Defter sağolsun, kendimi bir şey hissetmeme sebep oldu. Bana ''Röportaj gibi bir şey'' diye mail atmış ve soruları yollamış. İlk başta kısa olur diye düşündük ama her zaman olduğu gibi benim çenem düştü. İlk kısmı bu, ikinci kısmını da yarın koyarım, gözleriniz yorulmasın efendim, hep sizi düşünüyoruz..
1- Kendini anlat; ama daha önce anlattıklarından farklı olsun.
İlkokulda, uzun tenefüslerde arkadaşlarımı eve gönderip ayakkabılarını aldıran, sürekli konuşuyor diye şikayetler alıp, aldığım karneyle bunu kapatan biriydim. Ortaokul yıllarında içime kapandım, tek bir kız arkadaşım bile yoktu, arkadaş sohbetlerinde ön planda, çevre genişlediği zaman tamamen arka plandaki çocuk oldum. Her şey beklenilen gibi Fen Lisesi değil de normal seviyede bir Anadolu Lisesi kazanmamla başladı. Lisede ilk iki sene aynı şekilde devam edip, onun sonrasında tamamen farklı bir adama dönüştüm. Sanırım ilkokulun da ötesindeydim. Sonrası bildiğiniz gibi. Eğitim hayatım İstanbul'un en üstleri gibi gözükürken Sakarya'ya doğru düştü. Daha aşağısı da olabilirdi, umrumda değil çünkü sanırım ben halimden sadece şu sıralar memnunum. Yani ben o inanılmaz çalışkan Eren döneminden çıkmasaydım, şu blog yazarı, gördüğünüz ama tanıyamadığınız Eren olamazdım. İstediğim bir bölümü, orta halli bir üniversitede okuyorum ve kafam çok rahat. Daha iyisini ister miydim? Tabii ki isterdim ama bunun buraya gelmesinin sebebi bensem, düzeltecek olan da benim. Elimde bazı fırsatların olduğunu düşünüyorum (bunu gelecek sorularda açıklayacağım, sormuşsun zaten).
Sanırım arkadaşlarım arasında ''hoş sobbet adamı'' diye anılan çocuklardan biriyim, iyi konuştuğumu ve iyi cümleler kurabildiğimi zannediyorum, bir de yeteri kadar kendimi geliştiremediğimi düşünüyorum. Şu sıralar daha çok işin o kısmıyla ilgileniyorum. Okumayı çok seviyorum ama bazen ona bile üşeniyorum. Bazen dediğim mutsuz olduğum zaman sanırım. Şu sıralar her şeye hevesliyim, gidip bakkala ekmek alsam ve geri dönüp yumurta aldığımı unutsam tekrar gidebilirim, o derece.
Hayatım boyunca hiç orta halli olmayı sevmedim. Mutsuz ya da mutlu olmayı seçtim, ucundakinden. Belli bir döneminde çok mutsuzdum-bu kısa sürdü-, devamı hep umut doluydu ve öyle devam ediyor. Anlık iniş, çıkışlarım fazla gibi gözükebilir ama bence uçlarda yaşayan bir insan için bu gayet normal. (U)mutlu olmayı ve bir şeyler beklemeyi çok seviyorum. Sanırım dünya üzerinde görebileceğiniz en çok hayal kural insanım. Arkadaşlarıma sanırım tapıyorum, hayatımda iki üç adet çok özel insan var ve hayatımın sonuna kadar olsunlar istiyorum, benim için bu kavram gerçekten çok ayrı. Şu değişimi tamamlamamda hepsinin ayrı ayrı yerleri var, asla unutmam..
İki, üç sene öncesine kadar çok takıntılı bir adamdım, tahmin edebileceğinizden daha fazlası.. Şu an hiçbir şeyi umursamayan bir adam oldum demeyeceğim, böyle olmayı da istemiyorum zaten ama kendimi törpülemeyi becerdim sanırım. Olayları yine çoğu insana göre aşırı derecede irdeliyorum ama bunu pozitif yönde kullanmayı öğrendim ve takılıp kalmamayı. Bu şekilde yakınımdakileri de mutlu edebiliyorum sanırım. Hiç kimsenin görmediği şeyleri görmeye çalışan, ki bazen ya da çoğu zaman ne derseniz başaran, bir insan insanlara hep güzel geliyor. Negatif yönlerinden arındırmayı başarırsanız, onlar için hep özel oluyorsunuz çünkü aslında herkesin görmesini beklediği şeyleri siz onlara gösteriyorsunuz, yani ben öyle düşünüyorum belki de.
Bir de mucizelere inanıyorum, gerçekten. Normal bir insan için ''Ne yapıyorum ben?'' sorusunu sordurtacak bir çok olayın gerçekleşebilme olasılığıyla yaşadım ve yaşıyorum.
Nasıl farklı oldu mu?
2- Hayatının anı! Misal yarın ölsen (misal işte,lafın gelişi) şimdiye kadarki hayatında üst sıralardaki anın (anıların da olur) ne olurdu? Büyük kutlamalardan, kahkaha atmaktan, karnının ağrıdığı anlara, yalnızken düşünmekten mutlu olduğun bir şeyden, varlığının bile ruh halini değiştirebileceği arkadaşına, "Bunu da gördüm ya!" diyip dönüp gitmek istediğin andan, "İyi ki yaşamışım." diyebildiğin ana kadar...
Hayatımı hiçbir zaman ''İşte budur!'' diye bölememiştim, sanırım şu sıralar bölmek üzereyim gerçi ama genel olarak unutamadığım birkaç olay var.
Öncelikle hiçbir zaman büyük ve görkemli şeyleri seven bir adam olmadım. Sade ve öz olanları seviyorum. Sevdiğim şeylerle yalnız kalmayı seviyorum diyelim ya da nasıl anlarsanız. Bunun yanında çok da ufak şeylerden acayip mutlu olabiliyorum, böyle şu şu şu oldu demeyeceğim ama şöyle bir kaç şey söyleyebilirim :
Çok çok kötü geçen iki üniversite sınavım sonrasında bir şekilde Mühendis olmaya aday olduğumu öğrenen babamın, arkadaşlarına, akrabalarına beni anlatırkenki halini hiç unutmayacağım. Benimle gurur duyduğunu hissetmek kadar güzel bir duygu yok. Sanırım ailemi hayal kırıklığına uğratmak dünya üzerinde en çok korktuğum şeylerden.
Bu şeye paralel olarak ben 12 yaşımdayken dünyaya gelen kardeşimin doğumunu da hiç unutmam. Öyle hiç çocukça kavgalar edemediğim bir kardeşim var işte, hatta garip gelecek ama ben çok istediğim için babamlar böyle bir karar almıştı, iyi ki zorlamışım, şu an her ne kadar büyümüş (8 yaşında) de olsa dünyanın en tatlı şeyi o!
Arkadaşlarımla da birçok unutmadığım anım var tabii..
Birisinin hep yanımda olmasını, benim için yaptığı şeyleri, sonra hiç beklemediğim anlarda yaptığı şeyleri,
İkisinin belli bir dönemden sonra yollarının kesişmesini ve şu an en yakınımdakiler olmalarını, Pendik'e gecenin bir vakti gelip yaptığımız sohbeti,
Birisiyle yollarımızın Sakarya'da dahi kesiştiğini ve hayatım boyunca gülme krizine ciddi anlamda girdiğim iki anın da O'nunla olmasını,
Birisiyle çocukluktan beri, tüm gariplikleriyle beraber olmayı,
Birisiyle haftalarca konuşmayıp, birden her şeyi konuşmayı,
hiç ama hiç unutmayacağım.
Ayrı olarak söylemek istediğim bir şey daha var : Sanırım geçen haftalarda başıma gelen şu mucizeyi de hiç unutmayacağım. Sonu ne olursa olsun, hayatımda başıma gelen en sert, en garip, en açık, en içten şeydi.
Bu arada bu soruyu görünce korkmuştum ama ne kadar da unutmayacağım şey varmış yahu?
3- "Hediye dediğin böyle olur!" dediğin hediye nedir? Maddi bir şeyse fotoğrafını da ekle, maneviyse tasvir et.
Bak bunu da düşününce, ben hediye de almışım bayağı, bunun da az olduğunu düşünüyordum eheh.
Sanırım daha çok manevi olaylara eğilimliyim, ne bileyim birisi bana sayfalarca not yazsa, anlatsa yanına da ufak özel bir şey koysa, daha çok sevinirim ama bunların hepsi o derece hediyeler zaten.
Aldığım,
-Kobe Bryant figürünü (Kobe Bryant'ın heykeli diyelim, büyükçe),
-Kardeşimin, daha yeni yeni resim çizmeye başlamışken yaptığı resmi (Benim Sakarya'dan otobüsle geldiğimi çizmiş, durakta da babamla beraber bekliyorlar, kendini de büyük çizmiş:) ),
-Lise hayatımızın süper kahramanı olan Punisher'ın t-shirtünü (böyle mi yazılıyor bu?) (İstanbul'da olsaydım resmini koyardım)
-Yine bir arkadaşımdan aldığım iki bilekliği,
-Bir de Léon marka çayın kapağını kesip bana hediye diye getiren garip arkadaşımın bu anlattığım hediyesini,
aldığım zaman çok sevinmiştim. Bence hediye dediğin, maddi de olsa böyle dibine kadar maneviyat kokan hediyeler olmalı!
Resmi şu siteden çaldım bu arada, açık açık söylüyorum, sağolsun, kusurumuza bakmasın.. Devamı bir gün arayla gelecek.
İkinci kısmı için : Tık
İkinci kısmı için : Tık

2 yorum:
Şu ukalaca gözüken,mütevazi tavrına hayran oluyorum.Çok merak ettim ikinci kısmı
bu ne güzel bir yorumdur böyle yahu :D
Yorum Gönder