışkanlık.


-Pencere kapansın.

-Saygı benden.

7 Aralık 2010 Salı

Sınavlar Bitti ve Eren Kaçar


Kısaca; İstanbul'a gidiyorum. Pazartesiye kadar yokum, bir yerlerden girip yazabilirim ama garanti veremiyorum.

Sınavlar mı?

O üst taraftaki resim var ya, heh işte.. eheh neyse iyi bakın kendinize ve bana dilenen her başarı size geri dönsün. -belki dolaylı yoldan bana da döner diye şey ettim-

4 Aralık 2010 Cumartesi

Defter İle Yaptığım Röportajım | Kısım 2




Dün ilk kısmını yayınlamıştık, buyrun devamı..

4- Kıyafetlerde görmek istediğin son renk? Para verip "Ya git şunla adam gibi bir şey al!" diyebileceğin renk?(varsa tabi)

Var!

Pembe renk bir şey giymekten nefret ediyorum. Vallahi öyle, ''Erkek adam giymez abi'' triplerinde değilim, sanırım bana hiç yakışmıyor o yüzden böyle düşünüyor olabilirim ama böyle yani.

5- Başkalarına: "Öğrenin bunları,ben gördüm yaşadım böyle böyle oldu" diyebileceğin hayat dersi tadında nasihatın var mıdır?

Bilmiyorum bunları söylemek bana düşer mi ama söyleyebileceğim en önemli şey, ''İçinden ne geliyorsa onu yap!'' olacaktır. Öyle yaptım, yirmi senedir. Sonucu ne mi oldu? Çok fazla sevindim, çok fazla üzüldüm ama yaşadığım duyguları adam gibi yaşadım, kaçak değil.

Bir de insan ''kader'' demek yerine, ''kaderimin gidişatını ben çiziyorum'' diyebilmeli bence. Her şeyi bir sebebe bağlamak yerine, onun öyle olması gerektiğini bilmeli ve sonuna kadar keyfini çıkarmalı. Benim meşhur sloganım işte, blogu takip edenler bilir : ''Raslantıya ve şansa inanmıyorum''.

Ayrıca hayat felsefesi olarak kendime seçtiğim laf şu güne kadar hep, ''Hep denedin, hep yenildin, olsun! Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil'' olmuş olacak ki kendime, ''Yenildikçe yenilen ama doymayan, yine de (u)mutlu insan'' demeyi seviyorum.

6- Yapmayı çok isteyip de yapmadığında pişman olacağın şeyler nelerdir?

Sen gelecek adına sormuşsun ama ben geçmişten de ufacık bahsetmek istiyorum..

Tiyatroyu çok isteyip gitmediğim ve lisenin ikinci sınıfına kadar kültürel ve hayat anlamında yattığım için kendime çok kızıyorum. Hayatımda kendime kızdığım noktalar bunlar ama pişman değilim. Şu an kendimi olabildiğince geliştirmeye bakıyorum, bir de sanırım tiyatro işinden çok yazma işini daha fazla sevdiğimi anladım. Evet tiyatroyu yine seviyorum ama yazmak bana bir süredir o kadar güzel geliyor ki, yazarken kendimi gerçekten istediğim adam gibi hissediyorum.

Buradan yola çıkarak ne olursam olayım, bir yerlerde ciddi şekilde yazmak istiyorum.

Bir de şu liseden beri bastıramadığım ''yönetmek'' duygumu tatmin etmek için, mesleğimde ne kadar yükselebilirsem o kadar yükselmek istiyorum. Gereken her şeyi yapacağıma inanıyorum. Yüksek lisans, dil, program ya da her ne lazımsa yapmak istiyorum. Her şey benim elimde bu konuda, farkındayım. Ders konusunda biraz silkelenmem lazım onun da farkındayım eheh.

Eğer bunları yapmazsam gerçekten pişman olacağım, hissediyorum.

7- Bir durumla karşılaştığında derhal etiketler misin, yoksa askıda mı bırakırsın?

Sanırım bu, ani tepkiler ili ilgili bir soru yanlış anlamadıysam.. O konuda da kendime bir şeyler kabul ettirdim. Ani tepki vermiyorum ya da vermemeye çalışıyorum diyelim çünkü %90'ında pişman oldum. Bunun yanında damarıma ısrarla basılırsa da kendimi tutamadığımı da farkediyorum, o da normal bir şey sanırım ki sabır eşiğim gerçekten yüksektir.

Bunların dışında ilk kez gördüğüm insanlar hakkında yorumlar yapmayı ve bunların çıkıp, çıkmayacağını izlemeyi çok seviyorum. Genelde ilk yaptığım yorumlar doğru çıkar bu arada, arkadaşlarım öyle diyorlar en azından..

8- Kendi nezdinde olumlu/olumsuz gördüğün özellikler nelerdir?

Sanırım kendimi yukarıda yeteri kadar övdüm eheh. Dediğim gibi ayrıntılara, ufak şeylere çok önem veriyorum ve bu huyumu seviyorum. Takıntı seviyesine çıkarmadığın sürece bence dünyanın en iyi şeyi. İnsanları çok umursuyorum ve asla ''Ayy en kötü huyum da şu insanlara çok değer vermeem!'' triplerine girmedim. Bence çok güzel bir huyum bu. Kazık yersem alasını yiyorum, birisi tarafından sevilirsem de çok fazla seviliyorum. Benim istediğim şey de bu zaten.

Hep garip bir adam olmak istedim bir de. Bunu açıklayamayacağım ama olduysam eğer ne mutlu bana diyebiliyorum sadece.

Vallahi öyle çok kötü huyum yoktur yahu! Şu damarıma basıldıktan sonraki ani tepkilerim kötü olabiliyor, dediğim gibi onda de eski deliliğimiz yok. Başka kötü huyumu da beni tanıyanlar söylesin deyip politikaya girmiş bulunuyorum.

9- İlerisi adına kafanda planların var mı? Varsa eğer nedir bunlar?

Bundan yukarıda çokca bahsettim sanırım daha fazla şey yazmak yanlış olur ama orada çok iş hayatından bahsettik, biraz yaşamdan bahsedebiliriz sanıyorum.

Bir tane Audi'm olsun istiyorum hem de çok fazla. Ne BMW, ne başkası Audi olacak yani. Sanırım bir adet eşim de olacak o zamanlar. O'na kesinlikle aşık olmak istiyorum, bir an olsun buna şüphe duyarsam aynı yuvaya başımı sokmam. Tartıştıktan iki dakika sonra gülebilmeyi beceriyorsak eğer, bu iş tamamdır diyebileceğim birisi olsun yani olacaksa. Bir de ben görsel şeylere çok önem veriyorum sanırım. Evimin içinin tamamen bizim zevklerimize göre döşenmiş olmasını istiyorum, kadın gibi hayaller kuruyorum bazen farkındayım hahah.

Ailem hep yanımda olsun istiyorum, kardeşim bana büyüyünce de her şeyini anlatsın istiyorum. Bir de arkadaşlarım hiç gitmesin istiyorum işte.

Çok mu şey istiyorum?

Umarım bugüne kadar olduğu gibi, yine olmaya devam ederler demekten başka bir şey de gelmiyor gerçi içimden.


Defter'e çok teşekkür ediyorum uğraşıp, bu güzel ve derin soruları hazırladığı için, umarım beklentileri karşılayan bir röportaj olmuştur. 

Birinci Kısım için : Tıkla. -Üşengeçler için özel-

3 Aralık 2010 Cuma

Defter İle Yaptığım Röportajım | Kısım 1



Defter sağolsun, kendimi bir şey hissetmeme sebep oldu. Bana ''Röportaj gibi bir şey'' diye mail atmış ve soruları yollamış. İlk başta kısa olur diye düşündük ama her zaman olduğu gibi benim çenem düştü. İlk kısmı bu, ikinci kısmını da yarın koyarım, gözleriniz yorulmasın efendim, hep sizi düşünüyoruz..

1- Kendini anlat; ama daha önce anlattıklarından farklı olsun.

İlkokulda, uzun tenefüslerde arkadaşlarımı eve gönderip ayakkabılarını aldıran, sürekli konuşuyor diye şikayetler alıp, aldığım karneyle bunu kapatan biriydim. Ortaokul yıllarında içime kapandım, tek bir kız arkadaşım bile yoktu, arkadaş sohbetlerinde ön planda, çevre genişlediği zaman tamamen arka plandaki çocuk oldum. Her şey beklenilen gibi Fen Lisesi değil de normal seviyede bir Anadolu Lisesi kazanmamla başladı. Lisede ilk iki sene aynı şekilde devam edip, onun sonrasında tamamen farklı bir adama dönüştüm. Sanırım ilkokulun da ötesindeydim. Sonrası bildiğiniz gibi. Eğitim hayatım İstanbul'un en üstleri gibi gözükürken Sakarya'ya doğru düştü. Daha aşağısı da olabilirdi, umrumda değil çünkü sanırım ben halimden sadece şu sıralar memnunum. Yani ben o inanılmaz çalışkan Eren döneminden çıkmasaydım, şu blog yazarı, gördüğünüz ama tanıyamadığınız Eren olamazdım. İstediğim bir bölümü, orta halli bir üniversitede okuyorum ve kafam çok rahat. Daha iyisini ister miydim? Tabii ki isterdim ama bunun buraya gelmesinin sebebi bensem, düzeltecek olan da benim. Elimde bazı fırsatların olduğunu düşünüyorum (bunu gelecek sorularda açıklayacağım, sormuşsun zaten).

Sanırım arkadaşlarım arasında ''hoş sobbet adamı'' diye anılan çocuklardan biriyim, iyi konuştuğumu ve iyi cümleler kurabildiğimi zannediyorum, bir de yeteri kadar kendimi geliştiremediğimi düşünüyorum. Şu sıralar daha çok işin o kısmıyla ilgileniyorum. Okumayı çok seviyorum ama bazen ona bile üşeniyorum. Bazen dediğim mutsuz olduğum zaman sanırım. Şu sıralar her şeye hevesliyim, gidip bakkala ekmek alsam ve geri dönüp yumurta aldığımı unutsam tekrar gidebilirim, o derece.

Hayatım boyunca hiç orta halli olmayı sevmedim. Mutsuz ya da mutlu olmayı seçtim, ucundakinden. Belli bir döneminde çok mutsuzdum-bu kısa sürdü-, devamı hep umut doluydu ve öyle devam ediyor. Anlık iniş, çıkışlarım fazla gibi gözükebilir ama bence uçlarda yaşayan bir insan için bu gayet normal. (U)mutlu olmayı ve bir şeyler beklemeyi çok seviyorum. Sanırım dünya üzerinde görebileceğiniz en çok hayal kural insanım. Arkadaşlarıma sanırım tapıyorum, hayatımda iki üç adet çok özel insan var ve hayatımın sonuna kadar olsunlar istiyorum, benim için bu kavram gerçekten çok ayrı. Şu değişimi tamamlamamda hepsinin ayrı ayrı yerleri var, asla unutmam..

İki, üç sene öncesine kadar çok takıntılı bir adamdım, tahmin edebileceğinizden daha fazlası.. Şu an hiçbir şeyi umursamayan bir adam oldum demeyeceğim, böyle olmayı da istemiyorum zaten ama kendimi törpülemeyi becerdim sanırım. Olayları yine çoğu insana göre aşırı derecede irdeliyorum ama bunu pozitif yönde kullanmayı öğrendim ve takılıp kalmamayı. Bu şekilde yakınımdakileri de mutlu edebiliyorum sanırım. Hiç kimsenin görmediği şeyleri görmeye çalışan, ki bazen ya da çoğu zaman ne derseniz başaran, bir insan insanlara hep güzel geliyor. Negatif yönlerinden arındırmayı başarırsanız, onlar için hep özel oluyorsunuz çünkü aslında herkesin görmesini beklediği şeyleri siz onlara gösteriyorsunuz, yani ben öyle düşünüyorum belki de.

Bir de mucizelere inanıyorum, gerçekten. Normal bir insan için ''Ne yapıyorum ben?'' sorusunu sordurtacak bir çok olayın gerçekleşebilme olasılığıyla yaşadım ve yaşıyorum.

Nasıl farklı oldu mu?

2- Hayatının anı! Misal yarın ölsen (misal işte,lafın gelişi) şimdiye kadarki hayatında üst sıralardaki anın (anıların da olur) ne olurdu? Büyük kutlamalardan, kahkaha atmaktan, karnının ağrıdığı anlara, yalnızken düşünmekten mutlu olduğun bir şeyden, varlığının bile ruh halini değiştirebileceği arkadaşına, "Bunu da gördüm ya!" diyip dönüp gitmek istediğin andan, "İyi ki yaşamışım." diyebildiğin ana kadar...

Hayatımı hiçbir zaman ''İşte budur!'' diye bölememiştim, sanırım şu sıralar bölmek üzereyim gerçi ama genel olarak unutamadığım birkaç olay var.

Öncelikle hiçbir zaman büyük ve görkemli şeyleri seven bir adam olmadım. Sade ve öz olanları seviyorum. Sevdiğim şeylerle yalnız kalmayı seviyorum diyelim ya da nasıl anlarsanız. Bunun yanında çok da ufak şeylerden acayip mutlu olabiliyorum, böyle şu şu şu oldu demeyeceğim ama şöyle bir kaç şey söyleyebilirim :

Çok çok kötü geçen iki üniversite sınavım sonrasında bir şekilde Mühendis olmaya aday olduğumu öğrenen babamın, arkadaşlarına, akrabalarına beni anlatırkenki halini hiç unutmayacağım. Benimle gurur duyduğunu hissetmek kadar güzel bir duygu yok. Sanırım ailemi hayal kırıklığına uğratmak dünya üzerinde en çok korktuğum şeylerden.

Bu şeye paralel olarak ben 12 yaşımdayken dünyaya gelen kardeşimin doğumunu da hiç unutmam. Öyle hiç çocukça kavgalar edemediğim bir kardeşim var işte, hatta garip gelecek ama ben çok istediğim için babamlar böyle bir karar almıştı, iyi ki zorlamışım, şu an her ne kadar büyümüş (8 yaşında) de olsa dünyanın en tatlı şeyi o!

Arkadaşlarımla da birçok unutmadığım anım var tabii..

Birisinin hep yanımda olmasını, benim için yaptığı şeyleri, sonra hiç beklemediğim anlarda yaptığı şeyleri,

İkisinin belli bir dönemden sonra yollarının kesişmesini ve şu an en yakınımdakiler olmalarını, Pendik'e gecenin bir vakti gelip yaptığımız sohbeti,

Birisiyle yollarımızın Sakarya'da dahi kesiştiğini ve hayatım boyunca gülme krizine ciddi anlamda girdiğim iki anın da O'nunla olmasını,

Birisiyle çocukluktan beri, tüm gariplikleriyle beraber olmayı,

Birisiyle haftalarca konuşmayıp, birden her şeyi konuşmayı,

hiç ama hiç unutmayacağım.

Ayrı olarak söylemek istediğim bir şey daha var : Sanırım geçen haftalarda başıma gelen şu mucizeyi de hiç unutmayacağım. Sonu ne olursa olsun, hayatımda başıma gelen en sert, en garip, en açık, en içten şeydi.

Bu arada bu soruyu görünce korkmuştum ama ne kadar da unutmayacağım şey varmış yahu?

3- "Hediye dediğin böyle olur!" dediğin hediye nedir? Maddi bir şeyse fotoğrafını da ekle, maneviyse tasvir et.

Bak bunu da düşününce, ben hediye de almışım bayağı, bunun da az olduğunu düşünüyordum eheh.

Sanırım daha çok manevi olaylara eğilimliyim, ne bileyim birisi bana sayfalarca not yazsa, anlatsa yanına da ufak özel bir şey koysa, daha çok sevinirim ama bunların hepsi o derece hediyeler zaten.

Aldığım,
-Kobe Bryant figürünü (Kobe Bryant'ın heykeli diyelim, büyükçe),

-Kardeşimin, daha yeni yeni resim çizmeye başlamışken yaptığı resmi (Benim Sakarya'dan otobüsle geldiğimi çizmiş, durakta da babamla beraber bekliyorlar, kendini de büyük çizmiş:) ),

-Lise hayatımızın süper kahramanı olan Punisher'ın t-shirtünü (böyle mi yazılıyor bu?) (İstanbul'da olsaydım resmini koyardım)

-Yine bir arkadaşımdan aldığım iki bilekliği,

-Bir de Léon marka çayın kapağını kesip bana hediye diye getiren garip arkadaşımın bu anlattığım hediyesini,

aldığım zaman çok sevinmiştim. Bence hediye dediğin, maddi de olsa böyle dibine kadar maneviyat kokan hediyeler olmalı!

Resmi şu siteden çaldım bu arada, açık açık söylüyorum, sağolsun, kusurumuza bakmasın.. Devamı bir gün arayla gelecek. 

İkinci kısmı için : Tık
 

1 Aralık 2010 Çarşamba

Dedeleeeer!



Vizeler çok fena bastırdı, 1-0 yenik başladık ama umutlarımız devam ediyor. Şu an Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin Temelleri'ne çalışıyorum ama ben Makine Mühendisliği okuyorum. Sanırım ufak bir yanlışlık olmuş ama kimseye de anlatamıyorum. Öyle bir durum olduğu için de başından beri mecburen girdik derse..

Neyse işte şaklabanlığın sırası değil, ben çok yazamayacağım sevgili okur, hatta ağliyeceğim sanırım çok kötü vurdu lan ikinci sınıf!

Hayata karşı, genel (u)mutlu olma halimiz devam ediyor.

145 tane kelle var blogda, her biriniz dua etseniz ben rahat atlatırım şu dönemi. Değmez mi bu ruh hastasına? Ara sıra sizi güldürdüğüme sayın, isteyen hüzünlendirdiğime de sayabilir ama dua edin işte yahu. İnanırım ben böyle şeylere, çalışıyoruz da az çok, haydin canlar eller kubbeye. Bir hafta içki falan içmiyorsunuz, dışarıya çıkmayı da size yasaklıyorum.

Aman neyse ben gidiyorum, kafama eserse ve boşluk bulursam yazarım.

Defter'in röportajını bekliyorum, deepblueeagle'ın mimini cevaplayacağım ve babam hakında bir yazı yazacağım, zamanı gelince..